Salı Ekim 13, 2026

TARİHİN ÖNÜNDE YÜRÜMEK…

TARİHİN ÖNÜNDE YÜRÜMEK…[1]

 

Yusuf KÖSE

Kitle mücadeleleri, Marksistlerin sınıf mücadelelerini geliştirme, ilerletme ve başarıya ulaştırmaları için  öğrenme okulları ve aynı zamanda teorinin sınandığı büyük bir deneme alanıdır. Çünkü doğru politikalar kitlelerin sınıf mücadelelerinin imbiğinden süzülerek elede edilir. Tarihin en büyük devinimleri kitle hareketleriyle ortaya çıkar ve bu hareketlerle ilerler ya da geriler. Bu hareketler tarihin öznesi olduğundan, Marksitler de bu hareketlerden öğrenerek onların önünde yürüyebildikleri zaman o hareketlere yön verebilirler.

Sınıf hareketlerinin ülke içindeki yerini, yönelimini ve temel kaynağını doğru saptamak Marksistler açısından tarihin önünde yürümenin olmazsa olmazlarından biridir. Özellikle işçi sınıfı partilerini açısından varoluşlarının nedenlerini yerine getirebilmeleri ve tarihi rollerini oynayabilmeleri açısından bunu saptama önemlidir.

Türkiye’deki son 50 yıllık sınıf mücadelelerini belirleyen temel etkende emek-sermaye çelişkisi olmuştur. Egemen sınıflar arasındaki çatışmalar olsun, ezen-ezilenler arasındaki çatışma olsun ve en önemlisi de tarihinin devrimci öznesi olması açısından burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf savaşımında olsun emek-sermaye arasındaki çelişme belirleyici bir özelliğe sahip olagelmiştir.

Diğer çelişmeler ve bunlardan kaynaklı sınıf çatışmları ise emek-sermaye çelişmesinin belirleyiciliği etrafında var olmuşlardır. Türkiye’deki kapitalizmin gelişmesi burjuvazi ile  proletarya arasındaki savaşımı keskinleştirirken, Türk egemen sınıfların kendi aralarındaki çatışmayı da keskinleştirici bir rol oynamıştır.

Türkiye’deki askeri darbeler kapitalizmi egemen kılma ve onun gelişiminin önünü açma rolü oynamış ya da ona böyle bir rol de vermişlerdir. Bir taraftan kapitalizm öncesi ilişkileri kapitalist ilişkiler lehine çözme rolleri üstlenirken, bir yandan da kapitalist ilişki ve sömürünün önündeki en büyük engel olan işçi ve emekçilerin mücadelelerini zaptı-rapt altına alma rolünü üstlenmişlerdir. Bu elbette, salt Türk büyük burjuvazisi tarafından oynana bir rol değil, aynı zamanda emperyalist burjuvazinin de desteği ve yönlendirmesi ile ola gelmiştir.

12 Eylül askeri darbesiyle beraber ve peşinden gelişen Kürt Ulusal Mücadelesi ile Türkiye ve (özellikle) Kuzey Kürdistan ekonomisi içinde çok tali olarak yer alan ve özellikle 1970’lerden itibaren belirleyici bir yanı kalmamış olan feodal toprak ağaları da tarihin çöplüğüne gitmiştir. Çözülmüştür. Ya „züğürt ağa“ gibi züğürt kalmışlardır ya da kapitalist ilişkiler içine girmişlerdir. Kürdistan’da koruculuğu üstlenen bu feodal ağalar, kısa süre içinde kapitalist ilişkiler içine girerek, toprak ağalığından kapitalist patronluğa terfi etmişlerdir. Kapitalizmin gelişimi karşısında önlerinde başka bir seçenekte yoktu. Çünkü kapitalizm, gittiği her yere kendi ilişkilerini götürür ve oraları kendine benzetir. (Marx).

Kürdistan’daki eski feodal aşiret reisleri ya kravatlı aşiret beylerine dönüşmüşlerdir ya da patron olmuşlardır. Bir çoğu da az yukarı da söylediğim gibi „züğürt ağa“ gibi eriyip gitmişlerdir. Kuzey Kürdistan’da var olan feodal üst yapı ilişkilerini de Kürt Ulusal Mücadelesi süreci içinde önemli ölçüde çözülmüştür. Bu çözülme de kapitalist üretim ilişkilerinin gelişimi temel olmakla birlikte, Kürt Ulusal Mücadelesi ise bu çözülmede radikal bir rol oynamış ve çözümü hızlandırmıştır ve bu rolü oynamaya hala devam etmektedir.

Bugün içinde Türk egemen sınıfları arasındaki mücadele aynı zamanda emperyalist ülke ve tekeller arasındaki mücadele olarak kendini ortaya koymaktadır. Özellikle AKP kanadının temsil ettiği yeşil sermaye kesmi, devlet yönetimini ele geçirmenin yanında, sömürüden daha fazla pay almak için diğer sermaye kesimleri ile ölümüne bir mücadele içine girmişlerdir Zaman zaman uzlaşarak, zaman zaman ise bir birlerini yok ederek gelişimlerini sürdürmüşlerdir. Emperyalizmin içinde bulunduğu durum ve emperyalist tekeller arasındaki çatışmanın durumuda, AKP’nin temsil ettiği sermaye kesiminin palazlanmasının ve de iktidarda kalmasının önemli dış ayaklarını oluşturmuştur. 

Türk egemen sınıfları arasındaki egemenlik savaşı, işçi ve emekçiler karşısında uzlaşmanın, birlikte hareket etmenin önünde engel olmamış, tersine, öncelikle emekçiler karşısında sınıf olarak uzalaşmayı esas hale getirmiştir.

Bugün de çeşitli milliyetlerden Türkiye işçi sınıfı (buna Kuzey Kürdistan[2] işçi sınıfı da dahil) ve emekçilerin mücadelesini doğru değerlendirmek ve doğru dersler çıkarmak, emek-sermaye çelişkisinin doğru yorumlamak ve analiz etmekten geçer. Bu sorunun ilk şartıdır ve proletaryanın sınıf mücadelesindeki taktikleri bu temell üzerinden ele alınmalıdır. Sınıfa ulaşmak, örgütlemek ve onun sorunlarına çözüm getirici doğru taktikleri üreterek mücadeleye sevk etmek, sınıfın öncüsünün oynaması gereken rollerdir. Tersi, ya subjektivizmin ya da dogmatizmin esiri olmak anlamına gelir ki, bu da, öncüyü öncü olmaktan çıkarır.

Proletarya önderliğindeki devrimlerin hedefinde, toplumsal gelişmenin önündeki engellerin ne olduğu, bir başka söylemle; üretici güçlerin önündeki esas engelin ne olduğu, toplumsal artı-emeğin gasp ediliş biçimi ve hangi üretim ilişkileri içinde bunun gerçekleştiği vardır. Bunun saptanması ve bunun üzerinde bu sorunların çözümünün strateji ve taktikleri  belirlenir.

„Ödenmemiş artı-emeğin doğrudan üreticilerden çekip alınmasının özgül iktisadi biçimi doğrudan doğruya üretimin kendisinden doğan ve sonra kendisi de belirleyici bir öğe olarak onu etkileyen, yönetenlerle yöneticiler arasındaki ilişkiyi belirler.“(Marks, Kapital C.3, sf. 695, sol yay.)

Burada, bu sorunu derinleştirmenin yeri olmadığı için Marks’tan kısa bir alıntı ile, proletaryanın öncülerinin ekonomik ve sosyal yapıyı nasıl ele almaları gerektiğini vurgulamak istedim. Çünkü çalışanlardan art-değerin nasıl gasp edildiği hangi ekonomik ilişkiler içinde bunun gerçekleştiğinin doğru saptanması, esas çelişmenin ve bunun üzerinden devrimin yolu ve karakterinin belirlenmesi de bir o kadar önemlidir. „Gerçek özgürlük alemini“ gerçekleştirmenin yolu, emeğin „zorunluluk ve günlük kaygılardan„ kurtulmasıyla gerçekleşir. Bu süreci hızlandırmanın yolu; proletarya öncülerinin buna uygun hareket etmesi, daha doğrusu, emeğin özgürlüğünü gerçekleştirecek temel çelişmeleri doğru saptaması ve buna uygun olarak strateji ve taktiklerini belirlemesinden geçer.

Türkiye’de gelişen işçi ve emekçi sınıf hareketleri, dünyada ve özellikle de Kuzey Afrika ve son olarak Yunanistan ve İspanya’da gelişen sınıf hareketlerinden etkilenerek gelişimini katlayarak ilerletecektir.[3] Çünkü ülkedeki ekonomik ve siyasal gelişmeler ve özellikle emek-sermaye arsındaki çelişmenin boyutu bunun bir göstergesidir. Her ne kadar Kürt ulusal sorunundan dolayı milliyetçi-şövenist propagandalar ile kitleler etkilenmek istense de, sınıf mücadelesinin içinde taşıdığı dinamikler, üretim içindeki yerlerinden dolayı, bu etkilenmeleri etkisiz kılabilecek bir ideolojik siyasal dinamiğe sahiptir. Çünkü genel anlamda kitle hareketlerinin genel eğilimi ilerici bir öz taşırken, işçi hareketlerinin genel eğilimi ise devrimci bir öz taşır.

Halk hareketlerinin birbirinden öğrenmesi ve birbirinden etkilenmesi, günümüz koşullarında daha fazladır. Sermayenin alabildiğine küreselleşmesi, kapitalist üretim ilişkilerinin her tarafa yayılması, ya da bir başka söylemle; kapitalizmin en ücra köşelere kadar şu veya bu şekilde girmesi, kitle hareketlerinin birbirinden etkileşimini de olumlu yönde etkilemektedir.

Halklar tarih boyu birbirinden öğrenmiştir. Bugün de birbirlerinden öğrenmeye devam etmektedir. Nasıl ki bir 1917 Rus Devrimi dünyadaki  bütün işçi ve emekçi hareketlerini ve de ezilen ulus hareketlerini olumlu yönde etkilemişse, bugünde bir ülkedeki işçi hareketinin rüzgarı kısa zamanda diğer ülke işçi ve emekçilere ulaşmaktadır. Tekelci burjuvazi açısından dünya “global bir köye“ dönüşmüşse, aynı şekilde işçi ve emekçiler içinde evrensel bir köye dönüşmüştür.

Ülkede Kürt sorunun çözülmemiş olması, devrimin demokratik bir yönün varlığına işaret ederken, bu ülkedeki emek-sermaye çelişmesi ve onun çözümü içinde ele alınabilecek ve çözülebilecek bir sorundur. Her proleter devrimin demokratik bir yönü vardır. Ancak, bazıları esas iken bazıları da talidir. Ülkemizdeki emek-sermaye çelişmesinin boyutu açısından soruna yaklaşıldığında devrimin demokratik yükünün azaldığı ve sosyalist devrimin esas hale geldiği kendiliğinden görülebilir.

Evet, proletaryanın sınıf bilinçli hareketleri, tarihin önünde yürümek istiyorlarsa, doğru politika üretmeleri gerekir. Doğru politikaya sahip olanlar geleceği kazanacak olanlardır. Doğru politikalar ise somut koşulların somut tahlilinde kendini bulur.

      Mayıs 2011


[1]              Kaypakkaya'nın anıldığı bu günlerde, yeniden yayınlıyorum

[2]              Bir ülke ya da bir yerleşim yerinin isim belirlemesini orada yaşayan halkın belirlediği isimi kullanmak en doğru ve en demokratik olanıdır.

[3]              Not: Bu makale Mayıs 2011’de kaleme alınmış ve yayınlanmıştır ve 2013 Haziran’ında GEZİ (Büyük Haziran Ayaklanması) patlamıştır. Bu bağlamda, GEZİ bu saptamayı doğrulamıştır. YK, 14 Mayıs 2022.

 

9923

Comment form

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Son Haberler

Sayfalar

Yusuf Köse

Em hamu Kurd'ın! Em hamu Hadep'in!

On beş yıldan bu yana iktidarda bulunan AKP'nin yeni hedefi Erdoğan'ı Türkiye'nin yeni kralı, yeni başkanı yapmaktır. AKP, bugüne varana kadar hedeflerine adım adım ilerlerken aydınların, yazarların, ilericilerin, askeri vesayete karşı olanların da desteğini alırken insanları kandırabilmiştir. Ama öbür tarafta onu çok iyi tanıyan yol arkadaşları, kurmayları terk etmiş ve tek başına kalmıştır.

Patriyarkal sistemin kadınlara yönelik her türlü saldırısı politiktir! Korkmuyoruz/Susmuyoruz!

Kadınların rengi, dili, inancı, yaşadığı coğrafya ne olursa olsun, maruz kaldıkları her türlü şiddetin kaynağı bugün olduğu gibi, her dönem patriyarkal sistem olmuştur. Egemenler kendi çıkarları gereği, kadının toplumsal görevini anne/ eş olarak sınırlayıp, yaşamın her alanında kadının emeğini ve bedenini en katmerlisinden sömürüp kârlarını katlarken, aynı zamanda kadın üzerinden korkutulmuş/ susturulmuş/ biat eden bir toplum yaratmaya da çalışmaktadırlar.

Tasfiyecilik ile mücadele doğru çizgiyi oturtma mücadelesidir

Lenin, Tasfiyecilik Üzerine adlı makalesinde, tasfiyeciliği sınıf mücadelesinin ideolojik olarak yadsınması şeklinde tanımlarken, bir devrimci örgüt için ise tasfiyeciliğin “yasadışı bir sosyal-demokrat partinin gerekirliliğini yadsımak” anlamı taşıdığı ifade eder.

Çalışma tarzı üzerine -1-

Görünümde kronikleşmiş her sorunumuzun, çalışma tarzımızdaki hatalı yaklaşımların süreklileşmesiyle doğrudan bir ilgisi bulunmaktadır. Tespit düzleminde defalarca kez belirtilen sorunlarımız üzerine yine yazılar kaleme almanın can sıkıcı bir yanı bulunsa da bunun önemli bir gereklilik olduğu da açıktır.

Örgütün işlev kazanması

Korku çemberini kıracağız

Ülkemizde zulüm kol geziyor,toplu katliam,işkence,kadına , çocuğa tecavüz yasalarla resmileştiriliyor. Biz hala kör,sağır ve dilsiz yaşamayı tercih ediyoruz. Kaderciliğe boyun eğme,korkuyla uyuyup,hergün ölüm haberleriyle kalkmak günlük yaşamımızın sıradan bir parçası olmuş , acı olanı ölümleri kanıksamış gibiyiz. Şunu söylemeliyim ki,özgürlüğün ve demokrasinin en büyük düşmanı,faşizm tarafından yaşatıldığımız katliam ve zülümlere karşı sessiz kalmamızdır. Kendi özgürlüğümüzden vaz geçerek,kölece yaşamaya tercih etmemizdir.

Sıra İzmir belediyesine de gelecek! Çetin Çetin

15 Temmuz darbe girişimini bahane ederek tüm muhalif kesimlere açıkça savaş açan RTE ve AKP hükümeti denetimi altına aldıkları yargı vasıtasıyla tüm muhalif kesimlere karşı gözaltı ve tutuklama saldırısı başlattı. Öyle ki 6 milyon oy alarak parlamentoda 3. parti konumundaki HDP’nin eşbaşkanlarının içinde bulunduğu 11 milletvekili tutuklanarak çeşitli hapishanelere konuldu. Öyle bir kin, öyle bir düşmanlık güdülüyor ki eşbaşkanlar ve milletvekilleri aile ve yakınlarından çok uzak yerlerdeki hapishanelere konularak aile ve çevrelerine de zulüm ediliyor.

Ölü paradigma ve ulus-devlet

“Osmanlı talancı bir imparatorluktu; ekonomik artığın üretiminden (köleci Roma, kapitalist Britanya gibi) ziyade, esas olarak vergi ve gasp yoluyla el konulmasına dayanıyordu; tutsak aldığı halkların yaşamları, üretim sistemleri pek umurunda değildi, esas olarak parazit bir yapısı vardı.” (Ergin Yıldızoğlu; http://globalpolitikultur.blogspot.com.tr/2007/11/pax-ottomana-ve-dier-masallar.html).

Emperyalizm ve Ortadoğu -3- Müslüm Elma

ATİK dava tutsaklarından Müslüm Elma’nın savunmasının “Emperyalizm ve Ortadoğu” başlıklı bölümünden alınmıştır.

Liberalizme karşı hakikate nefer olmak…

Komünist olmak, dünyayı değiştirme mücadelesinde bir misyona sahip olmaktır. Bu misyon, adanmışlığı, mücadele azmini ve yaratıcılığı koşullar. Komünist olmaya dair misyon esas itibari ile, ülkede ve dünyada verili durumu inceleme ve ona uygun politika üretme görev ve sorumluluğuyla kendisini perçinler. Devrimci örgüt de tarihsel misyonunu, tam da bu zeminde üretir.

AKP iktidarı ile erdoğan patlamaya hazır volkanın üstünde! Garbis Ağparik ile Reportaj (3cu bölüm)

*-Devlet ne zaman bir çıkmaz içine girerse, hemen sorumlu olarak Ermeni'leri göstermeyi alışkanlık haline getirdi. Son başarısız darbe girişiminin sorumlusu olan Fetullah Gülen'in “öz be öz Ermeni'dir. F. Gülen'in köyü Ermeni köyüdür, kökeni Ermeni'dir, bizzat büyük dedeleri Erzurum'da Türk'lere yapılan soykırımda aktif görev almıştır” gibi saçma sapan şeylerle Ermeni düşmanlığı körükleniyor. Ermeni düşmanlığı ile kin ve nefretin sebebi nedir ?

AKP faşizmi? yoksa doğru olarak devletin niteliği meselesi mi?

Kavramları doğru ve yerinde kullanmak oldukça önemlidir. Kavramlar politik söylemlerin özlü ifadesidir. Bu her belirleme açısından böyledir. Eğer kavramları yerinde ve doğru olarak kullanmazsak, teori de yanlışlıklar yaparız. Ajitasyonda bazen abartmalar olabilir, ancak politik tespitlerimizde ajitasyon yapamayız. Teorimiz açık ve anlaşılır olmalıdır.  Programlarımız ajitasyon içermez. Devlet tahlilide buna dahildir. Devrim programı ve mücadele biçimi aynı zamanda devletin niteliğiyle doğrrudan ilintilidir. 

Sayfalar