Siyaset ve Taktik Üzerine Kısa Bir değerlendirme
"Siyaset ve taktik partinin canıdır. “Türkiye ve Kürdistan devrimini iyi kavramak için siyaset nedir? Taktik nedir? Bunların doğru kavranması gerekiyor. Legal, yarı legal faaliyet yürüten partilerde, gerekse illegal faaliyet yürüten partilerde, özellikle de Komünist partilerinde mevcut emperyalist sisteme ve ona bağımlı sömürge -yarı sömürge ülkelerdeki faşist diktatörlüklere karşı yürütülen sınıf savaşında izlenmesi gerekli siyaset ve taktik zafer ve yenilgide belirleyici rol oynamaktadır.
Hiçbir şey tek düze değildir olamaz da. Tek düze bir siyaset ve taktik gerçek anlamıyla siyaset yapmamaktır. Ve ona uygun taktikler üretmemektir. Adına siyaset dense de çokça taktik üretmekten bahis edilse de aslında kitaba ve kitabi alıntılara göre belirlemeler yapılmaktadır. Bu da ya dogmatizme veya sübjektivizme yol açmaktadır. Ki, biri basmakalıpçı diğeri ise inkârcılığı beraberinde getirmektedir. Her iki yaklaşımda somut şartların somut tahlilinden uzaktır. Birbirinin zıddına her an dönüşebilirler. Deyim yerinde ise 'düşman kardeşler'dir. Ne zaman ki kafalarında yarattıkları gündem tutmazsa, kendi yarattıkları gündemin dışına çıkarak kendini ve de tüm geçmişlerini bir çırpıda kolayca inkâr -reddederler. Başlarlar; 'yeni, yepyeni tahliller yaratmaya ',günahlar çıkarmaya. Olurlar pespaye inkârcı. Ve yeniden kendi kafalarında yarattıkları 'muazzam yeni tahlillerle' piyasaya sunuş yaparlar. ‘Yeni tahlillerinin 'reklamını da 'kendilerini aşma' olarak emekçi halklarımıza sunarlar. Hâlbuki 'yeni 'denilen o 'muazzam tahliller ' geçmişte birçok dostlarımız tarafından 'yeni tezler, tahliller ' olarak bizlerin önüne yüzlerce sayfalık yazılarla sunulmuştu. Lakin yaşadığımız coğrafyada bu eskimiş tahliller tutmadı iflas etti. Deyim yerindeyse 'neler geldi neler geçti 'şu kırk küsur yıllık siyasi yaşantımızdan. Hiç birisi tutmadı ya siyaset sahnesinde silinip gittiler veya kendi egolarını tatmin eden, objektif tahlillerden tamamen yoksun birkaç unsur olarak varlık gösteriyorlar.
İnkârcılığa düşmeden, toptan retçilik histerisine kapılmadan, ‘her şey benimle veya bizimle başladı' safsata yapmadan olguları ve gerçeği doğru görmek, objektif, ön yargısız tahlillerde bulunmak Marksist -Maoist bakış açısının ana mihenk taşıdır. Geçmişle günümüz arasında çok ciddi farklılıklar ve değişiklikler var. Bu inkâr edilemez bir gerçekliktir. Ancak yasalcıların, yarı- yasalcıların, reformist -revizyonistlerin sistemin koltuk değnekliğini yapan ,'kapitalist sistemde burjuva demokrasi mücadelesini yeterli gören ‘düzen devrimciliği ile aramıza kesin -belirgin net tavır koymalıyız. Her türlü mücadele biçimine evet ama faşist diktatörlüğe ve emperyalist sistemin kırıntılarına hapsederek düzenlerine adapte olmaya hayır. Demokratik halk devrimini, sosyalizmi ve komünizmi kurma ve her alanda kurma savaşına emperyalist sistem yıkılıncaya kadar ısrarla evet demeliyiz. İlkelerden tavizsiz, politik ve de taktik belirlemelerde engin, güncele anında müdahalede etmede belirleyici olmalı. Gündem seni belirlerse sınıfa önderlik, yol göstericilik yapamaz, sen belirleyici olamazsın. Ama seni belirleyenler olur ki, adın ne olursa olsun, sınıf mücadelesinin arkasında kalakalırsın. Hâlbuki komünistler şartları -koşulları ve içinde bulunulan sosyal toplumsal ve siyasal ve ekonomik durumu en iyi tespit etmek ona uygun gündemi belirlemekle yükümlüdürler. Bu gerçek bizlerin olmazsa olmazıdır.
Dünyada sınıfların konumu, Ülkemizde sınıfların konumu yeniden ele alınmalı, doğru tahlil edilmelidir. Hiçbir şey eskisi gibi değil ve de olamaz da... Marksistler somut şartların somut tahlilini öncelikle doğru tahlil etmek zorundadır. Tamda burada siyaset yapmak ve ona uygun taktikler üretmek Marksistlerin -Maoistlerin can alıcı sorunudur. Eğer ki; Marksist -Maoistler somut şartların somut tahlilini doğru tahlil eder politikasını ona uygun belirlerlerse sorunun yüzde ellisini çözmüş demektir. Geriye kalan pratik örgütlenmenin içinde bulunduğu koşullara uygun şartlarda örgütlenmesi ki, bu örgütlenmeyi isimlendirmek yetmez, aynı zamanda pratiğe yani deyim yerindeyse eyleme geçilmelidir, geçirilmesidir. Unutulmamalı ki,'Doğru fikirler pratikten çıkar, tekrar pratikten denenir' Toplumsal mücadelede esas çözümü pratik mücadelede aramalıyız. Her şey kitaplarda belirlenmez, doğru fikirlerde kitaplarda belirlenemez. Genel doğrularla içinde bulunulan şart ve koşullar birçok farklılıklar taşır. Kitapta okunanlar basmakalıp ele alınamaz, somut şart ve koşullara uyarlanarak pratikte uygulamaya konur, doğruluğu ve yanlışlığı pratik mücadelede ortaya çıkar.
Ülkemizde ve genelde Marksistlerin-Maoistlerin çokça kaybettiği ana nokta söylemleriyle eylemlerinin uyum içerisinde olmamasıdır. Teoriyle -Pratiğin uyum içerisinde olmamasıdır. Bazen, yalnızca pratik 'askeri bakış açısı’ ile yola çıkılmakta, önünü göremeyen 'kör tavuk 'misali dört bir yana yumruk sallamakta sorunun özü gözden kaçırılmaktadır. Bu sağa tepki sonucu ortaya çıkan basmakalıpçı bir anlayışın tezahürüdür. Daha basit ifade edersek, sağa tepkiden doğan dogmatizmdir. Sol sapma ve eyleme tapmacılık çok zaman geri kesimlerde etkili olmaktadır. Pratik eylemlerde yol gösterici kılavuz dogmatizm olunca kaçınılmaz yenilgiler de kendiliğinde gelmektedir. 'Sol sekterizm 'yerini bu başarısızlık sonucu tam zıddı olan sağcılığa bırakmaktadır. Biz bu gerçeği kendi deneyimlerimizden defalarca yaşadık. Hâlâ da yaşanmakta... Sol sekterizmde, sağ pasifizmde özde aynı ideolojik gıdadan beslenmekte yeri ve zamanı geldiğinde kendi zıtlarına dönüşmektedirler. Her daim biri silaha tapmayı, diğeri ise işin teorik lafzını etmeyi esas almaktadır.
Sağcılık ise ideolojik gıdasını burjuvaziden almaktadır. Özcesi Kitaba ve kitabi bilgilere tapınır. Karşısındakini küçümser, her şeyi bildiği imasını her zaman öne çıkarır. Teorinin -bilginin belirleyici olduğunu söyler ve de pratiği küçümserler. Bu tür anlayışlar işin yalnızca 'teorik ‘yönüyle ilgilenirler. Ve' ne kadar çok kitap okuduklarını, ne çok teorik yazılar yazdıklarını yal göstericilik yaptıklarıyla ' övünüp durmaktadırlar. Kırk küsur yıl işin teorisiyle ilgilendik. Hatta pratikle birleştirmeye çalıştık ama olmadı gerçeklik kazanamadı' derler. Sağcılığın anası aslında dogmatizmdir. Birçok arkadaşımız sanır ki dogmatizm sol sapmadır hayır hiçte öyle değil bilakis dogmatizm solculuk adına ortaya çıkan ve teoriyle pratiği asla uyumlu ele alıp birleştirmeyen, pratik deneyden özellikle kaçınan sağcılıktır. Dogmatizm bir burjuva görüşüdür. Olayları ve gelişmeleri şabloncu ele alır. Somut şartların somut tahlilini yapmaz, basmakalıp yazıları esas alır. Yere -mekâna göre pratik faaliyet sürdürmez aksine kendi kafasında ki kitabi ezberi ısrarla gerçekmiş gibi öne sürer. Objektif davranmaz, dar düşünerek dünyayı kuyudan göründüğü kadar göstermeye çalışır. Kendini gerçeğe göre değil gerçeği kendine göre belirlerler. Sonuç ise hüsran ve inançsızlıkla son bulur. Marksizm’i ret ve reformize etmeye kadar işi vardırır. Hatta silahlı mücadelenin artık gereksizliğinden dem vurmaya başlarlar. Olurlar dünyanın en hümanisti. Bu yetmezmiş gibi artık illegal faaliyetlerin gereksizliğinden bahsede dururlar. Her zeminde yasalcılıktan, yasal çalışmaya vurgu yaparlar. Sanki illegal faaliyet artık gereksizmiş gibi... Ülkemizde yaşanan faşizmden, faşizmin sürekliliğinden hiç mi hiç haberleri yokmuşçasına konuşur ve derin tahliller yaparlar.
Elimizdeki programatik teoriyi pratikte deneyip, eksikliklerimizi tespit edip yeniden pratik deneye sokacağımız yerde, biz 'yeni yeni teorik kılavuzlar aramaya eylemsizliklerimize de kılıf uydurmaya çalıştık. Oysaki teorik tespitlerimizi gerçek manada hayata uygulasaydık, doğruluğunu ve de yanlışlığını görebilseydik o zaman kimselere sözüm olmayacaktı.
Marks derki; Teori, ancak onun ihtiyaçlarına cevap verdiği ölçüde halk arasında bir gerçek haline gelecektir. ‘Peki, biz temel teorik tezlerimizin hangisine pratik faaliyetlerimizde cevaplar verebildik. Şimdi birçok arkadaşım, yoldaşım çıkıp itirazda bulunacak ve 'biz temel teorik tezlerimizi pratik denedik, lakin hayat bulamadı, yanlış tespitlerdi ve de sübjektifti'. 'O nedenle pratik uygulamada hayat bulamadı. Değiştirmek zorunda kaldık. Ne yapalım biz uygulamaya soktuk ama yanlış olduğundan dolayı halkımız tarafından ret edildi. Ve bizde yeni arayışlar, araştırmalar neticesinde yeni tahlil ve tespitler yaptık. Daha objektif tahlillerde bulunduk.'
Hâlbuki bu söylemler gerçeği yansıtmıyor. Marksizm-Maoizm ne yalnızca teoriye ne de yalnızca pratik dar deneyciliğe dayanır aksine Teorinin de maddi bir varlık olduğunu kabul eder. Teori veya düşünce gökten zembille inmez, sınıf savaşının doruklarında şekillenir pratik deneyimler, mücadeleler sonucu doğruluğunu kanıtlar. Teori pratik deneylerden geçerek tekrardan maddi olgu halini alır. Pratikten teoriye yeniden bir yol izler. Bu her stratejik ve taktik dönemlerde yeni bir niteleme ve tespit olarak karşımıza çıkar. Burada bizlere düşen asıl görev somut şartların somut tahlilini yaparak yaptığımız teorik tahlilleri maddi deneyden geçirmek ve doğruluğunun veya yanlışlığının pratikte ispat etmektir. Eğer ki yapılan teorik tahliller pratik mücadelede başarısızlığa uğramamıza yol açıyorsa, sınıf mücadelemizde bizi geliştirip güçlendirmiyorsa; demek oluyor ki, yapılan teorik tahliller yanlış. Siyaset ve taktik sınıf mücadelesinde belirleyici özellik taşımaktadır. Yanlışta ısrar etme yerine, yapılan yanlışları objektif gözle görmek, neden yanlışlara ve başarısızlıklara uğradığımızı ana hatlarıyla belirlemek gerekir. Bu gelecekte de daha büyük ilerlemeler ve atılımlar yaratmak, sınıf mücadelesini bir üst aşamaya sıçratma yolu olmalıdır. Yazdıklarım şu anlama gelmemeli; Marksist -Maoistler hiçbir şey yapamıyorlar anlamı çıkarılmamalı ben şu gerçeği dile getirmekteyim. İçinde bulunduğumuz durum yetersiz ve sınıf savaşımında yaratıcı, üretici ve belirleyici olamıyor. Proje ve planlarını gelecek üzerine oluşturmuyor. Yetmez, edilgen ve yetersiz kalınıyor. Eğer ki eleştirel yaklaşımlar doğru yapılırsa ve eleştiri yapıcı olursa, ancak bu bizleri geliştirip güçlendirebilir. Doğru eleştiriler bizi daha da ileri mevzilere taşıyacaktır. Her şeye evetçi olmak, memur misali görevimi yaparım mantığı doğru değildir ve sınıfa zarar vermesi kaçınılmazdır. HASAN AKSU
DEVAM EDECEK...
Son Haberler
Sayfalar
12 Eylül’ün 33. yılında, 33 hikaye“Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”
Zaman geçiyor, dünya değişiyor ve hayatlarımız yeni ufuklara açılıyor günbegün. Ama bir şeyler kalıyor geçmişten, bir türlü kabuk bağlamayan ve inceden sızlayan bir yara gibi, 12 Eylül gibi. “Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”, işte bu yaraya dokunuyor. Yakın tarihimizin bu en travmatik toplumsal dönüşümünün ve baskı rejiminin yeni bir kaydını tutarak, cezanın yalnızca cezaevlerinde çürütülenlere değil, onların ailelerine ve aslında toplumun tamamına da kesilmiş olduğunu, kısacası bir mahpusluk halinin dışarıda kalanlar için de oluşturulduğunu gösteriyor.
İbrahim Kaypakkaya Okuldan Dağa
Teoriye ve pratiğe yönelik, ikiz bir ilgiye sahipti. Varlığının ya da bilgi dağarcığının yerinde sürekli bir bilgi boşluğunu duyumsuyormuşçasına okuyordu. Devlet tarafından "oku" diye dayatılan ders kitaplarının dışında tüm kitaplara ilgi duyuyordu.
Solda Tükenmişliğin Üretimi
Son yılların en gözde iş alanları.
İş kazaları: Bini geçkin.
Süriye' de, Irak' ta... : On binleri geçkin.
Türkiye solu: ?
Acıları yaşamayan insanların acılarını espiri haline getiren insanları anlamasını ne kadar bekleyebiliriz ki ?
Hadi iş kazalarında vaz geçiyorum.
Ferdi davranışların yaşanabilecekleri engelleyebilmede ne kadar muktedir olabileceği sorusundan da.
Ya, yurtseverler olmasıydı ?
Yardım toplama çılgınlığı.
Sermayenin Cennet Devleti
TC, kuruluşundan bugüne, işçi sınıfı ve köylülerin ve tüm ezilenlerin karşısında gericiliğin kalesi oldu. Bir taraftan emperyalizmin ileri karakolu olurken, bir taraftan ise işçi ve emekçilerin sınıf mücadelesinin karşısında yerini aldı. Hem ülke burjuvazisinin ve gericiliğin savunucusu olurken, hem de emperyalist burjuvazinin çıkarlarının koruyucusu oldu.
Özellikle SSCB’nin komşusu olması, emperyalist burjuvaznin daha fazla bu ülkenin kontrolünü elinde tutmaya itti. Bu nedenle de ideolojik ve pratik olarak da komünizm karşıtı bir politika izlemeyi hep ön planda yürüttü.
Türkiye’de ulusal azınlıklar sorunu
Türkiye’de ulusal sorun ve azınlıklar meselesini incelerken nasıl bir ülkede yaşadığımız, ülkeyi hangi sınıfların yönettiği, ulusların hangi tarihi koşullarda ortaya çıktığı, ulusal sorunun ekonomik ve politik nedenlerini açıklamak durumundayız.
Ulus, tarihsel olarak meydana gelmiş, ortak bir dil, ortak bir pazar, ortak bir kültür birliği ve ortak bir ruhi şekillenmende ifadesini bulan istikrarlı bir insan topluluğudur. Ulus, sadece tarihi bir kategori değil, bir çağın, yükselen kapitalizm çağının ortaya çıkardığı bir olgudur.
TKP/ML TİKKO Dersim Bölge Komutanlığı Basın Birimi ile röportaj
1 Eylül 2014 Tarihinde, Dersim-Ovacık’ta Bulunan Mercan HES’e Yönelik Baskını Gerçekleştiren TKP/ML TİKKO Gerillalarıyla Röportaj
- Bu eylemi neden gerçekleştirdiniz?
Süleyman Cihan Yoldaşın 12 Eylül Faşizmi tarafından Katledilmesi TKP/M-L’de Yaşanan Deprem
Yıl 1980 yılında askeri faşist diktatörlük Türkiye ve Türkiye Kürdistan devrimci hareketine ağır darbeler vurarak ezici çoğunluğunu yenilgiye uğrattı. Önemli darbeler almalarına rağmen ayakta kalan ve örgütlü mücadeleyi kesintisiz sürdüren iki devrimci yapılanma kalmıştı. Biri Kürdistan ulusal kurtuluş örgütü PKK idi, diğeri ise Türkiye ve Türkiye Kürdistan’ında faaliyet yürüten TKP/M-L idi. Daha sonralar PKK tamamen kadrolarını Ortadoğu’ya çekerek Türkiye ve Kürdistan’ında örgütsel çalışmalarını askıya aldı denebilir.
Bir yaratıcılık hali:Yazmak
“Yararsız olmak,ölü olmaktır.”[1]
“Sanatsal”, “estetik”, “edebî” bir yaratıcılığı değerlendirirken; çok düşünmek, tartıp-ölçmek; çok az konuşmak gerekir.
“Eleştiri”, taraflılığını asla gizlemeden, ayan beyan tavrıyla, böyle bir şey olabilirse anlamlıdır.
Bir “Radikal Demokratik Devrim” Deneyimi: ROJAVA DEVRİMİ!
Suriye’de 2011 yılında başlayan iç çatışmalar sonucunda, Suriye Kürdistanı’nda (Rojava) rejim güçleri çekilmiş ya da kovulmuş; esas olarak Suriye Kürt Ulusal Hareketi’nin önderliğinde, 19 Temmuz 2012’de Cizirê, Kobanê ve Êfrin bölgelerinde kanton adıyla tek yanlı biçimde “demokratik özerklik” ilan edilmişti.
İzmir'i yakan Mustafa Kemal ve askerleridir :Tamer Çilingir
Tarih 13 Eylül 1922… Son kalan Rum ve Ermeni varlığını da yok etmek için resmen ateşe verilir koca bir kent… Ege’nin incisi İzmir ateşler içinde kavrulur, yanar… 2 milyon 600 bin metrekarelik bir alanda 20 binden fazla ev, işyeri, hastane, kilise ve okullar yok edilir, ateşler içinde binlerce insan yanarak son nefeslerini verir…
Yaşanan planlı bir hareketle yapılmış korkunç bir katliamdır… Ama o kibriti çakanlar, alçakça ve vahşice çıkardıkları ‘yangını’n sorumluluğunu üstlenmez…