Şimdi De “Değerli Yalnızlık” Mı?
Bir dönemin gözde sloganıydı “değerli yalnızlık”(!) Tayyip Erdoğan henüz Başbakanken iç politikada Gezi İsyanı'yla sarsılan iktidarının ve çizilen karizmasının; dış politikada ise önce Mısır ve ardından da Suriye başta olmak üzere Ortadoğu politikasında TC'nin içine düştüğü içler acısı hali, Başbakan danışmanı bir zat tarafından afili bir şekilde dile getirilmişti. AKP kadroları tarafından, -artık çok iyi biliyoruz ki-, adeta sinekten yağ çıkarma politikası yürütülerek, en küçük gelişmenin bile kazanca dönüştürülmesinin bir ürünüydü bu söylem. Kulağa hoş gelen, kuyruğu dik tutan ama gerçekler karşında hiçbir hükmü olmayan, popülist bir söylemin gayet başarılı bir örneğiydi. AKP'ye ve günümüzde TC'ye yön veren kadrolar başından itibaren birer tüccar olarak davranmışlar, Beyaz Saray'larda adeta “at pazarlığı yapar gibi” politika yapmışlardır. Bakmayın siz bugün “ne güzel entelektüel bir başbakanımız var” tadında yılışık açıklamalara!
Denildiği üzere “müflis tüccar eski defterleri karıştırırmış”! Tıpkı şu an TC devleti kadrolarının yapmış oldukları gibi. “23 Nisan Başbakanı” Ahmet Davutoğlu'nun, T. Erdoğan tarafından “Bakanlar Kurulu Başkanlığına” atanmasının ardından, bir dönem kullanılmış olan “yeni Türkiye” kavramı yeniden piyasaya sürüldü ve o kadar sık kullanıldı ki, bu abartılı “yeni Türkiye” şahlanışı karşısında kendi içlerinden bile itiraz yükseldi. Şimdi ise “değerli yalnızlık” kavramının yeniden tedavüle sunulmasını bekliyoruz. Bu kavram TC'nin Ortadoğu politikasında içine düştüğü durumun şu anki durumuna daha çok karşılık gelen bir kavram olarak, tıpkı “yeni Türkiye” gibi yeniden güncellenmeyi bekliyor.
Kuşkusuz ki dün olduğu gibi bugün de TC devleti yalnız değil. Öyle sandıkları kadar değerli hiç değil! TC devleti emperyalizmin yarı sömürgesi bir ülke olarak, “saflarını seçmek” zorunda bırakılmış, NATO üyeliği gibi son derece “onur”lu bir üyelikle, bulunduğu coğrafyada emperyalizmin jandarmalığını yapan bir ülke kadar değerlidir! Tıpkı efendisinin uşaklığını yapan (uşak olarak çalışan emekçileri tenzih ederek) birisi kadar değerlidir! Yeri geldiğinde, çıkarlar gerektiğinde belki işten çıkartılmaz, personel revizyonuna gidilerek, daha uygun araçlar devreye sokulur. Emperyalizm açısından maşalık rolü değişmez ama maşalar değişir. Şimdilerde buna taşeronluk diyorlar!
TC devleti AKP'nin iktidarıyla birlikte, adeta Türkiye'nin emperyalizmle kurulduğu günden itibaren var olan sosyo ekonomik yapısını yeniden güncelledi. Kimi çevrelerce kompradorlaşma olarak tanımlanan bu durum, gerçekte TC'nin emperyalizmin “neo-liberal” politikalarına göre yeniden düzenlenmesinden ibaretti. Kuşkusuz işçi sınıfı ve köylülük başta olmak üzere Türkiye halkı için çok önemli sonuçlar doğurdu! Her şey bir yana günümüzde artık kitlesel boyutta süren iş cinayetlerinin arkasında yatan neden, bir yarı-sömürge ülke olarak TC devletinin; emperyalizmle ilişkilerinin, dış borçlanmanın muazzam artışıyla daha da sıkılaştığı, tarımsal alanda yoksul ve orta köylülüğün topraktan koparıldığı ve birer yarı proleter olarak, ucuz, güvencesi, taşeron çalışma koşulları içinde, başta madenler olmak üzere, inşaatlarda ve diğer iş kollarında sömürüye tabi tutulmasıdır.
TC devleti ve onun sahibi Türk hakim sınıfları, içte emperyalizmin tam bir taşeronu olarak, üretimi yeniden örgütlemiş, bunun içinde hatırlanırsa ilk önce hapishaneleri denetim altına alma hamleleri yapmıştı. Bunun nedeni bilindiği üzere hakim sınıfların işçi sınıfına ve halka yönelik saldırı politikalarının başarıyla sürdürülebilmesinde devrimci komünist muhalefetin yok edilmesi ya da geriletilmesi hedeflenmişti. F tipi infaz rejimi bu “stratejik aklın” ürünüydü!
Dolayısıyla TC devleti emperyalizmin bir yarı-sömürgesi olarak, hem içte hem de dışta öyle yalnız falan değildir. Kendi başına bağımsız bir politika yürütemez. Yapabileceği en fazla bölgesel konumunu kullanmak, efendilerinden daha fazla saldırgan olmak, emperyalistler arasındaki çelişkilerden yararlanmaya çalışmak ve böylece fiyatını arttırmaktır. Nitekim TC'nin son dönem Ortadoğu’ya yönelik politikası bu içerikte olmuştur. Emperyalist devletlerin bölgedeki çıkar dalaşına bodoslama dalmış ve özellikle Suriye politikasında, kendine biçilen rolü birazda sınırları zorlayarak layıkıyla yerine getirmiştir.
Neydi bu rol? Suriye'ye yönelik saldırganlıkta rol almak ve bunun için “ılımlı muhalifler” denilen, kendilerini İslamcı olarak adlandıran hırsızlar ve yağmacılar (bu haliyle AKP kadrolarından pek de farkı olmayan) güruhlarını her açıdan desteklemek! (Eski ABD Büyükelçisi Ricardone'nin bu konudaki açıklamaları manidardır.) Bu politikanın TC açısından artı getirisi ise S. Kürdistanı'nda ortaya çıkan oluşuma müdahale etmek oldu. Ancak ne var ki IŞİD emperyalistlerin çıkarlarına zarar verecek duruma geldi, Ortadoğu sahasında roller değişti. Bu kez TC'nin önüne IŞİD'le mücadele görevi kondu! TC IŞİD'e yönelik operasyonlarda yer alacaktır. Bakmayın siz rehinemiz var yalanlarına, insani yardım masallarına. TC tıpkı geçmişte olduğu gibi efendileri tarafından kendisine verilen rolü ama üstü kapalı ama çarpıtarak da olsa mutlaka yerine getirecektir. Nitekim Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanlığı'nın “tampon bölge” oluşturmak için bir işgal planı hazırladığı haberleri basında yer almaya başladı bile.
TC açısından belirleyici mesele kendi sınırları içindeki Kürt sorunudur. Bu konuyu bir bekaa sorunu olarak görmektedir. Bu konuda attığı ve atacağı adımlar kendi iktidarı açısından belirleyicidir. O nedenle sembolik de olsa anadilde eğitim verilecek okullara saldırılması ve faşist kafaların her zaman olduğu gibi gülünç duruma düşmesi pahasına bu saçmalıkları savunmaya çalışması sebepsiz değildir. Bu durum aynı zamanda TC'nin çözüm sürecini ele alışına da uygundur. Ortak bir çözüme değil benim verdiğim çözüme ikna olacaksın! Ne diyordu “büyük Türk büyüğü”, Erdoğan; “herkes haddini bilecek”(!)
Yeni GEZİler Birikirken!
Ortadoğu'da yaşanan son gelişmeler, IŞİD'e yönelik operasyonlar ve bunun olası cevapları, “çözüm süreci” denilen ama bir türlü atılmayan adımlar, (ölüm sınırındaki hasta tutsaklar bile bırakılmıyor hala), Suriyeli misafirler, (mülteci statüsü verilmiyor), artan iş cinayetleri, kadın katliamları ve artan ekonomik kriz açıklamaları vb. vb. Kısacası Türkiye toplumu yeni Geziler biriktiriyor! Nitekim geçtiğimiz yıl içerikleri, yönelimleri itibariyle birçok eksikliği bünyesinde barındırsa da, son 20 yılın en yaygın grevlerin gerçekleştiği yıl oldu. 2013 ve 2014, 1989’dan bu yana en yaygın işyeri komitelerinin/taban örgütlenmelerinin kurulduğu yıllar olarak ön plana çıkıyor. Özellikle taşerona karşı etkili direnişlerin, eylem ve yürüyüşlerin yapıldığı görülüyor.
Tam da bu bilindiği içindir ki taraftar gruplarına “darbe” davaları açılıyor, en küçük hak talepli demokratik gösteriler dahi faşist bir saldırganlıkla yanıtlanıyor. Faşizm devrimci kurumlara ve devrimcilerin etkinliklerine resmi ve sivil kolluk güçleriyle, sivil faşist çeteleriyle saldırılar gerçekleştiriyor!
Bunun nedeni Türkiye koşullarında asıl olanın her dönem istikrarsızlık, tali olanın ise istikrar olmasıdır. Türkiye'de istikrarsızlık esas istikrar ise geçicidir. Aslında “bir istikrar dönemi” olarak adlandırılan on küsur yıllık AKP iktidarı bunun iyi bir örneğini oluşturur. Hakim sınıfların istikrardan ne kast ettiklerini daha iyi anlaşılır. 28 Şubat süreci, AKP'nin kapatılması davası, Ergenekon, Balyoz davaları, Gezi İsyanı, 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları vb. vb. hep bu var olduğu söylenen istikrarın sonucudur!
Hakim sınıfların istikrardan anladıkları kendi içlerindeki dalaş değildir. Onlar ekonomik istikrar derken işçi sınıfı ve halka saldırıyı kast etmektedirler! Sömürü ve yağma düzeninin istikrarlı biçimde sürmesi. Yoksa kendi içlerinde bu yağmadan ve sömürüden pay alma dalaşını yapabilmelerinin koşulu kalmaz. “İstikrar sürsün Türkiye büyüsün” derken; sömürü, iş cinayetleri, yağma sürsün, bizde bu pastadan hakkımızı almak için birbirimizi yiyelim demektedirler. Ancak ne zamanki kendilerine karşı bir yönelim olsa, bunlar dış mihrakların, teröristlerin ve çapulcuların işi olur ve istikrar bozulur!
Türkiye'de istikrarsızlığın olması demek, hakim sınıfların yönetememe hali demektir. Devrimci durum demektir. Ve devrimci durum hali, hakim sınıfların istikrarlı biçimde, işçi sınıfına, halka, ilericilere devrimcilere saldırısı demektir. Bunu bazen son torba yasada olduğu gibi yeni yasalarla yapar ya da Sarıgazi Festivali’nde olduğu gibi halkın üstüne silahla ateş açarak! Biçim değişse de içerik değişmez!
Bu saldırılar karşısında enseyi karartmamak gerekir! Bir dönemin gözde kavramıydı “enseyi karartmamak.” Bir gazetecinin sık kullanımı bu kavramı revaçta yapmıştı. Oysa işin aslı enseyi karartmaktan ziyade başların yukarıya kaldırılmasından geçiyordu. Üstelik bu bizim “soy”umuz açısından yeni de değildi. Paris Komünü'nden başlayan, 1917 Ekim, 1949 Çin ve ardından da Büyük Proleter Kültür Devrimleri'yle süren bir geleneğin ürünüydü!
Son dönemde Türkiye devrimci ilerici kamuoyunun bir kısmında gerek dünyada ve Ortadoğu’da ve gerekse de Türkiye'de, AKP'nin seçim başarıları ve hemen her alanda yaşanan saldırılar ve ortaya çıkan gelişmeler, faşizm tehlikesi vb. tartışılmaya başlandı. Kimileri bu süreçten çıkış yolu olarak yeniden “Solda Birlik” tartışmalarına başladı. Kimileri hala “sol”un “direnmeyip çürüdüğü” masallarını anlatmada, hala siyaset yasakçılığını savunmada ve sosyal şovenizmde ısrara devam ediyor. İşçi sınıfı ise bir yandan katledilirken diğer yandan (en örgütsüz olanı ve hatta yarı proleter karakterli 3000 inşaat işçisinin yaptığı gibi), bir öfke patlamasıyla yol kesiyor ve bize yürünecek yolu gösteriyor.
Son Haberler
Sayfalar
“Dursun Abi Anısına” (İ)
Yanlış hatırlamıyorsam yıl 2019 yazı olması gerekir, Partizanlardan Turgut Kaya Türkiye’den Yunanistan’a girerken gözaltına alınmış, önce alt mahkeme sonra yüksek mahkeme Turgut Kaya`nın Türkiye’ye iadesine karar vermiş, hukuksal anlamda itiraz hakkı kalmamıştı.
Zor bir süreçten geçiyordu parti, parti içi tartışma yerini kopuşlara bırakmıştı, böylesi dönemler en zor dönemlerdir kitle ve aktivistler için.
İNTİHAR… (Nubar OZANYAN )
Saray yönetimi döneminde 4 bin 801 kişi intihar etti. Son günlerde artan intihar vakalarını sistemin iflas ve çürümesi olarak da okumak gerekir. Ekonomide işler iyi gitmiyor. Son üç yılda gıda ve yaşamsal ürünlere yapılan orantısız zam ve artan vergilerle emekçiler açlık yemeye başladı. Ekmeği olmayanların özgürlüğü olabilir mi? Halka yoksulluk ve sefaletten başka bir şey sunmayan Saray efendileri, emekçilere intihar ve ölümü reva görmektedir.
Misak Manuşyan’ın anısına | Sil Gözyaşlarını, Ben Ölümsüzüm!
77 yıl önce 21 Şubat’ta Ermeni Soykırımı’ndan kurtulan şair ve komünist direnişçi Misak Manuşyan, Fransa’da 23 mücadele arkadaşıyla birlikte Naziler tarafından kurşuna dizildi. Nazi işgaline karşı direnişte en aktif grup olan Manuşyan Grubu’nun öncüsü Misak, idam edildiğinde 38 yaşındaydı.
Manuşyan, Adıyaman’dan Paris’e uzanan bir direniş köprüsüdür. Soykırım külleri içinde acılarına tutunarak yaralarını sarmanın, kendini yeniden yaratmanın iradesidir. O, Adıyaman’dan Deyr ez-Zor çöllerine kadar söylenen özgürlük türküsüdür.
Birleşik Mücadele Büyüyecek; Emekçilerin Umudu, Faşizmin Korkuları Katlanacak!
AKP-MHP faşist ittifakının pandemiyle birlikte yürürlüğe soktuğu politikalar, işçi sınıfı ve emekçilerin, geniş toplumsal kesimlerin açlık, işsizlik ve yoksulluk girdabına gün geçtikçe daha fazla çekilmesine neden oluyor.
Yorum: Bir gece ansızın geri döndüler!
AKP-MHP faşist iktidarının Kürt düşmanlığı üzerinden kendini var etme çabasıyla ülke içerisinde yürüttüğü savaş politikası dışarıda da Rojava’da YPG üzerinden sürdürülürken aynı zamanda Irak Kürdistanı’nda da PKK’ye karşı yürütülüyor. AKP-MHP faşist iktidarı ülke içerisindeki her sıkışmışlığını Kürt halkına yönelik bir saldırı/operasyonla ötelemek, bu savaş ve çatışmalardaki “şehit”ler üzerinden ırkçılığı ve şovenizmi körükleyerek aşmayı bir politika haline getirmiş durumda.
15 Şubat Roja Reş (Nubar OZANYAN )
Halkların tarihinde ve yaşamında bazı günler vardır, unutulmazlar. Hatırlanmazsa ihanet, unutulursa vefasızlık olur. 15 Şubat Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi nezdinde kara bir gün olarak anılır. O kara günde uygar diye bilinen dünyanın haydutları ve bölgenin eşkıyaları, mazlum bir halkın özgürlük iradesine hain bir komployla kelepçe vurmak istediler. Özgürlüğüne sevdalı sayısız Kürt militanı, komploya karşı yaşamını bilerek ve isteyerek önderliğine armağan etti. Dünya hayretler içinde ve büyük şaşkınlıkla bu genç militanların yaşamlarına son vermelerini izledi.
TKP-ML MK SB Üyesiyle Röportaj: “DEVRİM HEDEFİ OLANLARIN HALK SAFLARINDAKİ DİNAMİKLERLE…”
– Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?
– İsmim Özgür Aren. TKP-ML MK, Siyasi Büro üyesiyim.
– Konuşmak istediğimiz konu son süreçte başta devrimci kamuoyunun gündemi olmak üzere halkımızın ilgisine mazhar olan Birleşik Devrimci Mücadele… Bu noktada hareketle eylem birlikleri ve ittifaklar konusunda partinizin neler düşündüğü ve bu bağlamda da HBDH… Öncelikle soralım, eylem birlikleri ve ittifakların sizin açınızdan önemi nedir?
Başın öne eğilmesin (Nubar OZANYAN)
Herkeste umut ve heyecan yaratan, ateşi giderek yükselerek yayılan bir direniş dalgası gelişiyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde kayyuma, diktatöre karşı gelişen direniş yayılarak devam ediyor. İttihatçı R.T.Erdoğan tarafından atanan kayyumu kabul etmeyen, istifasını isteyen öğrencilerin “red direnişi” baskı, gözaltı ve tutuklamalara karşın sürüyor. Direniş Ankara-İzmir-Bursa-Adana ve diğer illerdeki üniversitelere ve semtlere yayıldı.
Dizleriniz Titriyor Çünkü HDP Halktır!
Her geçen gün Halkların Demokratik Partisi (HDP)’ne yönelik faşist iktidar bloğunun saldırıları artmakta. Buna karşı da direniş her geçen gün yükselmekte.
Gökkuşağına Bakalım, Kavgaya Duralım! (İvana Roşin)
Faşizmin yükseldiği her dönemde devletler “lanetlilere” saldırmaya başlar. Yeryüzünün lanetlileri, devletin kirli yüzünü maskelemesi için her dönem elverişlidir.
Ülkemiz yine böyle günlerden geçmektedir. Ekonominin battığı, içte de dışta da çöküşün yaşandığı, demokratik hakların gasp edilmeye çalışıldığı bugünlerde yeryüzünün lanetlileri, faşist TC devletinin ilk hedefi olmuştur. “Teröristler”, seks işçileri ve LGBTİ+lar…
Yetiş yoldaş…
Bir rüzgar gibidir yaşamları
gönüllerindeki yüce amaç uğruna
ne yaparsan yap, ne edersen et
bir kez düştü mü yola
giderler peşi sıra devrimin…
Dağ olsan önlerinde kâr etmez
bilirler her adımda öze döndüklerini
bir kırlangıcın izinden
yürürler peşi sıra devrimin…
Acılarımızın dineceği o günde
ellerinde mavzerleri, dillerinde marşları
önlerinde kitlelerin
gelirler peşi sıra devrimin…