Tarihte kadın
Kadının yeri hakkında kısır bilgiler (bilgisizlikler) içimize o kadar sinmiş ki; kadının bugünkü haksız konumu kadın tarafından bile kabullenilmiştir. Bu kabullenişin başarıyla sürdürülmesindeki önemli etkenlerden biri de verilen tarih bilincidir. “Böyle gelir, böyle gider” güdümünde gördüğümüz ve bize böyle hissettirilen tüm dünya dönemleri haliyle biz de bilinç bulanıklığına neden olmaktadır. Bunun üzerine de okumayan, araştırmayan, elindeki ile yetinen kuşaklar yaratılınca da bu cehalet içimize iyice sinmiştir. Bunu aşmak için de bize dayatılanı kabul etmek yerine daha fazla sorgulamalı, araştırmalıyız.
Anaerkil dönem
Bu dönem insanın çoğalmasıyla gelişen toplumsallaşma sürecinin bilinen ilk düzenidir. Bu dönemin başlıca özelliklerine bir göz atalım:
İnsan-doğa arasındaki hâkim tarafın doğa olması, insanın doğadaki gelişmelere uygun bir şekilde hareket etmesine neden olmaktaydı. Bu da onun göçebe yaşam tarzını benimsemesine neden olmuştur. Buz çağları, baharın gelişiyle sellerin artması, büyük depremler, hayvanların yer değiştirmesi, sulak yerlerin aranması… Yaşamını sürdürmesi için gerekli olan tüm koşulları el yordamıyla, deneyerek bulduğu için insanın gelişimi bu dönem oldukça yavaştır.
Bir arada yaşayan insan topluluklarında kadın-erkek arasında basit ve kaba bir işbölümü hâkimdi. Toplumsal kurumlar, kanunlar da aynı şekilde basit ve kabaydı. Bu sistem maderi kanun olarak da bilinir.
Aşiret oluşumları güçlenirken buralarda, işbölümündeki sorumlulukları sayesinde, hâkim olan kesim kadın oldu. Çocuk bakımı nedeniyle barınma yerinde kalan kadın toplayıcılık görevini üstlenirken erkekler ilkel av aletleri de avcılıkla uğraşmaktaydı. Avın sürekliliğinin olmaması topluluk ekonomisinde kadının emeğinin öne çıkmasını sağladığı için yönetimde de söz sahibi olabilmiştir. İlkel dönemde kadın; ailenin, aşiretin başı, çocuklar ana semiyesine* bağlı ve poliandri* bir evlilik sistemi mevcuttu. Kadının egemen olduğu bu semiye örgütü ortak mülkiyet esasına dayanmaktaydı. Bu yüzden de komşu aşiretler arasında bu süreçte savaşlar o kadar sık değildi ve savaşlara kadın erkek birlikte silahlanarak giderlerdi.
Ataerkil döneme geçiş
Nüfusun giderek artması aşiretler arası savaşları çoğaltmış, şiddetlendirmiştir. Anaerkil dönemdeki semiyelerde var olan güçlü toplumsal kurumlar bu yüzden askeri örgütlere dönüşür. Bu süreçte üretim araçlarının gelişmesi, iş çeşitlerinin artması iş bölümünü ilerletmiş, bu dönemde mülkiyet esasları da değişmeye başlamıştır. Anaerkil dönemde iş bölümündeki sorumlulukları nedeniyle kadınlar gelişimin akımında birçok hakka sahiptiler. Ancak yeni zenginlik kaynakları, uğraşlarına da sahip olunca anaerkildeki düzendeki konumu değişti.
Özel mülkiyet anlayışı da bu süreçte oluşmaya başladı. Zaten özel mülkiyetin artması aşiretler arası savaşların artmasının en büyük nedeniydi. Nüfusun artması, özel mülkiyetin gelişimi daha geniş topraklara sahip olma ihtiyacını arttırıyordu. Bu da iş kuvvetlerinin çoğalmasına ve büyük servetlerin üretimine yol açtı. Artan işgücü sayesinde ihtiyaç fazlası ürünler ortaya çıktı. Bunların takası vs. ticaretin doğmasına dolayısıyla maliyeciliğin gelişmesine neden oldu. Bu yeni alanı da erkekler yönetiyordu.
Artık durum değişmiş, özel mülkiyet oluşmuş ve bu da erkeğin eline geçmişti. Miras kavramının gelişimi, özel mülkiyeti elinde bulunduran erkeğin malını kendi öz çocuğuna bırakma ihtiyacını doğurdu. Anaerkil dönemdeki poliandri evlilik sisteminde bu hakka sahip değildi. Böylece kadının başka erkeklerle ilişkisi yasaklandı. Erkek evlat mirasçı oldu. Eğer ailede erkek evlat yoksa kız evlat mirasçı idi ancak kadın başka bir aşiretten biri ile evlendiğinde mirası direk o aşirete geçiyordu. Bunu engellemek için de kadının başka bir aşiretten kişi ile evlenmesi yasaklandı.
Evlilik hukuku tamamen erkek egemen zihniyete göre oluşmaya başlıyordu artık. Evli bir kadının kocasını aldatmasının cezası ölüm iken erkek için bu durum ya hafif cezalarla geçiştiriliyor ya da hoş görülüyor. Bu ve buna benzer birçok kanun kadının toplumsal yaşamını azaltarak yok ediyordu.
Kişisel mülkiyet sınıf ayrılık ve çatışmalarının doğmasına yol açarak anaerkil dönemde var olan basit ve kaba toplumsal yasaları artırdı ve karmaşıklaştırdı. Temeli çarpışan çıkarlar üzerine olan bu karmaşık toplumsal düzenin ürünü olarak da “devlet” meydana geldi. Devlet; üst (ezen) sınıfların çıkar bekçiliğini yaparken kendi düzenlerine göre daha fazla eşitlikçi olan anaerkilliğin simgesi kadının haksız konumunu kanunlarla sabitledi.
Devletin daha fazla kurumsallaştığı Roma dönemini örnek olarak göstermek gerekirse bu dönemde fuhuş kurumsallaştırılarak bir vergi aracına döndürülmüştür.
Kadına yönelik baskının artmasını onaylayan bir diğer kurum da din olmuştur. Dinlerin hemen hepsi kadını; erkeği baştan çıkaran, günaha teşvik eden yaratık ilan ederler. Hıristiyanlık ilk ortaya çıktığında kadına yönelik reformları getireceğini söylediğinden kadınlar tarafından daha çok sahiplenilmiş ve egemen olan güce karşı böylelikle yengiler kazanabilmiştir. Ancak kısa zamanda kadınların fedakârlıklarını unutarak kadınlara çok az “bağışta” bulunmuştur.
Yahudilik ve Müslümanlıkta da kadına yönelik “ şeytan” muamelesi vardır. “On Emir” erkekler için yazılmıştır. Müslümanlıkta ise durum biraz daha farklıdır. –ama yalnızca biçim açısından farklıdır.- Bir yandan “Cennet anaların ayakları altındadır” diyerek kadının statüsünü “yükseltmiş” bir yandan miras hukukunda erkeğe kadının iki katı mal bırakılmasını emretmiştir bir yandan erkeğin nikâhına dört kadın cariye olarak da hiçbir sınırlama getirmeyerek harem usulünü meşru kılmıştır.
Anaerkil dönemde var olan ortak mülkiyet anlayışı nedeniyle sınıf çatışmasının olmadığı ve eşitliğin hâkim olduğu ancak babaerkil sistemin kişisel mülkiyetin güdümünde baskı ve zulmü arttırdığı, miras vs nedenlerle de kadını tutsak hale getirdiği görülmektedir. Engels’e göre bu dönemler arası geçiş koşullar uygun olduğu için barış içerisinde gerçekleşmiştir.
Ortaçağ ve derebeylik
Avrupa’da derebeylik sisteminin egemen olduğu ortaçağ dönemi emekçiler için ne kadar karanlık bir dönemse kadın için daha fazla karanlıktı. Toprak sahibi toprağı üstündeki her şey gibi kadının da sahibiydi. On sekiz yaşına gelen erkekle on dört yaşına gelen bir kadının kimle evleneceğine toprak sahibi karar verir. Ve evlenirken bakire olması gereken kadının “ilk gece hakkını” elinde tutar. Eğer vergi isterse ve damat da bunu öderse bu hakkını teslim eder.
Bu dönemde köle muamelesi gören köylü erkekler ve kadınlar tüm günlerini toprakta ya da toprak sahibine hizmet ederek geçirmek zorundalardı. Ağır çalışma şartları altında gün boyu çalışan köylü kadını aynı zamanda evde de zaman geçirerek emek harcamak zorundaydı. Cinsel anlamda da hem kocası hem de “sahibi”ne ait olması yaşamasını güçleştirdi.
Bu dönemde de fuhuşun had safhada olduğu bilinmektedir. Hatta genelevlerin varlığının rahatsız etmesi şöyle dursun, buraların genç kızları ve kadınları korumakta yararlı olduğu iddia ediliyordu. Bu dönemin sonunu getiren olayların peş peşe yaşanması (Otuz Yıl Savaşları, Amerikan’ın fethi) topraktaki erkek köylülerinin azalmasına yani kadının iş yükünün artmasına neden olmuştur. Ancak bu erkek egemenliğinin kadınların eline geçmesi anlamına gelmemekte aksine kadın sömürüsünü katmerleştirmekteydi.
Teknolojik gelişmeler ve vahşi kapitalizm
İnsanlık bir yandan ortaçağ karanlığında eziliyor bir yandan da tarihin gelişimini hızlandıracak buluşları gerçekleştiriyordu. Amerika’nın keşfi ve birçok aletin icadıyla güçlenen, öncesi küçük bir grup olan ve burjuva denilen aracılar, küçük tacirler güçlenmeye başladı. Toprak temel maddi güç olmaktan çıkar, değerli taşlar ve madenler bu konumu elde ederler. Bu yeni temel değerin kaynaklarını sahipleri olan burjuvalar da bu dönem yükselişe geçerler. Yükselişe geçen bu grupta da egemen olan erkeklerdi.
Makineleşmenin yaygınlaşması öncesi hammaddenin eğrilmesi veya dokunması ev içerisinde el aletleri ile yapılıyordu. Bu dokumacı aileler çoğunlukla kırda yaşarlar ama kente de yakındırlar. Yerli pazarda kendilerine ihtiyaç vardır ve aracılarla iyi anlaşırlar. Ancak buharlı gemilerin, trenlerin icadı, ataerkil ustanın küçük atölyesinin fabrikalaştırılması, seri üretime geçilmesi vs gelişmeler iş gücüne olan ihtiyacı artırarak bu aileleri üretici konumdan tasfiye etmiştir. Ev atölyesinde ufak da olsa bir konum elde etmiş olan kadın, fabrikalaşmayla birlikte bu üretici konumundan da olmuştur.
Fabrikalaşmayla artan iş gücü ihtiyacı sonucu hem kadın hem erkek yoğun sömürülere maruz kalmıştır. Ancak burjuvazi; kadının, hayatını ve kişisel bağımsızlığını kazanmak için çalışmasını bir dereceye kadar hoş görmesine rağmen sanayinin en yüksek gelişmesine çıkması için erkek işçiden çok kadın işçi kullanmak ister. Bunun en büyük nedeni de kadın emeğinin erkek emeğine göre daha ucuz olmasıdır. (aynı şekilde çocuk emeği de bu konuda daha fazla sömürüye maruz kalmıştır.) Özellikle 18. yüzyılının ortalarında 20. yüzyılın başına kadar bu düzen vahşi koşullarda sürdürüldü. Bu dönemde artan işçi hareketlilikleri, grevleri, direnişleri içerisinde kadın da yer aldı.
Yaşama kavgası keskinleştikçe aile düzeninde kırılmalar meydana geldi. Kadını evden fabrikaya hapseden sömürü düzeni, değil kendine ev ve çocuğuna bile zaman ayırmasına engel oluyordu. Bu kişisel mülkiyet dünyasında kadın, “cinsel bir meta” olarak görülmüş ve baskı altında tutulmaya çalışılmıştır. Hatta ünlü Alman sosyalist-kuramcı Rebel “fuhuşun burjuva toplumunda gerekli bir kurum olarak görüldüğünü” söyler.
Bugün de kadın çok farklı bir konumda değildir. Ev kadınlığı kurumsallaştırılarak kadının iş gücü ücretsiz sömürülmekte, kadın meta halinde sergilenerek bir birey olduğu inkâr edilmekte, ikinci sınıf\üçüncü sınıf muamelesi kabullendirilmektedir.
Kadın sorununa ilişkin yaptığımız bu küçük çalışmalar bu konudaki eksikliğimizi gösterse de, bu konu da çalışma yapmanın önemini bize kanıtlıyor. Bu sorun sistemden bağımsız değildir. Bu yüzden de ancak sisteme karşı bir mücadeleyle çözülebilir.
*semiye: kan bağı olan sülale, aşiret (genelde Yahudilikte kullanılan bir terim)
*poliandri: kadın için çok eşlilik
Yeni Demokrat Gençlik arşivinden alınmıştır.
Son Haberler
AFRİN DİRENİŞİ
Saray sahibi RTE'nin fiilen başladığını duyurduğu Afrin operasyonunda Türk savaş uçaklarının Suriye tarafına geçtiği Afrin ve köylerini bombaladığı duyuruldu.
Operasyonun adı 'zeytin dalı'
Faşist Türk Devleti tarihi boyunca gerçekleştirdiği saldırıları, katliamları örtbas etmek, gerçekliği ters yüz etmek için her seferinde gerçekle ilgisi olmayan isimlendirmeler kullanmıştır.
19 aralıkta 20 hapishaneye yönelik operasyonda 28 devrimci tutsak katledilmişti,Ama Faşist Türk devleti bu operasyona 'Hayata Dönüş' adını koymuştu.
TKP/ML ÖRGÜTLENME KOMİTESİ | “Geleceğin Nişanesi Şehitlerimize Sözümüzdür: Başaracağız, Biz Kazanacağız!”
Ocak ayının son haftasını Parti ve Devrim Şehitleri Haftası olarak ele alan Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist (TKP/ML) bir açıklama yayınladı. Elimize e-posta yoluyla ulaşan ve TKP/ML Örgütlenme Komitesi imzasını taşıyan açıklamada Murat Bileydi (Haydar), Cahide Karakaş, Erdinç ve Ahmet Yılmaz isimli devrim şehitlerinin TKP/ML şehidi olduklarının netleştirildiği bilgileri verildi ve “Faşist diktatörlüğün, işgaller, yeni katliamlar ve saldırılarına karşılık şehitlerimizin cesaret ve direnci ile kazanan biz olacağız!” denildi.
TKP/ML TİKKO Rojava Komutanlığı:“Ne olursa olsun, son muhteşem olacak
Êfrin’e dönük TC devletinin AKP-MHP-CHP’siyle “milli mutabakat” adı altında başlattıkları faşist saldırganlığa karşı bir açıklama da TKP/ML TİKKO’ya bağlı Rojava Komutanlığı’ndan geldi. Elimize e-posta yoluyla ulaşan açıklamada Kobanê’ye dönük emperyalist devletlerin ve başta TC devleti olmak üzere bölge devletlerinin güdümündeki çetelerin saldırdığı dönemi hatırlatan Rojava Komutanlığı “Bizler de TKP/ML’ye bağlı TİKKO’nun Rojava gücü olarak TC’nin Êfrin’e yönelik saldırılarına karşı direnişte tıpkı Kobanê’de olduğu gibi aktif bir şekilde yer alacağız” dedi.
PARTİZAN | “Efrîn’de işgale karşı Kobanê ruhunu kuşanalım!”
Faşist TC ordusu, 100 yıllık geleneği olan işgalci yüzünü bu kez de Efrîn üzerinde göstermiştir. Uzun bir süredir tartışılan ve son MGK toplantısı ile planlaması yapılan işgal girişimi sivil yerleşim alanlarına dönük bombalamalar ile başlatıldı. Türkiye’de devrimci, demokrat ve yurtsever kesimlere dönük siyasi soykırım politikası güden faşist AKP-MHP-CHP ittifakı, bu kez de Efrîn işgali için bir araya geldi.
Faşizme Karşı Birleşik Mücadele Geliştirilmelidir
Türkiye Devrimci Hareketi oldukça çok parçalıdır. En alt düzeydeki demokratik taleplerin kazanılması temelinde bir araya gelemsi bile oldukça zor ve zorlaştırılmaktadır. Sermaye devletinin izlediği karşı devrimci paraçalama taktiği bu konuda önemli bir başarı elde etmiştir.
Bütün Ülkelerin İşçileri ve Emekçileri AFRİN’de Birleşin!
Emperyalist ve gerici saldırganlıkta burjuvazi sınır tanımıyor. Afrin halkı, en pervasız, en alçakça ve en ahlaksız bir saldırganlık ile karşı karşıyadır. Bu, bir halkın iradesine karşı savaş açmanın yanında, salt ulusal kimliğinden dolayı yok edilmek istenmesinin saldırganlığıdır. Dünya işçi sınıfı ve emekçileri bu saldırganlığın şiddetle karşısında yer alarak AFRİN halkıyla aktif dayanışma içinde olmalıdır.
Fırtınalar içinde,bıçak sırtında;ilkelere ve hukuka sımsıkı tutunma zamanı!
Ön Açıklama: Bu yazı Partizan Dergisinin 91. sayısından alınmıştır. Yazı Proleterya Partisi'sinin son üç yılldır yaşadığı iç sorunları ve 10 Ocak 2017 tarihinde Proletarya Partisi saflarından kopan darbeci hizibi değerlendirmektedir. Günceliği nedeniyle yayınlıyoruz. Site yazı kurulu
FIRTINALAR İÇİNDE, BIÇAK SIRTINDA; İLKELERE VE HUKUKA SIMSIKI TUTUNMA ZAMANI!*
Zepur Gı Tarnam
Nedendir bilmem “Zepur Gı Tarnam” şarkısını her dinlediğimde seninle ilgili anılarla dolaşıyorum. Senden geriye kalan anılarımıza büyük bir istekle yeniden ulaşmak istiyorum. Sokakları dolaşmak, seninle buluşmak, hızla sana varmak istiyorum. Senden sonra yaşadıklarımı anlatmak, duymanı mutlaka istediğim şeyleri seninle paylaşmak istiyorum. Bilesin senden sonra bir ağustos sıcağının orta yerinde özgürlük kavgamızın yenilmezi olan Ozanyan Nubar’ımızı Rojava’da kaybettik. Çöl sıcağının orta yerinde bir an olsun bile tereddüt etmeden bedenini işgalci çetelerin beyninde patlattı.
Rojava devrimi ve NUBAR OZANYAN'IN şehadeti ve ardında bıraktığı miras...
Kürtler ile Ermenilerin tarihsel olarak ortak bir yanları vardır. Her iki toplum da tarihlerinin uzun bir sürecinde ilhakçı devletlerin işgali ve şidet-i cebri altında kalırlar. Ortaçağın feodal-fetihçi Osmanlı İmparatorluğu, İran(Fars, Safevi vb. İmparatorluklar), Çarlık Rusyası gibi devletler Kürtleri ve Ermenileri baskı ve tahakküm altında tutarlar. Bu baskı ve tahakküm ortaçağ gericiliğinin 20.
Bu ateş sizide yakacak
20 Temmuzda gerçekleştirilen AKP darbesiyle ülkemizin saraydan KHK'lerle idare edildiği bir süreçten geçiyoruz.20 temmuzla birlikte ilan edilen OHAL'le FETÖ'ye yönelik gerçekleştirilen operasyonlarla on binlerce insan tutuklandı, 150 bine yakın çalışan insan işten çıkarıldı.15 temmuz da askeri darbe girişimine kalkışan FETÖ'cülerle mücadele adı altında AKP'ye daha açıkçası sisteme muhalif tüm kesimlerin işten çıkarılması, gözaltına alınması, tutuklanması gerçekleştirildi.