Şehrin Işıkları
Şehrin gri havasından akşamın karanlığına yürüyorken, herkes, bir telaşla kaçan trenin arkasından koşar gibi, tempoyla, koşturuyor. Şehir o kadar hızlı akıyor ki; insanlar zamanın ve süreçlerinde aynı hızda aktığını zannediyor. Elleriyle dokundukları, gördükleri ve duydukları her şey bir sonraki gün biçim değiştiriyor, aldıkları kokular değişiyor. Gazeteler bir gün önce yazdıklarını ertesi gün hatırlatamıyorlar bile. Aynı rutinlikte bir süre hatırlatılan şey ne kadar hayati olursa olsun gına getiriyor şehir insanına, Aynı şeye bakmasında aynı şeyi duymasında ve hatta aynı şeyi hissetmesinde ne hissederse hissetsin. Şehir insanı şekli belli, kokusu belli, tadı belli, sesi belli şeylere o kadar alışmış ki; ne kendi iç seslerini duyabiliyor nede iç sesini dillendirenleri. Her şey burjuvanın felsefinde, hâkim olan ideolojisinde anlamını bulurken ve her şey donmuş bir nesneye sıkıştırılmışken ben zamanı bir anlığına durdurmaya karar veriyorum. Herkes olduğu yerde çakılı kalıyor.
Sesler durdu. Adımlar sustu. Gülücükler, ağlayışlar, konuşmalar yudumlanan su, akan dere, dalgalanan deniz, yazı yazan kalem, çiçek satan el, sayfası çevrilen kitap, gazete, uzaklaşan sevda, kavuşma, özlem, tutsaklık, acil yapılması gerekenler, basıma hazırlanan haber, bulutlar, parkta oynayan çocuk, kuytulardaki öpüşmeler, telefondaki mesaj sesi, çay kaşığı, rüzgâr, merakla beklenen buluşma, kaygılar, nargilenin dumanı ile ardından gelen öksürük sesi, otobüsler taksiler aklınıza gelecek her şey zamanın o an’ında asılı kaldı.
Önce açık ve net olarak bakamadıklarıma bakıyorum. Yüzlere… Sonra biçimlere… Sonra koşmaya başlıyorum zindanlara doğru. Kapılarını açıyorum. Yoldaşlarımıza dokunuyorum. Onlarda hareket edebiliyorlar artık. Onlarda diğer zindanlara, onlarda diğer zindanlara… Bu böyle sürüp gidiyor böyle. Sonra tüm dünyanın annelerini uyandırmaya başlıyoruz. Dünyayı en iyi kavrayan kadınlar, hakkı ödenmemiş elleriyle çocukları uyandırıp karınlarını doyuruyorlar gözyaşlarıyla. Dokundukça iyilere güzelleşiyor dünya. Gökyüzüne dokunuyor Afganistanlı bir çocuk, güneş açıyor, esiyor rüzgâr, yağmur yağıyor bir başka yerde. Suya dokunuyor bir başkası dalgalarda beliriyor bir gülümseme ve kahkaha. Masmavi.
Sonra toplanıyoruz meydanlarda, Yakıyoruz yönetenlerin konaklarını ve saraylarını, ateşe veriyoruz. İşte o yanan sarayın ateşine atıyoruz bize mal ettikleri tüm kötülüklerini. Sonra yüksek katlı binaları yıkıyoruz. Sonra bankaları ve paralarını. Üreten tüm ellere dokunuyoruz. Hala tamam değiliz. Ağaçlara ve hayvanlara dokunmaya başlıyoruz.
Arabaları fabrikalara taşıyoruz. Silahları kızgın alevlerde eritiyoruz. Otoyollara ağaçlar ve çiçekler dikiyoruz. Kışlaların duvarlarını yıkıyoruz. Cephedeki her askerin elindekini alıp, bir karanfil, bir ekmek, birde yeni doğan bebeğin resmini bırakıyoruz.
Sonra antrepolarda saklanan yiyecekleri dağıtıyoruz ihtiyaca göre. Çöllerin ortasından geçen büyük su kanalları inşa ediyoruz. Ulaşıyoruz Afrika’nın susuzluğuna.
Tüm yapıları yıkıyoruz. Yerlerine ne ihtiyaç duyuluyorsa yapıyoruz yeniden şeffaf camlardan. Kimse kimseden saklanmıyor artık. Kimse olduğu şeyden utanmıyor, utanacak ne varsa yaktık burjuvanın sarayında. Saklayacak bir düşünce, bir ses, bir renk kalmıyor yeryüzünde. Meta da daraltılan hayat gerçek sınırlarını aşmakta, zamanın en küçük parçasında yaşamakta…
En küçük parçadan uzaklaşıyor düşüncelerim. Adımlarım başlangıç noktasında, akıyor gerçek hayat burjuvanın çarkında, zincirler çarpıyor birbirine, çınlıyor. Çınlıyor. Çınlıyor…
*
Şehir insanı devinimin içinde parçalanıp benliğini yitirirken, Nietzsche’ in mezarının başucunda ağıtlar yakmakta. Dünyayı değiştirme cesaretinden doğan devrimciler, filozoflar, şairler, yazarlar pazarlarda hergün satılmakta. Şehrin ışıklarıyla körleşen teoiri karanlıkta olanları anlayamamakta. Gelişen, gelişmeyenin, gelişenin önündeki engel olduğunu anlamamakta. Bunu karanlıkta kalanların tercihi, suçu, günahı sanmakta. Saatin içindeki çark, çark olduğunu kavrayınca, saatin saat olduğunu anlayacağını zannetmekte. Bütünle parçayı, soyutla somutu, gerçekle sahteyi küçük çarkın özgülünde ispatlamakta. Kendi içinde olan tutarlılığı diyalektik kanun yapmakta.
Şehir insanının yanılgısı burada başlamaktadır ülkemizde. Üretim ilişkilerinin varlığıyla açığa çıkan hızı, tarihten ve sıfatların niteliğinden koparırsak alacağımız sonuçta düşündüğümüz fikir olacaktır zaten. iki kere iki dört eder soyutta. Mekanik harekatlerin içinde olan kişi toplumsal yasaları da o mekanik hareleketle yorumlayarak anlamaya çalışmaktadır. Katı cansız nesnelerle çevrili olması akışkan değişken hareket eden iten çeken kuvvetlerin yarattığı, üretim biçimlerini, üretim ilişkilerini, araçlarını, onların arasındaki ilişkileri, kültürü sanatı vb. Her şeyi de kaba bir nesne ile ölçmeye çalışırsa elde edeceği sonuçta kaba ve hatalı olacaktır. Bu kişilerin yöntemi şuna benzer:
Eline bir çubuk alıp tarlayı ölçen adam gibi olur. Her ölçüm sonucunda birbirine yakın sonuçlar elde edemez. yüzeyin fiziksel olarak değişebileceğini unutur çünkü. tepe olan yer düz olduğunda iki nokta arasında elde ettiği sonuçlar o kadar farklı olurki kendisi de inanamaz. Bu aletle bir değilde bir köy bir kasaba ,şehir, ülke, dünya ölçüldüğünü düşünün. Mülkiyet kavgaları yüzünden kan gövdeyi götürürdü.
Diyelimki daha hassas bir alet verdik aynı kişiye. Aleti kullanmayı bilse bile yine doğru ölçemeyecektir. Neden?
Iki nokta arasındaki yatay mesafeyi mi? eğik mesafeyi mi? ölçmesi gerektiğini bilemeyecektir.
Sorun burada da bitmez sürüp gider… Doğal olarak bilimsel bir konuda çalışılıyorsa bunun eğitimini de alması gerekecektir. Bilimsel konularda eğitimi okullar sağlar. Peki konu insan ve toplumsal yasaları ise bunun eğitimini kim ne nasıl sağlayacaktır?
Yani anda durup ufkum sınırları içerisinde canlandırdığım dünyayı ne,nasıl sağlayacaktır?
Yada sınıfsız toplumu hangi araçlar sağlayacaktır?
Bunun cevabını çoğu kimse bilmekle beraber önemini kavramaktan uzaktırlar. Komunist partinin sadece bir araç olduğunu zannetmek onu durağanlaştırır. O bir okul, bir öğrenci, bir öğretmendir. Hareketin içinde gelişir. Yetkinleşir. Tarlayı ölçmek için kulladığımız çubuğun zaman içerisinde amacına uygun haldeki gelişmiş alete dönüşmesi gibidir. Gelişmeye de devam edecektir. Peki bu gelişmeyi ne sağlamıştır?
-bir ihtiyacın olması(keyfi değil,zorunlu)
Bir sorun olduğunun bilince çıkarılması gerekir. Ölçme konusunda sorunumuz nelerdi?
- doğru bir ölçme aleti kullanmamamız
-doğru bir teknik kullanmamamız
-hangi yüzeyi hesaplayacağımızı bilmememiz
-çalıştığımız yüzey ile elde etmek istediğimiz sonuç arasındaki bağlantıyı kavramamış olmamız
Ne yapmamız gerekiyor?
-Bir sorun olduğunun farkına varacagız(tekrar tekrar deneyerek)
-doğru bir ölçme için aleti veya aletleri geliştireceğiz.
-yüzeyin şekli ile dünyanın şekli arasındaki bağlantının(yüzeyin genişliğine göre düz,küre,geoid) kavranmasını sağlayacağız.
-sonra hesaplamalar ve yapılan hesapların zemine uygulanarak kontrol edilmesi gerekiyor.
Devrim içinde bu ve buna benzer bir düşünme tarzı gerekir. Çünkü o da bilimdir. Komunist bir partiye ihtiyaç olmadığını söyleyen her kimse dünyayı adımlarıyla ölçmeye çalışan ahmağa benzer. Komünist Parti bir savaş aygıtıdır. Sınıf savaşımında ezilenlerin yeğane silahıdır.
*
Şehir insanın bir diger sıkıntısı ise şeylere verilen isimlerin şeylerin niteliğini anlatmadığını anlamamasıdır. Kent deyince yada kır deyince neyi nitelediğini tam olarak bilememesidir. Aynı Işçi Sınıfından bahzederken, tek bir şeyden bahsediyor ve o tek şeyin tek bir nitelikten oluştuğunu zannetmesi gibidir. Yani makina başına geçmesiyle işçi unvanını aldığını zannediyor. işçilerin ayaklanmamasının yeğane sebepleri olarak, eğitimsizlikle, kültürel gerilikle, dinsel inançla vb. Sebeple açıklıyor.(Aslında maddi yaşam koşullarının iyi olduğunu söylemiş oluyor, burjuvayı bir anlamla hayranlıkla kutsuyor) Peki neyi kaçırıyor ? Onun mülkiyet ile olan ilişkisini yok sayıyor. Şehirlere göçerken yanında bir tapu taşıdığını unutuyor. Köyde bıraktığı toprağı elden çıktı zannediyor. Makinanın yada masanın başına geçince de proleterleşeceğini zannediyor. Bu hata kırdaki toprağın parçalanmasını, merkezi bir yapıya kavuşamamasını, kırda büyük bir sermayenin oluşamamasını da sağlıyor. En basit anlamıyla ne köylüsü ‘kapitalist çiftçiye’ dönüşebiliyor ne de işçisi proleterleşiyor. Ağalar ya devlette somutlanıyor(türkiyede tarım arazilerinin yüzde 11’i devlete aittir. köylü devlet-ağanın kiracısıdır da.)yada kompradora göbekten bağlı tarım ağasında yada hayvan ticareti yapan tefeci bozuntusunda. Ama bizim şehirli insanımız ‘biçim değiştiren ağayı’ göremediği gibi yerine de şehrin ışıklarından görebileceği mesafedeki küçük işletmeleri, feodalizmin çözülmesi olarak sunuyor. şehir insanı tüm şehirleri kendi şehri gibi zannediyor. İstatistikleri de kafasına göre yorumluyor. Feodal niteliği kendi halinde doğal koşulllarda çözülecek zannediyor. Neden böyle oluyor? kendi de mülkiyet ilişkisi içinde küçük burjuva düşünce sınırının kenarında dönüp dolanıyor da ondan. İbrahim Kaypakkaya’nın fikirleri şehirli küçük burjuvalar için ağır bir yük olduğu için ‘eskimiş’, ‘günü geçmiş’, oluyor. Alacalı bulacalı teorik soslarla kendi küçük burjuva düşüncesini süsleyip devrimin suyunu kendi tarlasına baglayıp, yolunu da kendi arsasından geçirmeye çalışıyor. Mülkiyetinden bakıyor, kendi sınıf çıkarını savunuyor. Aynı emperyalist devletlerin geri olan ülkelerin halklarına baktığı gibi bakıyor. Mao Zedung’un o büyük sözünü unutuyor: ’Bir zincir en zayıf halkası kadar güçlüdür.’ Üretim ilişkileri içinde bu geçerlidir. Komprator burjuvanın şişmesiyle gelişmesini, gittiği arabanın hızından dolayı görüp seçemiyor.
Ne söyleyelim şehrin ışıkları adamı kör ediyor. kör olduğu içinde kendi ile mülkiyet arasındaki ilişkiyi seçemiyor. Ağır gelen bedenini kaldıramadığı için kıra bahane uyduruyor. ’Eskimiş’, ’günü geçmiş’ bahaneler ısıtılıp ısıtılıp işte bunun için piyasaya sürülüyor.
Yaşasın Marksizm-Leninizm-Maoizm
Yaşaşın Demokratik Halk Devrimi
Yaşasın Halk Savaşı
İyi Çalışmalar
Taner Özcan
Taner özcan
Taner Özcan sitemizin köşe yazarıdır. Kültürel ve politik konularda yazılar yazmaktadır
Son Haberler
Sayfalar
Yaşamınız İçinde Birgün de Olsa Halkın Yanında Yer Alın!
Bu başlık, sağ ve sol liberallere bir çağrıdır. Liberaller hiç bir zaman doğrunun yanında yer almadılar. Alır “gibi” yapıp, güçlünün yanında, egemenin yanında yer aldılar. Egemenlere karşıymışlar “gibi” yaptılar, izledikleri yol egemenleri, zalimleri güçlendiren yol oldu.
“Demokrasi”den sıkca dem vurdular, “insan haklarından" söz ettiler, ama asla halkın haklı olduğunu, ne ağızlarına aldılar ne de kalemleri beyaz kağıtlara bunları yazabildi. Kendilerine yaşamları boyu siyasal niteliklerini veren; “yetmez ama evet” ile burjuva düzenin bekasından yana tavır aldılar.
"İpler kimin elinde "2
Dünyadaki gelişmeleri dikkate aldığımızda Asya kıtası ve Ortadoğu proleter devrimlerine, ulusal kurtuluş hareketlerinin başarı elde etmesine,zaferle taçlanmasına, objektif şartların en uygun olduğu alanlardır. Yanlızca objektif şartların değil ,aynı zamanda komünistlerin ve anti emperyalist , anti faşist hareketlerin örgütlü ve ciddi bir potansiyol güç oluşturduğuda bir gerçek. Emperyalizmin karnının en yumuşak olduğu bu alanlarda yükselecek halk devrimlerinin emperyalizme büyük darbeler vuracağı kesindir.
Sen susuyorsun çünkü...
Seni Cizre, Silopi, Nusaybin, Diyarbakır Sur, Şırnak ve Dargeçit halkıyla empati kurmaya çağırmayacağım. Çünkü sen ölmüşsün. Bu düzen sana makam ve rahat bir hayat vererek ruhunu esir almış, öldürmüş seni. Ölmüş bir ruh gömüldüğü mezarda dışarıdaki seslere sağırdır.
Sevgili okur, bu sözlerim sana değil, siyasetçileredir.
15. yılında başka bir 19 Aralıkta
“Amaçları, insanı, insandan başka birşey haline getirmekti”. Primo Levi
Aralık sallanıyor.
Bütün ayları özel kılan katliamlarla dolu Türkiye tarihinde, çığlıklar-haykırışlar, direnişlerle dolu Aralık her gelişinde, daha dünmüş gibi sallanıyor….
Bir bireyin tarihini bile objektif olarak yazması zorken, Aralık’ı yazmak hep zorluyor bizi.
Partisizlik Özgürlüktür
Sen benım kım olduğumu bılıyor musun ?
Haa..bılıyom. Bızım koylu husosun.
Avradın da dayak yiyip şehire kaçan huso .
Bireycilik, grupçuluk....
Kapitalizmin ortaya çıkardığı bir hastalık bu.
Kapitalizmin itişi, kalkışının acımazsızca ceyran edişi içerisinde statümüzü, grubumuzu.... buluruz, buldururuz.
Sanki kendimizin, ailemizin, yaşadığımız grubun.... sorunlarını, hislerini ..... başka bireyler, gruplar yaşamıyorcasına, bilemeyeceklercesine davranır, yaşarız.
İsrailleşen Türk devleti ve Kürtler
Ulusal sorununu çözmeyen bir devletin burjuva “demokratlığı” söz konusu olamaz. Türk devletinin tarihinde, burjuva anlamda “demokrat”lığı oldukça sınırlı olmuştur. Sınırlı yıllar içinde burjuva “demokrasisi”ni uygulaması, dış koşulların ve iç koşulların (işçi sınıfı ve emekçilerin) dayatması sonucu olmuş, ama, işçi ve emekçiler ve başta Kürtler olmak üzere diğer azınlık uluslar üzerindeki faşizm sopasını da hiç bir zaman elinden bırakmamıştır.
Mazlum Yoldaşın Ardından
Yetmişli yılların ortalarında Malatya’dan İzmir’e gelmişti Mazlum yoldaş. Simsiyah saçları, kararlı bakan ışıltılı gözlerindeki sevgi yüzüne de yansıyordu. Kısa sürede herkesin sevgisini kazanmış, mahallenin “Marangoz İbo”su olmuştu bile.
Taklit yeteneği çok iyiydi. Gırgır ve şamatayı sever öykündüğü yoldaşlarını bire bir taklit ederken dernektekileri gülmekten kırar geçirirdi.
Çalışkandı; tam bir görev adamıydı. “Teoriden anlamam, ben pratik adamıyım!” derdi. Kızdı mı hemen parlardı, ama çabuk da sönerdi.
Şimdi yürüme zamanıdır!
Şimdi savaşma zamanı, savaşı büyütüp her tarafa yayma zamanıdır. Özgürlük ateşini yakınlaştırma ve devrimcileşme zamanıdır. Şimdi büyük bir ısrar ve kararlılıkla zorlukların üstüne doğru yürüme, engelleri cesaretle aşma zamanıdır. Partimizin ideolojik-stratejik hattı, işçi sınıfının, halkımızın, bölge halklarının değişim ve devrim ihtiyacına yanıt olma zamanıdır. Dayanılması zor, yokluk ve yoksulluklarla dolu ezilenlerin çığlıklarına kulak verme zamanıdır. Ertelenmesi asla mümkün olmayan zorunlulukların ve kaçınılmazlıkların gerçekleştirilmesi zamanıdır.
“Hendek” e düşmek mi, hendek atlamak mı?-Dursun Ali Küçük
*Kendimi hendeğe düşmüş gibi hissediyorum….
Kürdistan şehirleri ve ilçelerinde yaşanan vahşet gözlermin önünde kayıp gidiyor.
İçim kan ağlıyor..
Sanırım savaş ortasındaki her insanda bunu yaşıyor.
Ya bu hendekten atlarsın ya bu deveyi güdersin.
Ya da deveye hendek atlamak gibi bir işe kalkışırsın.
Ama nasıl direnirsen diren siyaset ve halkını düşmanın eliyle de olsa hendeğe gömemezsin.
Vebali ağırdır.
*Sömürgeciğe ve işgalciye karşı direnmek farzsdır ve kayıtsız şartsız tartışma götürmez.
"İpler kimin elinde "
Bugün bir arkadaşımla sohbet ederken Ortadoğu, Türkiye ve Kürdistan ve en önemliside Suriye'de neler oluyor üzerine konuşmaya başladık; Ben siyasal tahlillerde bulunmaya çalışrken,, üçüncü dünya savaşının kapıda olduğunu,çanların kimin için çalıyoru anlatırken , arkadaşım dediki:"Yoldaş bu söylediklerini Marks, Lenin, Stalin , Mao yoldaşlar o zamanlar söylemişler... Sen bugüne has özgül tahlil yapsan vede biz bunun neresindeyiz,anlatsan daha gerçekçi olur". Ben önce bir duraksadım şaşırdım , "söyleyen dilim söylemez" oldu.
“Seçme ve Seçilme En Temel İnsan Hakkıdır, Haydi Mülteciler Seçime”; dediler ve!
Yarın 10 Aralık.
1948’den bu yana etkinlikler düzenlenen “Dünya İnsan Hakları Günü”.
“Mültecilerin seçme hakları var artık. Seçme ve seçilme en temel insan hakkıdır” diyerek harıl harıl çalışan kurumlardan bir kısmı; yarın da Suriye’ye yerleştirilen savunma silahlarına karşı protestolar gerçekleştirecekler!(Bu kurumların adını burada belirtmek, yaptıkları iyi şeylere göz kapamakla eş olacağı için; böyle geçelim).