Cumartesi Eylül 12, 2026

SENTEZ | 40 Yıl Süren Afganistan İşgali, Taliban’ın Ülkeyi Ele Geçirmesi Ve Olasılıklar Üzerine…(1/2)

Taliban’ın Afganistan’ın büyük bölümünde iktidarı ele geçirmesini konu edinen bu makalenin birinci bölümünde, ülkenin tarihsel sürecine uğradığı işgaller bakımından bir değerlendirme ikinci bölümünde ise Taliban’ı doğuran zemin ve Afganistan’ın güncel durumuna ilişkin bir perspektif sunuluyor.

 

15 Ağustos 2021 tarihinde Taliban’ın ülkeyi ele geçirmesiyle Afganistan bir kez daha tüm dünyanın gündemine girdi. Günlerdir ülke üzerine yapılan tartışma programları, köşe yazıları ve makaleler, bu ülkenin neden bu kadar önemli olduğu sorusunun üzerinde duruyordu.

Afganistan’ın İngiliz sömürgeciliğinden bu yana emperyalistlerin işgal ve saldırılarının hedefinde olmasında stratejik konumu belirleyicidir. Bunun yanında yerüstü ve yeraltı kaynaklarının zenginliği her zaman emperyalistlerin iştahını kabartmıştır.

Afganistan; Batı Asya, Ortadoğu, Orta Asya ile Basra Körfezi ve Hint Okyanusu arasında bir geçit özelliğine sahip olmasının yanında 1 trilyon değerindeki yer altı madenleri; bakır, demir, altın, doğalgaz, lityum, kromit, çinko, kurşun, kükürt, mermer üretimi ve nadir bir toprağa sahip olması açısından da tüm işgalci güçlerin iştahını kabartmaktadır.

Afganistan, bu makalemizi kat be kat aşan yüzyıllara dayanan bir tarihe sahiptir. Ancak Afganistan’ı tanımak açısından kısa bir tarih hatırlatması yapmak bu ülkeyi tanımak açısından önemlidir.

Afganistan coğrafyasında insan yaşamının 9 bin yıl önce başladığı varsayılmaktadır. İnsanlığın belli bir döneminden sonra M.Ö. 3. bin yılda Oxus ve Helmend uygarlıkları kuruldu. Demir çağının yükselişi olarak tarihe geçen dönemde M.Ö. 6. yüzyılda ise Pers Ahameniş İmparatorluğu’na ev sahipliği yaptı.

M.Ö. 4. yüzyılda Büyük İskender bölgeyi ele geçirdi. Grek-Baktriya Krallığı, Helenistik uygarlığı dünyanın bu bölgesine uzun süre hakim oldu.

Maurya İmparatorluğu’nun bölgeyi ele geçirmesiyle Budizm ve Hinduizm inancı hakim oldu. İslam bu coğrafyaya 7. yüzyılda geldiyse de Müslümanlığın esas hakimiyeti, Sasanilerin elindeki Herat ve Zerenci’nin işgal edilmesiyle 9. ve 12. yüzyılda oldu. Afganistan tarihinin başlangıcı 1709 Hotaki Hanedanı’nın kurucusu Mirüveys’in “bağımsızlık ilan etmesi” olarak kabul edilir. Bu tarihten sonra çeşitli imparatorlukların denetimine giren coğrafyada, Peştunlar, Becullar, Tacikler, Özbekler, Hazaralar, Türkmenler ve daha irili ufaklı birçok ulus ve azınlık yaşamış ve günümüze kadar gelmiştir.

Afganistan’ı 1747 yılında Ahmet Şah Dürrani’nin Peştun kabilelerini birleştirerek kurulduğu genel bir kabuldür. Ahmet Şah Dürrani, Kandehar’ı başkent ilan ederek Dürrani İmparatorluğu’nu kurdu. 1776’da ise bugünkü Kabil’i başkent ilan etti.

Afganistan’da hakim ulus Peştunlardır. Nüfus bakımından irili ufaklı birçok ulus ve azınlık bulunmaktadır. Peştuca ve Darice resmi dil olarak kabul edilmektedir. Bu iki dilin yanında 20’ye yakın dil diğer azınlıklar tarafından kullanılmaktadır.

Afganistan 1800’lü yıllardan itibaren sömürgecilerin işgaline maruz kaldı. İngilizler bu tarihte Afganistan’ı sömürgeleştirmek istedi. Afganistan halkı, feodaller ve ticaret burjuvazisi önderliğinde İngiliz sömürgeciliğine karşı üç kez silaha sarıldı. 1842 yılında Afganistan’ı işgal ederek Hindistan yolunu açmak için işgale kalkıştı. Buna karşı Afgan halkı, İngilizlere karşı büyük bir direnişe geçerek işgalcileri püskürttü. İngilizler, 1878 yılında bir kez daha ülkeyi işgal etmeye kalktığında daha büyük bir direnişle karşılaştılar.

Bugünkü Afganistan sınırları da o tarihte “Durand hattı” adıyla belirlenmiş oldu. Afganistan 1919’da üçüncü kez silaha sarılarak “bağımsızlığını” kazandı. 20. yüzyılın başında bağımsızlığını ilan etmekle birlikte ülke gerçek ve demokratik bir yönetime kavuşmaktan uzak bir şekilde monarşiyle yönetilmeye başlandı.

Afganistan’da ağır ve hafif sanayi yok denecek kadar azdır. Yarı-feodalizmin hakim olduğu ülkede temel gelir kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Alt yapının zayıf olduğu ülkede, sağlık ve eğitim yeterli olmadığı için halk bunlardan mahrum bir şekilde yaşamını sürdürmektedir.

Afganistan, Rus Sosyal Emperyalizmi’nin işgaliyle birlikte daha da geri bir duruma düştü. ABD’nin Afganistan “mücahitlerini” desteklemeye başlamasından bu yana ise ülkenin “geçim kaynağı” uyuşturucu üretimi oldu.

Rus Sosyal Emperyalistlerinin İşgali

Afganistan tarihi incelendiğinde, burjuvazinin çeşitli klikleri arasında uzun yıllara dayanan bir iktidar kavgasının olduğu görülecektir. Seçimle gelip seçimle gitme yerine daha çok darbe ve suikastların yaşandığı bir tarih görüyoruz. 1919’da iktidara gelen Emanullah Han’ın hakimiyeti ancak 1929’a kadar sürdü. 1929’da iktidardan alaşağı edilen Emanullah Han’ın yerine geçen Muhammed Nadir Şah’ın ömrü de ancak 4 yıl sürmüştü.

1933 yılında bir suikastla öldürülen Muhammed Nadir Şah’ın yerine geçen Muhammed Zahir Şah, iktidarda kalan en uzun süreli lider olmuştur. 1973 yılına kadar iktidar da kalan Muhammed Zadir Şah’ında 1973 yılında Muhammed Davut Han tarafından bir darbeyle iktidarına son verildi. Muhammed Davut Han, monarşiye son verip cumhuriyet ilan eden lider olarak da tarihe geçti.

Muhammed Davut Han, 1978’e kadar iktidarda kalmış ve yüzünü Batılı emperyalistlere çevirerek onlardan umut beklemiştir. Bu umut fazla uzun sürmemiş ve 1978’de Rus Sosyal Emperyalizmi (RSE)’nin Afganistan’daki uşakları olan Nur Muhammed Teraki, Babrak Karmal ve Hafızullah Amin tarafından bir darbeyle iktidardan indirilmiştir.

Darbeyle indirilen Muhammed Davut Han, ailesiyle birlikte öldürülmüş ve bu tarihten sonra RSE Afganistan’da hakim bir güç olmuştur. Yarı-feodal, yarı-sömürge olarak RSE’nin denetimine giren Afganistan’da süren 40 yıllık savaş böyle başlamıştır.

Kendilerine “sosyalist” diyen bu iktidar, Afganistan Demokratik Cumhuriyeti’ni ilan ettiğini tüm dünyaya duyurmuştur. Devlet başkanlığına getirilen Nur Muhammed Teraki, aynı zamanda başbakanlık ve Devrim Konseyi Başkanlığı’na ve Afganistan Demokratik Halk Partisi Genel Sekreterliği’ne getirildi. Kurulan hükümette Babrak Karmal Başbakan Yardımcısı, Hafızzullah Amin ise Dışişleri Bakanlığını üslenerek, Perçem Cephesi’nde yer alan tüm güçlere iktidar paylaşılmış oldu.

Ancak bir süre sonra bu cephe içinde yer alan güçler aralarındaki iktidar kavgası, sürgün ve tasfiyelere dönüştü. İktidarda daha güçlü olan Nur Muhammed Teraki, kendisine rakip birçok politikacıyı sürgüne gönderse de bunda fazla başarılı olmamış ve onun sonu da kendisinden öncekiler gibi olmuştur.

1979’da Hafızzullah Amin devlet başkanı olduktan sonra Nur Muhammed Teraki ile iktidar kavgası da iyice su yüzüne çıkmış ve Teraki’nin RSE ile yaptığı Dostluk ve İşbirliği Anlaşması’ndan sonra Hafızullah Amin, Terakki’nin Afganistan’ın “sosyalist bir ülke” olmamasına “sıcak” bakmadığını ileri sürerek tasfiye etmiştir. Ne var ki, bu hamle Amin’i kurtaramamış ve idam edilmiştir.

Hafızzullah Amin, Teraki’yi idam etmesinden sonra RSE’ye bağlılığını bildirmesine rağmen, Afganistan, Aralık 1979’da L. Brejnev’in emriyle işgal edilmiştir. RSE, işgalden hemen sonra iktidardaki Hafızzullah Amin’i devirip öldürdükten sonra Çekoslavakya’dan getirtilen Babrak Karmal başbakanlığa atandı. 28 Aralık 1979’da Kabil Radyosu’nu işgal eden KGB ajanları yaptıkları açıklamada: “Amin’in kanlı iktidarı, Amerikan emperyalizminin ajanlarından oluşan çete devrildi. Amin, suçunu itiraf ederek emperyalizmle işbirliğini yaptığını açıkladı” demişlerdir. Aynı anda sosyal-emperyalistler büyük bir yüzsüzlükle Afganistan”a, “Afgan hükümetinin çağrısıyla girdiklerini açıkladılar.” (Aktaran Partizan, sayı 11, 1979)

İşgalle birlikte Afgan halkı, pasif ve aktif (silahlı) olmak üzere direnişe geçti. Silahlı güçlerin kırsal alana çekilerek kırdan RSE’ye karşı başlatılan direniş kısa sürede kitlesel bir hal aldı. İşgal karşısında irili ufaklı onlarca örgüt savaştı. Savaşan her örgüt, hakim olduğu bölgede kendi iktidarını kurdu. Kendilerine has bayrakları altında halkı örgütleyerek savaştırdı. Bu örgülerin bazıları süreç içinde geriledi, bazıları da tasfiye oldu.

Hakim güç olarak İslami örgütler güçlenerek öne çıktılar. Kendilerine “Afgan Mücahitleri” diyen bu örgütlerden “Hezb-i İslami Afgani” (Afganistan İslam Partisi) en güçlü olanıydı. Örgütte yer alan milli ticaret burjuvazisi, küçük toprak ağaları, molla ve şeyhlerin önderliğinde savaş yürütüldü.

Bu örgütün yanında; Afganistan’ın orta bölgesinde yaşayan Şii mezhebinden Hazaralar, milli burjuvazinin temsilcisi olarak Sitam-ı Milli örgütü, küçük burjuva Gulohi Inkılabi örgütünün yanında direnişin en ileri ve bilimsel savaş örgütü olarak Afganistan Komünist Partisi/Marksist-Leninist (İnşa Örgütü) yer aldı.

Proletarya önderliğinde gelişmeyen her ulusal hareketin emperyalizmle uzlaşma ve yedeğine girme tehlikesi her zaman vardır. Afganistan örneğinde olduğu gibi “mücahitler” zamanla farklı örgütler olarak (Taliban vb.) ortaya çıkarak ABD’nin güdümüne girmiş, süreç içinde aralarında çıkan çelişkiler sonucu aralarına “bir mesafe” koysalar da 15 Ağustos tarihinden bu yana Taliban”ın kendisine yeni bir emperyalist güç araması bu tespitimizi bir kez daha doğrulamıştır.

Nitekim Partizan, 1979 yılında yayınladığı bir broşürde şöyle demektedir: “Afganistan’daki büyük direniş örgütlerinin İslam ideolojisinden ya tamamıyla ya da önemli ölçüde etkilenmeleri, ABD ve onun yandaşı emperyalistlerin hareketi daha kolaylıkla satın almalarını; onların uşağı feodallerin ve kompradorların önderliği daha kolaylıkla ele geçirebilmelerini sağlayacak bir durumdur. Ayrıca İslam ideolojisinin ezici etkinliği, mevcut milli burjuva örgütlerinin anti-feodal ve anti-faşist yanlarının çok zayıf olduğuna da işaret etmektedir.” (Partizan, Sayı 11, s. 68)

Devamla:“Afganistan’da Rus sosyal-emperyalizminin  işgaline ve onun bir avuç uşağına karşı gelişen silahlı mücadelenin önderliğinin kesin olarak hangi sınıfın elinde olduğunun henüz açık bir sorun olduğunu; fakat kapitalist emperyalistlerin ve onların uşakları olan kliklerin, İslami ideolojisinin yaygınlığı, doların, şantajın ve emperyalist oyunların gücü ve komünist bir önderliğin yokluğu ortamında şu anda genel bir yönlendirme sağladıklarını veya o yönde gelişmekte olduklarını söyleyebiliriz.” (age, s. 68)

RSE’nin Afganistan’ı işgal etmesinden sonra ülkemizde iki farklı tavra kısaca değinmek de fayda vardır. Afganistan işgaline tek doğru çözümleme getiren ve tavır takınan Kaypakkaya geleneği olmuştur. Buna karşılık TKP, TİP, TSİP işgali açıktan savunarak alkışlamışlardır. Bunu bir devrim olarak ezilen mazlum halklara yutturmaya çalışanlar, Rusya’nın dağılmasıyla kendileri de tuz buz oldular.

Büyük Kayıplar…

1979’da başlayan ve 1989’da Rusya’nın Afganistan’dan çekildiği tarihe kadar Rusya’nın işgal savaşında 20 bin askerini kaybettiği resmi kayıtlarda yer almaktadır. Ayrıca işgal süresince 85 milyar dolar askeri harcama yaptığı da tahmin edilmektedir. İşgalle birlikte 2 milyon Afgan’ın ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı bilinmektedir.

RSE’ye karşı başlayan direnişi ABD kendi çıkarları için destekledi. Direniş karşısında Babrak Karmal ancak 7 yıl iktidarda kaldı ve 1986’da ülkeyi terk ederek Rusya’ya kaçtı. RSE’nin işgal ettiği Afganistan’da, direniş karşısında başarılı olamaması ve ağır kayıplar vermesi Gorbaçov’un “yeniden yapılanma” politikasının da sonucu olarak 1989’da işgale son verildi.

Partizan 15 Şubat 1989’da RSE’nin Afganistan’dan çekilmesini ele aldığı bir makalesinde bugüne de ışık tutmuştur; “Bunun (ulusal) proleter bir hareket olmadığı ta başından açıktır. Böyle burjuva nitelikli hareketi desteklemek burjuvazinin kuyruğuna takılmak anlamına mı gelir? Biz buna hayır diyoruz. Burada desteklenen emperyalizm koşullarında kendi ulusal pazarlarını korumaya çalışan ve ulusal burjuvazinin emperyalist tahakküme karşı verdiği mücadelenin demokratik muhtevasıdır. Onun kendi iradesi dışında da olsa somut o tarihte kesitte vurduğu darbedir. (…) Bugün Afganistan direnişine hala birçok aydın kuşkuyla bakmakta, hatta bu entarili, sarıklı, namazlı direnişi gericilikle suçlayabilmektedir. Bu ruh, İslam ülkelerinde, emperyalizme, sosyal emperyalizme karşı mücadele bayrağını kaldıran, orta sınıfların, küçük toprak ağaları ve aşiret reislerinin, esnafların, milli burjuvazinin önderliğinde…” (Yeni Demokrasi, Mart 1989, sayı: 19, s. 12-13)

Afganistan’da Rus işgaline karşı direniş bir başkaldırı olarak doğmuş ve proleter hareket bu hareketin demokratik yönünü desteklemiştir. Ancak ne var ki, süreç içinde direnişin proleter önderlikten yoksun olması beraberinde hareketin başta ABD emperyalistleri olmak üzere başka gerici güçlerin etkisine girmesine neden olmuştur.

El-Kaide’nin ve Taliban’ın Ortaya Çıkışı: ABD İşgali…

RSE 1979’da Afganistan’ı işgal etti. Direnişe karşı ilk başkaldırı kendilerine “Afgan Mücahitleri” diyen İslamcılar tarafından başlatıldı. Mücahitler kısa sürede bir güç haline gelerek RSE’ye karşı halkı örgütlediler. Halk, işgale karşı mücahitleri destekledi. Mücahitler ise çok geçmeden ABD’nin güdümüne girdi.

ABD’nin “Siklon Operasyonu” adını verdiği bu destek, Usame Bin Ladin’in öldürülmesine kadar devam etti. CIA’in para ve lojistik destek verdiği mücahitler, Pakistan’da eğitilip RSE’ye karşı savaştırıldı.

Afganistan’daki savaşa dünyanın birçok yerinden gönüllü İslamcılar gelip mücahitlere destek verdi. 1984’te Arap mücahitler arasında yer alan Abdullah Azam ve Usame Bin Ladin, kurulan “Hizmetler Bürosu” eliyle Afganistan’a “savaşçı ve para yardımı” yapmaya başladı. Usame Bin Ladin ile Afgan mücahitleri arasında başlayan çelişki giderek su yüzüne çıkmaya başladı. Bunun üzerine Usame Bin Ladin 1986’da Afganistan’da “Aslan Yuvası” adını verdiği askeri kamplar açmaya başladı. Bu tarih aynı zamanda El-Kaide örgütünün kuruluşuna giden yolun da başlangıcı oldu.

El-Kaide’nin kelime anlamı “Kuruluş”tur. Örgüt, 1988’de Usame bin Ladin liderliğinde kuruldu. Afganistan’da RSE’ye karşı yürüttüğü savaşta ABD’den önemli bir destek gördü. 1990’lara gelindiğinde uluslararası bir örgüt haline geldi, birçok ülkede El-Kaide’ye bağlı bölgesel El-Kaide örgütleri kuruldu. Dünyanın birçok yerinde intihar eylemleri gerçekleştirerek İslam’a karşı olan “kafir ülkelere” cihat başlattı.

Örgütün yaptığı söylenen en büyük eylem, 11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kuleler’e ve ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’a yönelik saldırıdır. Kaçırılan uçaklarla gerçekleştirilen saldırıda yüzlerce insan hayatını kaybetti. ABD, saldırıdan El-Kaide’yi sorumlu tuttu ve örgüte küresel çapta “savaş açtığını” ilan etti ve de bu saldırıyı büyük bir fırsata çevirdi.

Kaybettiği prestijini yeniden kazanmak, istediği yeri işgal etmek için tüm emperyalistlere açık bir çağrı yaparak “ya bizden yanasınız ya da karşı taraftasınız” diyerek dizginsiz saldırılarına zemin hazırladı.

(Devam edecek)

9405

Comment form

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

BAŞKALDIRININ -ÖN- DEĞERLENDİRİLMESİ[*]

“Ve bizim bir haziranımız

Bir yıl kadar yetecektir dünyaya

Çünkü yoğun ve ateşle yaşanmış

Çünkü ellerimiz, başımız ve kanımız

Hayasız pençelerini kokuyla gizleyen

Bir olgu olmayacaktır sana

Ölülerimiz toplanacaktır

Doldurulan bir kıyı gibi.”[1]

 

Erdem Aksakal’ın, “2011 yapımı ‘Ya Sonra’ filmine, Özcan Deniz aşkını şu sözlerle anlatarak başlar. ‘Masallar neden en güzel yerinde biterler? Sonra ne olur bilinmez. Biz de masallara göre sona geldik. Peki ya sonra?’

KENTİ (YOKSULLARINDAN) “TEMİZLEMEK”…[1]

“Ahlâk ve para aynı çuvala girmez.”[2]

Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım, bugün İstanbul’un en “in” mekânlarından sayılan Erenköy-Göztepe arasında geçti. O yıllarda İstanbul’un tartışmasız bir numarası Teşvikiye- Nişantaşı-Osmanbey karşısında biraz “ikinci sınıf” sayılan, ancak “sayfiye” olarak muteber, bizim gibi yaz-kış kalanların hafiften “taşralı” muamelesi gördüğü, ama geceleri Bağdat caddesinde “anahtar teslim”ine yarıştırılan lüks, spor arabalara bakıldığında, geleceğinin “parlak” olduğunu sezdiren, üç katlı apartmanlar diyarı…

KÜRDİSTAN ULUSAL KONGRESİ VE BDP’NİN TÜRKİYELİLEŞME SİYASETİ

Herşeyin içinin boşaltılarak hızla tüketildiği bir çağda yaşıyoruz. Post-modern bir cehalet her yanımızda. Düşüncelerimizin, yaşamlarımızın, ilişkilerimizin, eğitimlerimizin hatta gıdalarımızın içi boşaltılmış ve global ekonomik sistemin ihtiyacına göre yeniden düzenlenmiş durumda. Wachowski Kardeşlerin unutulmaz filmi Matrix’te anlatılan insanı metalaştıran sanal düzenin bir benzeri hepimize dayatılmış.

ANNEME İnci Taneme

“Bu akşam, annem kamerada seninle konuşmak istiyor” diye mesaj geldi erkek kardeşim Nuri’den. Bir arkadaşa misafirliğe gidecektik. Erteledik. Bilgisayarın başındaki yerimizi aldık.  Ben, Nuran ve Ezgi… Ekranın gerisinde annem ve kardeşlerim… Selamlaşıyoruz. Annemin gözlerindeki mutluluk tarif edilir gibi değil. Yüzünde bir çocuk sevinci.  

“Nasılsın anne, nasılsın babaanne?”

Haksiz emperyalist savaslara karsi, halklarimizin hakli ozgurluk ve bagimsizlik savasinin yaninda olalim!!! Hasan Aksu

Haksiz emperyalist savaslara karsi, halklarimizin hakli ozgurluk ve bagimsizlik savasinin yaninda olalim!!!

OLASI BİR YAĞMA SAVAŞI ve “ÜÇ VAKTE KADAR”

 

6/7 Eylül 1955 kan-gözyaşı ve ölüm

               Ermeni soykırımı tarihinin ilk evresi, Osmanlı imparatorluğu hakimiyeti altında yaşayan Ermenilere karşı Abdülhamit döneminde uygulanan katliam ve baskılar ile başlamaktadır.1896 yılına kadar birçok vilayette yapılan katliamlarda yüzbinlerce insan öldürülmüştür.Bir ulusun yok edilmesinin ikinci evresi 1915 yılında İttihat-Terakki hükümetinin 1,5 milyon insanın ölümüne sebep olan yeni bir yüzyılın başlangıcında ilk SOYKIRIM olayıdır.Üçüncü ve son devresi ise Ulus devleti inşasında kurulan TC,yani Kemalist Türkiye'sinde azınlıklara karşı uygulanan politikalar sonunda  b

İzzettin Doğan asimilasyoncu bir düşkündür

 

Fethullah Gülen’le hangi menfaatler ve çıkarlar karşılığında olduğu belli olmayan bir ortaklığa soyunup, aynı arazi üzerinde Cami, Cemevi ve Aşevi yapılması işbirliğini gururla anlatan, asimilasyonun gönüllü bir neferi olan İzzettin Doğan bir düşkündür. 

Kapitalizmin Sosyalizmi İçerden Ele Geçirme Çizgisi Olarak Modern-Revizyonizm Ve Dust Bowl Sendromu

 
 

 

 

 

PİR SULTAN ABDAL'IN SUÇU?

 

1. Pir Sultan, dinsizdir, namaz kılmaz, ramazan orucu tutmaz.

 2- Şeriata aykırı söz söylüyor ve davranış sergiliyor.

 3- Müslümanlara Yezit diyor ve şarap içiyor.

 4-Ayin-i Cem adında gizli toplantılar yapıyor.

 5- Safevi taraftarı ve Kızılbaş taifesinden, Devlet-i Ali düşmanıdır.

 6- Rafızi kitaplar bulunduruyor, okuyor ve okutuyor.

BARIŞ NE YANA DÜŞER USTA ...

 

Emperyalist ABD haydudu ve beraberindeki kan emiciler, Suriye’ye saldırı hazırlığı içindeyken, "barış”tan söz etmek abesle iştigaldir. Etrafin emperyalist ve kapitalist haydut devletlerle sarılmış ve kan emici kapitalist sistem yaşatılmaya devam edilirken, "kardeşlikten", "barıştan" söz etmek büyük bir aldatmacadır. Emperyalist ve gericiliğin vahşi saldırılarıyla içiçe yaşayan, kitlesel katliamlara uğrayan ezilen halklar ile dalga geçmek demektir.

Sayfalar