Sermayenin Cennet Devleti
TC, kuruluşundan bugüne, işçi sınıfı ve köylülerin ve tüm ezilenlerin karşısında gericiliğin kalesi oldu. Bir taraftan emperyalizmin ileri karakolu olurken, bir taraftan ise işçi ve emekçilerin sınıf mücadelesinin karşısında yerini aldı. Hem ülke burjuvazisinin ve gericiliğin savunucusu olurken, hem de emperyalist burjuvazinin çıkarlarının koruyucusu oldu.
Özellikle SSCB’nin komşusu olması, emperyalist burjuvaznin daha fazla bu ülkenin kontrolünü elinde tutmaya itti. Bu nedenle de ideolojik ve pratik olarak da komünizm karşıtı bir politika izlemeyi hep ön planda yürüttü.
Daha önceki tarihin devamı olarak 12 Eylül Askeri Faşist Cuntası’da, başta emperyalist burjuvazinin bölgesel çıkarlarını ve içeride neoliberal politikaların hayata geçirilmesi için gündeme getirilirken, bunların karşısında yer alan komünist ve devrimcilerin ezilmesi ve yok edilmesi politikaları vahşice yaşama geçirildi. Çünkü, işçi ve emkçileri sermayenin politika ve uygulamalarına karşı örgütleyip harekete geçirecek yegane güç bunlardı.
Dün 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Cunta’sını (AFC) destekleyen burjuvazi, içeride komünist ve devrimcilere karşı, hiç bir zaman elinin altından bırakmadığı dinciliği öne çıkardı. Devrimciliğin karşısına siyasal islamı çıkardı, besledi, destekledi ve büyüttü. Anlı şanlı, kemalistler, “laik” burjuvalar, liberal aydınlar AFC’yi el üstünde tuttular. Türk egemen sınıfların işçi ve emekçiler üzerindeki “balyozu”, ABD emperyalizminin apoletli “boys”ları, kısa zamanda ülkenin tüm ilerici güçleri üzerinde terör estirdi. Ülkede bir avuç kalmış azınlıkları iyice sindirdi ve kovdu. Kürtlere karşı ise ırkçı politika ve uygulamalarını ayyuka çıkardılar.
AKP, işte böylesi bir emperyalist ve ulusal politikanın ürünü olarak ortaya çıktı. Ve AKP, hala burjuvazinin çok "demokratik seçimleri"ni kazanmaya devam ediyorsa,, ayakta kalıyorsa, devlete egemen hale gelmişse, bu Türk egemen sınıflarının ve emperyalistlerin isteği ve desteği ile olmuştur.
Sınıflar arası mücadele, salt, ezilen sınıflarla (işçiler, emekçiler) burjuvazi arasında olmuyor. Egemen sınıfların kendi aralarında, iktidarın nimetlerinden daha fazla yaralanmak, daha fazla sermayeye sahip olmak içinde yapılıyor. Ve bu mücadelede yeri geldiğinde oldukça sert geçebiliyor, birbirinden karşılıklı kelle alabiliyor. Buna ülke tarihi çok yakından tanıktır.
Bugün, AKP ve Erdoğan’dan “şikayetçi” olan burjuvazinin bir kesimi, şikayetlerinin tek nedeni; devletin nimetlerinin (emekçilerin sömürüsü), “eşitçe” paylaşılmadığını, daha doğrusu, AKP’nin temsil ettiği sermaye kesmine daha fazla peşkeş çekilmesindendir. Bunların, AKP’nin, toplumu, zorla, dinin kara örtüsü altına sokması, kadınları kara çarşafa kapatması, okulları bütünüyle imam hatiplere çevirmesinden fazlaca bir şikayetleri olmadığı açıktır. Önemli olan sermayenin karının artması, yani büyümesi ve bu büyümenin önündeki sınıf engellerinin, yani, işçilerin direnişlerinin kırılması ve yasaların bütünüyle kendi çıkarları doğrultusunda yapılmasıdır. Bunlarda, AKP burjuvazisinin “iman” gücüyle yerine getirilmektedir.
Bazı liberaller, “laik burjuvazi” diye bir kavram çıkardı. Bu, 1800’lü yılların ortalarında kaldı. Artık burjuvazinin “laik”liği, sermayenin büyümesiyle yakından ilgilidir. “Laik”lik, sermayenin büyümesine, burjuvazinin palazlanmasına hizmet ediyorsa, burjuvazi “laik” ve hatta Çin burjuvazisi gibi “komünist” dahi olurlar. Ama, “laik”lik, sermayenin çıkarlarına ters geliyorsa, en geri dinciliğe dahi sarılırlar. Dincilik, ya da günümüz islam şeriatçılığı (aynen Suudi Arabistan’da olduğu gibi) neoliberal politikaların önünde engel değil, tersine, onu yürütmenin bir arcı haline getirilmiştir. Başka türlü ayakta kalması söz konusu dahi olamaz.
AKP’nin dinciliği, şeriatçılığı ve siyasal islamcılığı ve Türk devletini siyasi islam kılıfına büründürülmesi, emperyalist neo liberal politikaların önünde engel değil, tersine bu politikaların en iyi (burjuvazinin çıkarlarına uygun) bir şekilde hayata geçirilmesidir. ABD, AB burjuvazisi boşuna AKP’yi desteklemedi. AKP, bunların eliyle büyüdü, palazlandı, işçi ve emekçiler üzerindeki faşist iktidarını pekiştirdi.
Türk burjuvazisi, AKP’nin siyasal islamcı politikasıyla, toplumu dizayn etmeye çalışıyor. Özellikle de işçi sınıfı ve emekçiler içinde biat külütürünü, yani, kayıtsız şartsız boyun eğme politikasını yerleştirmeye çalışıyorlar. AKP’de, bunu, toplumu kutplaştırarak yapıyor. Sunni, alevi kutuplaştırmasından diğer azınlıklara karşı dışlayıcı politikaları öne çıkarıyorlar. Böylece, sınıf mücadelesinin önüne geçmeyi ve onu en gerilere itmeyi hesaolıyorlar. Tabi, böylesine kutuplaştırıcı bir politika Erdoğan’ın iktidarda kalmasına da zemin hazırlıyor.
Faşist AKP iktidarı, siyasal islamı bir rejim haline getirmesi ve burjuvazinin bunu desteklemesi, Türkiye’nin, Avrupanın kıyısında yeni bir Pakistan olarak çıkma tehlikesini ciddi bir şekilde taşımaktadır. Türk egemen sınıfları, din savaşlarını kontrol edebileceğini umuyor olmalı ki, “kutuplaştırıcı politikayı” pek önemsememiş gözüküyor. Ancak, toplumsal gelişmeler her zaman kontrol altında olmaz, onu yaratnaları ya da körükleyenleride kendi kör bıçağı altına yatırabilir. Özellikle dinsel kutuplaşmanın başını çeken Erdoğan ve diğer AKP politikacılarının boğazında böyle bir kör bıçak duruyor. İD’i (İŞİD) desteklemek, onun bölgede varlığını pekiştirmesi için her türlü yardımı yapmanın, ülke içinde karşılığı olmaması düşünülemez. Çünkü, sunni dinciliğin geliştirilmesi, bunun en geniş bir şekilde devlet eliyle propagandasının yapılması, ülke içinde de İD’nin örgütlenmesinin koşullarının yaratılmasını beraberinde getiriyor.
Ancak, bu dinci kutuplaştırıcı politika, burjuvaziye uzun süre “yar” olmaz. Çünkü kitleler, özellikle de işçi sınıfı, uzun süre din lapasıyla daha fazla oyalanamaz. Ekonomik ve sosyal gerçekler her zaman öne çıkar ve kendi koşullarını ve içinde taşıdıkları çelişkileri sınıf mücadelesi arenası içine kaçınılmaz olarak sokar.
Türk egemen sınıfları arasında bir çelişme var. Bu doğru. Ancak, sanıldığının aksine, AKP karşıtı gibi gözüken sermaye grupları, Erdoğanın tüm politikalarına karşı değiller. Karşı oldukları yan, sömürüden daha az pay almaları, devlet olanaklarının kendilerine daha fazla cömertçe sunulmamasıdır. Son cumhurbaşkanlığı seçiminde bunu açıktan gösterdiler.
AKP-İD İşbirliği
Daha önceki yazımda belirttiğim için yeniden uzunca üzerinde durmayacağım. İD, emperyalist burjuvazinin ürünü olarak ortaya çıktı. Özellikle Suriye’nin kaosa sürüklenmesi ve parçalanmasıyla birlikte, İD’nin ortaya çıkarılması ve geliştirilmesi içinde zemin oluşturuldu. Özellikle Türk devletinin İD ile yakın bir işbirliği söz konusudur. Musul Konsolosluğunda bulunanların “rehin” alınmasıysa tamamen AKP-İD arasında danışıklı dövüş olarak gözükmektedir. AKP, ABD ve AB gibi emperyalist ülkelerin İD’e yönelik yaptırım ve saldırılarını önlemek için böyle bir yol seçildiği gözlemleniyor. Nitekim, ABD önderliğindeki AB’li emperyalistlerin İD’e yönelik hava saldırılarına çekince koyması ve gerekçe olarak da “rehinleri” göstermesi, bu olayın danışıklı-dövüş olduğunu gösteriyor.
AKP’nin dış politikasında tek dayanağı İD kaldı. Onunda ortadan kalkması, bütün politikalarının geri tepmesi olacaktır. Ayrıca, yukarıda da belirttiğim gibi ülke içinde de İD’nin örgütlenmesi söz konusudur. İçerde bombaların patlaması, AKP’nin sonunu getirebilir.
Burada bir gelişmeyi daha vurgulamak gerekiyor. ABD önderliğindeki batılı güçlerin İD’e (Irak ve Suriye içlerine) hava saldırısı kararı almalarının arka planında Rusya-Ukrayna sorunu olduğu görmek gerekiyor. Rusya’nın, Ukrayna’nın doğusundaki faaliyetleri ve bundan geri adım atmamasına karşılık, “İD terörüne karşı savaş” gerekçesi adı altında Suriye’de Esad rejminede açıktan saldırma olanağı verdi. Bir başka söylemle, Ukrayna’ya karşı Suriye’de esad rejminin bütünüyle ortadan kaldırılması resti.
Kısacası, emperyalistler arasındaki dalaş, enerji yataklarının kontrolü, pazar paylaşımı ve egemenlik alanlarını genişletme mücadelesi, emperyalist savaş tamtamlarının sesini de yükseltmişe benziyor. ABD ve AB’nin politikasına destek vermeyen ya da bölgesel çıkarlarına zarar verebilecek bir AKP ve Erdoğan iktidarda kalamaz. Bu nedenlede AKP ve onun başı Erdoğan, ABD ve AB’ye gereksinimi vardır ve onların çıkarlarına karşı duracak ne ekonomik ne de siyasal bir durmu söz konusu değildir.
CHP Muhalefetçiliği, AKP’yi Ayakta Tutma Politikasıdır
Türk egemen sınıfların muhalif kanatları, AKP’nin kendilerini kısmen dışlayıcı politikaları dışında diğer politikalarına destek veriyorlar. CHP’de toplumu yeniden dizayn etme politikalarına destek vermiştir. Muhalifliği, kiiteleri sessizliğe davet etmenin ve pasifize etmenin ötesine geçmemiştir. Çünkü, Türk egemen sınıfların muhalif kanadı böyle istiyor. Son Cumhurbaşkanlığı seçiminde de kitleleri sağcılaştırma ve "sermaye düzenin bekası" politikalarını daha net ortaya koymuşlardır.
CHP’nin, düzen partisi olduğu ve egemen sınıfların bir kanadının temsilciliğini yaptığı açıktır. CHP’nin sınıfsal niteliğini belirsizleştirmeye çalışan ve onu ezilen sınıflardan (halktan) yana göstermek isteyen bazı küçük burjuva kesimler mevcut. Bunların görmek istemediği ya da kabullenemedikleri CHP’nin düzenin, yani sermayenin koruyucusu bir parti olduğudur. Bu nedenle de, kitlelere CHP’yi “ilerici” bir parti olarak göstermeye çalışıyorlar ve kitleleri böylesi bir gerici partinin peşine takmak istiyorlar. Çünkü bu küçük burjuva kesimlerin kendi politikaları da düzenin revize edilmesinin ötesine geçememektedir.
Burjuvazinin tüm kanatları, Erdoğan’ın seçilmesi için her türlü olanağı sundular. Bu nedenle de CHP-MHP’e ye seçilmeyecek bir kişiyi aday gösterttiler. Bu aynı zamanda, burjuvazinin, ülkeyi daha da gerici bir ortamın içine, özellikle de siyasal islam gericilği içine çekilmesine açıktan verilen bir destekti.
AKP’yi bir zaman destekleyen liberal aydınların bir kesimi, gelinen aşamada, kendilerini “ihanete uğramış” olarak görmeleri, onların ideolojik duruşlarıyla ilgilidir. Onlar, her zaman, burjuvazinin iki kliği arasında yer almışlardır. Birinden birine top gibi ortada yuvarlanıp durmuşlardır. Ama, tek koktukları işçi sınıfının sınıf mücadelesi ve sosyalizm olmuştur. Burjuvazinin işçi ve emekçilere karşı mücadelesini ise doğal bir hak olarak kabullenmişlerdir.
Emperyalistler ve Türk egemen sınıfların bir kanadı, Erdoğan ve AKP’yi, ekonomiye zarar vererek yıkmak istemediler. Seçimlerle yıkılmasını ya da en azından hizaya getirlmesi politikasını yürüttüler. Piyasaya çıkarılan telefon konuşmaları (tapeler), Erdoğan önderliğindeki AKP’yi yıpratmak ve uzlaşmaya zorlamaktı. Özellikle emperyalist burjuvazi AKP ve Erdoğan’ı açıktan yıkma savaşına katılmadı. Sıcak parayı (sermaye) çekme (2001 Şubat Krizi’nde olduğu) gibi bir yönelime girmediler. Çünkü %70’i emperyalist sermayeninin elinde olan borsanın düşmesi, emperyalist sermayenin zararınaydı ve daha 2008 krizi atlatamamış ve yeni bir kriz kapının eşiğine gelip dayanmışken (en azından durgunluk), Türk ekonomisinin zayıflatılması ya da açıktan krize sokulması, emperyalist burjuvazi ve Türk burjuvazisinin (muhaliflerde dahil) zararınaydı ve böyle bir yönelime girmeye karşı çıktılar.
Ayrıca Erdoğan’ın yıkılması, kayıt dışı para (sermaye) akışını ve bundan çıkarları olanları (ki, bu uluslararası sermaye ve özellikle de Arap petrol krallıkları)[1] da büyük zarara uğratacaktır. Bu nedenle, Erdoğan önderliğindeki AKP uluslararası sermaye tarafından açıktan desteklenmiştir. Erdoğan kayıt dışı paralarla ayakta duruyor dense yeridir. Üstelik Erdoğanın cumhurbaşkanı seçilmesiyle sıcak para akışı artmış. Bu da, uluslararası sermayenin, Erdoğan ile olan ilişkisini ve ona güvenini ortaya koyan bir veridir.
Emperyalist burjuvazinin AKP ve Erdoğan’dan rahatsız oldukları yanlar var. Özellikle “dış politika” ve içeride anti-semitiz (ya da anti-İsrail) politikanın yürütülmesidir. Oysa, el altında İsrail ile ekonomik ilişkiler yürütüldü. AKP döneminde İsrail ile Türk devletinin ticareti %170 arttı. Örneğin, 2005 yılında 1.5 milyar dolar olan ikili ticaret, 2011 yılında 4 milyara yükselirken, 2014 yılı tahminleri ise 5 milyarı geçeceğidir.[[2] Bu veriler, AKP’nin “anti-İsrail” propagandasının esas nedeninin kitleleri aldatmaya yönelik olduğunun göstergesidir.
Erdoğan ve önderliğindeki AKP’nin yıkılmaması için yoğun çaba harcaması, kendi yasalarını dahi kuşa çevirmesi, hukuk tanımaması, burjuvazinin kendi yasa ve kanunlarını kendine göre "yormlaması" ve uygulaması ve istediği gibi hareket etmesinin arkasındaki güç, yerli ve uluslararası sermaye çevrelerinin açıktan desteğini almasındandır.
Sermaye Cenneti Türkiye
AKP, “Bugünün alçaklıklarını dünü alçaklıklarıyla maruz göstermek”(Marx[3] politikası izliyor. Kitlelerin en geri duygularına hitap ediyor. Dine, dinsel ve mezhepsel farklılıklara sarılıyor ve bunları birbirine karşı kışkırtıyor. TC’nin kuruluşundan beri sürdürülen ırkçı politikalar nedeniyle ülkede kalmayan azınlıklara ve Kürtlere yönelik ırkçı-faşist politikaların sürdürülerek, kitleler içinde ırkçılık ve şovenizm geliştiriliyor. Ve bunlar, bir taraftan AKP’nin iktidarda kalması için araç olarak kullanılırken, bir yandan ise işçi ve emekçiler arasındaki sınıfsal daynışma, örgütlenme ve sınıfsal hareket etmenin yolu tıkanmaya çalışılıyor.
Kendinden önce yürütülen “alçakça politikalar”ı kulanarak, kendini “madur” gösterirken, yine dünün (kendinden önceki burjuva iktidarların) alçaklıklarına sarılıyor. 12 Eylül’e karşı çıkar gibi yapıp, 12 Eylül yasalarını aratacak denli faşist yasa ve uygulamalarla kitlelerin karşısına çıkıyor.
AKP ve Erdoğan, yerli ve uluslararası sermaye için bir cennet yaratı. Son 8 ayda 1270 işçi “iş kazası” adı altında öldürüldü. Sadece Soma’da aynı anda 301 maden işçisi diri diri madene gömüldü. Son 14 yılda 13 bini aşkın işçi iş kazasından öldü. Bunlar resmi olarak açıklanan rakamlar. Ama bir de açıklanmayan, kayıt altına alınmayanlar var. Diğer yanda, sigortasız, kayıt dışı çalışma, kölelik ücretiyle çalıştırılma ve taşeronlaştırılma ise, ülkenin, sermaye açısından tam bir cenete, işçiler açısından ise cehenneme çevrildği bir yer haline getirilmiştir. Cennetin olduğu yerde cehennemin olmaması düşünülemez. Her şey kendi karşıtıyla vardır.
Bir ülkede iş kazalarının fazlalığı, o ülkede sermayenin hoyartça hareket etmesinden ve işçileri kölece (tüm sağlık ve güvenlik tedbirlerinden yoksun ve aşırı kar için) çalıştırmasından kaynaklıdır.
AKP’nin 12 yıllık iktidarı sürecinde bir çok “torba yasası” çıkarıldı. Ve bu yasaların hiç birinde işçilerin lehine bir madde yoktu. Son (10 eylül 2014’de mecliste kabul edilen) torba yasası da aynı niteliğe sahiptir.
OECD’nin[[4] 2014 verilerine göre, dünyada, gelir dağılımı sıralamasında Şili ve Meksika’nın ardından Türkiye 3. sırada yer alıyor.
Devletin resmi istatistik kurumu TUİK’in bir yıl önceki (Eylül 2013) açıklamasına göre, nüfusun en alt ve en üst % 20’lik dilimi arasındaki gelir farkı 8 kat artmış. Yani, en üst %20’lik dilim en alttakininin aldığı toplam gelirden 8 kat fazlasına el koyuyormuş. TÜİK bunu böyle açıkladığına göre, artık saklanamaz bir durum olmasından kaynaklıdır.
Bir avuç burjuvazinin cenneti, milyonlara ise cehennem olmaya devam ediyor. Bu iki zıt sosyal yaşam ve toplam gelirden alınan pay arasındaki eşitsizlik ve bundan kaynaklı çelişki, AKP ve Erdoğan’ı en çok köşeye sıkıştıracak olgulardan birisi olarak durmaktadır. Ne var ki, burjuvaziyi köşeye sıkıştıracak olan işçi sınıfıdır. Bütün baskılara karşın grevlerin sürmesi, yer yer direnişlerin olması, toplumsal protestoların varlığı, AKP ve arkasındaki sermaye çevresini köşeye sıkıştıracak olgular olarak gözükmektedir.
AKP iktidarı büyük baskı ve hukuksuzluklarla iktidarda durabilmektedir. Ancak, ona karşı işçi sınıfı örgütlülüğü, devrimci demokrat muhalefetin varlığı ve daha geçen yıl GEZİ gibi bir toplumsal kalkışmayı yaşamış bir ülkede, burjuvaziye fazla rahat yüzü gösterilmeyeceği de bir gerçektir. 12.09.2014
Yusuf Köse
Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.
http://yusuf-kose.blogspot.com/
Son Haberler
Sayfalar
Ermeni tarihi ve ittihat terakki dönemi
Türk'ler 11.Yüzyıl'dan itibaren,Anadolu'ya gelmeye başladılar.Doğu,Güney ve Orta Anadolu'da etkin çoğunluğu oluşturan topluluklar Ermeni'lerden oluşmaktaydı.Toros'larda ''Klikya Ermeni Devleti'' vardı.Batı'da Roma vatandaşı Rum'lar,Güney'de,Süryani'ler,Karadeniz'de Pontus krallığı ile Hristiyan Laziki'ler vardı.Osmanlı'nın kuruluş dönemlerinde ,Türk'lerin ve diğer müslümanunsurların,Anadolu halklarının yanında ancak on'da birini oluşturuyordu.Türk'ler zamanla zor yoluyla savaşarak Anadolu'ya zorla yerleştiler.Hristiyanlığı ilk kabul eden topluluk olan Ermeni'ler,Türk'lerin-Osmanlı'ların isl
İran; Kürdistan için büyük tehlikedir!...-Dursun Ali Küçük
Bölgede en başta Kürdistanın kuruluşunu engellemek istemektedir:
1915 – 2015
24 Nisan 1915 Mazlum bir ulusun soykırıma uğratılma tarihidir.
24 Nisan, uygarlığın ,kültürün maddi ve manevi zenginliklerin toprak altına gömülmesi, küller içinde kaybedilmesi,hafızalardan silinip unutturulmak istenmesinin acı tarihidir.Anadolu mozaiğinin önemli ve renkli dokusu bu tarihsel kesitte silinmek ve unutturulmak istenmiştir.Bir uygarlık ile bir kültür 3000 yıldır Anadolu topraklarından vahşice yokedilmştir.
Birinci Dünya Savaşı Sırasında Ermenilerin Kıyımı – Raymond Kévorkian
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Türk milletine dayalı bir ulus devlet inşası projesi, Türk olmayan unsurların dışarıda bırakılması fikrini zımnen öngörüyordu. Toprak kayıpları, özellikle Balkan Savaşlarında (1912-1913) alınan aşağılayıcı mağlubiyet, Jön Türk merkez-i umumisinin üyelerinin radikalleşmesine yol açtı ve kamuoyu nazarında Birinci Dünya Savaşı sırasında Rum ve Ermenilerin “cezalandırılmasını” mümkün kılan bir şeytanlaştırma sürecini hazırladı.
Radikalleşme Süreci ve Kararın Alınması
Marx’tan Mao’ya Marksist Düşünce Diyalektiği
Bu kitap, polemiksel bir üslupla, esas olarak düşüncenin diyalektiğini ele almaktadır. Bu bağlamda, proletaryanın sınıf mücadelesinde teorinin maddi bir güç halini alması ve maddenin düşünceye, düşüncenin ise maddeye dünüşmesi nesnel gerçekliği tartışmasını devam ettirmektedir.
Düşüncenin nereden geldiği, ne olduğu ve maddeyle ilişkisinin nasıl olduğu gibi sorular, ilk filozoflardan bu yana tartışılan ve üzerinde düşünce üretilen bir konudur. Ozellikle
TKP/ML: Newroz, ateşten zırhı kuşananlara selamdır!
Binlerce yıl evvel Demirci Kawa'nın yaktığı, baharın müjdecisi isyan ateşi; bugün Rojava'da ve özelde de Kobanê'den yanmaya devam ediyor. Newroz ateşinin sıcaklığında başta Kürt halkı olmak üzere bu coğrafyanın ezilen kadim milliyetleri ve azınlıkları ile bu ateşi harlamanın, bu ateşte yanmanın zamanıdır.
BİZ SÜRGÜNLER "MAĞDUR"DEĞİLİZ.
Faşizme, faşist diktatörlüğe karşı verdiğimiz özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık mücadelesinde biz haklı, doğru ve onurlu bir mücadele yürüttük. 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğü de bu mücadelemizin bir parçasıydı. Neticede güçler dengesi ve bazı yanlış stratejik ve taktik hatalarımız bizlerin yenilgisine sebep oldu. Aradan geçen 35 yıllık uzun bir zaman dilimi dahi, hala 12 Eylül faşizminin kanlı- katliam, işkence ve zulüm izlerini üstümüzden silip atamadı.
Armin T. Wegner’in yazılarında 1. Büyük Savaş:Sait Çetinoğlu
“Hastanenin kapısında Ermeni papazın siyah sakalı beliriyor. Öğleye doğru ölmüş olan bir Ermeni askerin cenazesini almak için gizlice geliyor. Hamallar sırtlarında çarşafa sarılmış sallanan cesetle karanlıkta sessizce kayboluyorlar.”
Duygusal tepki! İsmail Cem Özkan
Sol, 12 Eylül yenilgisinden sonra kendisini izleyici konumda, olayların arkasından sadece yorum yapar halde buldu. Bu yorumcu konumuna o kadar alıştı ki, Marks’ın 11. Tez’i sadece geçmişte söylenmiş güzel bir söz olarak algılanır oldu. Zaman zaman o söz kullanılsa da, nasıl olsa devrimcileri değil, felsefecileri ilgilendiriyor algısı bilinç altına işlenmiş olduğunu düşünüyorum. Bu ihtiyaç yok algısı sanırım solun kılcal damarlarına kadar işledi!
Tarihi Çanakkale Yalanları:KADİR AKIN
Çanakkale Savaşlarının bu kadar aktüel hale gelmesi, Tayyip Erdoğan’ın 100’e yakın devlet başkanı, başbakan ya da ülke temsilcisini bundan bir süre önce, 24 Nisan’da Çanakkale’de yapılacak törenlere davet etmesi ile başladı. Üzerinde türlü rivayetler sürdürülse de aslında Çanakkale Savaşı, I. Dünya Savaşı çerçevesinde İtilaf Güçlerinin, içinde Osmanlı’nın da olduğu İttifak Güçlerine saldırısının adıdır.
"Türkiyelileşme" üzerinde dolaşan kirli eller! Sefa Ünal
28 Şubat 2015’de HDP heyeti ile Hükümetin ayrı ayrı metinleri ortak kürsüde açıklaması, Kürt meselesinin barış ve uzlaşma ile yol almasında önemli bir eşiğin aşıldığı iddiasına neden oldu. Bu açıklamanın muhtevasını egemen sınıflar ve onun medyası “silah bırakmada” tarihi adım olarak doldururken, Kürt hareketi silah bırakmanın müzakerenin gerçekleşmesi ve ilerletilmesine bağlandığı şeklinde doldurmaktadır. Şimdiden bu bakış açısı farkının uzun soluklu bir tartışmaya zemin sunduğu görülmektedir. Yapılan açıklamada silah bırakma eksenli PKK’nin kongresini toplama çağrısı söz konusu.