Cumartesi Eylül 19, 2026

Sedat Peker ve Cavit Özkaya: Yakın tarihin bir resmi: Hakkı Özdal

Malum işlerle iştigal eden Sedat Peker isimli şahıs, bayramın birinci günü İstanbul Karacaahmet Mezarlığı’nda eski arkadaşlarının mezarlarını ziyaret ettikten sonra, kendi tabiriyle ‘tam mezarlıktan çıkacak iken’, mezar taşında ‘Öldüler ama yenilmediler’ yazan bir devrimcinin kabri önünde de duruyor ve dua ediyor. Sonra bu sansasyonel anı, fotoğraflar ve bir notla kendi internet sitesinden duyuruyor.

Şöyle diyor: “(…) düşman dahi olsak ‘Öldüler ama yenilmediler’ sözünü mezar taşlarına yazdıran, gerçek anlamda bir duruşları olan 30 sene önceki DHKP-C’lilerin de mezarlarını ziyaret edip dua ettim.”

Peker’in yayınladığı fotoğraftan, önünde durarak dua ettiği mezarın Cavit Özkaya’ya ait olduğunu anlıyoruz. Etrafta başka devrimcilerin de mezarları var. Ama Peker, Özkaya’nın kabri önünde ellerini iki yana açmış olarak görünüyor.

Vaktiyle, Barış Akademisyenleri için “Oluk oluk kanlarınızı akıtacağız ve akan kanlarınızla duş alacağız” sözleri ya da 31 Mart seçimlerinden önce (üstelik muhalefetin YSK’ye yönelik itirazlarına ilişkin bir bağlamla) “İmkanı olanlar mutlaka ruhsatlı silahlar, av tüfekleri alsınlar, mutlaka hazırlıklı olsunlar” demesiyle gündeme gelen Peker; bu sansasyonel ziyaret ve “duruşu olan devrimciler” gibi iddialı sözlerle ne yapmak istemektedir, hangi manasız beklentinin içindedir bilinmez; ama Cavit Özkaya’nın devlet tarafından öldürülmesi ve onun katlini de içeren dönemin olaylar silsilesi, bize ülkemizin geçmişi hakkında olduğu kadar bugünü hakkında da çok şey söyleyebilecek nitelikte. O halde Sedat Peker’i bir kenara bırakalım ve Cavit Özkaya’nın o mezara nasıl girdiğine bakalım önce.

10 KİŞİ DEVRİMCİ SOL’A ÜYE OLDUKLARI GEREKÇESİYLE ÖLDÜRÜLDÜ

12 Temmuz 1991 Cuma günü… Akşam saatlerinde polis telsizlerinden İstanbul’un Avrupa yakasındaki dört semt için teyakkuz anonsları yapılıyor: Balmumcu, Dikilitaş, Nişantaşı ve Levent sokaklarına polis panzerleri ve çok sayıda çevik kuvvet sevk ediliyor. Fiili bir sokağa çıkma yasağı uygulanan bu semtlerde, akşam 19.30’da başlayıp gece yarısına kadar süren operasyonlarla, dört evde bulunan 10 kişi Devrimci Sol örgütüne üye oldukları gerekçesiyle öldürülüyor. Nişantaşı’nda İbrahim İlçi ve Bilal Karakaya; Balmumcu’da Yücel Şimşek ve İbrahim Erdoğan; Levent’te Ömer Coşkunırmak; Dikilitaş’ta Niyazi Aydın, Nazmi Türkcan, Zeynep Eda Berk, Hasan Eliuygun ve (Sedat Peker’in mezarı başında dua ettiği) Cavit Özkaya…

Devlet yetkilileri, söz konusu 10 kişinin tamamının silahlı olduğunu ve polisle çatışmaya girdiklerini öne sürer. Ancak ölen ya da yaralanan tek bir polis yoktur. Ölenlere ilişkin otopsi raporları, sadece ateşli silahların değil, el bombası ve başka patlayıcıların da kullanıldığını göstermektedir. Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Mehmet Ağar operasyona katılan polisleri tebrik eder. Yerel mahkemeler, yaşam hakkı ihlali gerekçesiyle dava açan aileleri yıllarca oyalayarak tüm polisleri aklar. Ve nihayet dosya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşınır.

AİHM’nin görevlendirdiği adli tıp patalogu Prof. Derrick Pounder, ölenlerin adli tıp raporlarını ve olay yerlerini inceleyerek yeni bir rapor hazırlar. Örneğin, Cavit Özkaya’nın ölümüne neden olan altı mermiden beşinin vücudun arka kısmından girdiğini, ön kısımdan giren tek merminin de Özkaya’ya isabet eden son mermi olduğunu, üstelik bu esnada maktulün bedeninin ‘düz bir zeminde’ bulunduğunu tespit eder.

öZAİHM’deki davanın dosyasına da giren bu bulguların anlamı açıktır: Cavit Özkaya arkasından beş el ateş edilerek vurulmuş, ağır yaralı olarak yerde yattığı sırada atılan altıncı ve son kurşunla da infaz edilmiştir. (Bu tespitlerin ayrıntılı olarak yer aldığı AİHM kararı şurada.)

AİHM’deki dava, 2006 yılında devlet aleyhine sonuçlanmış ve ölenlerin yakınlarına toplam 177 bin Euro tazminat ödenmesine hükmedilmiştir. Ancak Türkiye, ‘AK Parti öncülüğünde bir demokratikleşme reformu yürüttüğü’ varsayılan bu yıllarda da AİHM kararının gereğini yerine getirmez. Konu 2017 yılının aralık ayında, ‘kolluk kuvvetlerinin orantısız güç kullanımına ilişkin benzer içerikteki dosyalarla birleştirilerek’ Avrupa Konseyi gündemine gelir ve Türkiye’ye yükümlülükleri hatırlatılır.

MEHMET AĞAR’IN HIZLI YÜKSELİŞİ

1991’de el bombaları ve uzun namlulu silahlarla 10 kişinin öldürülmesinin ardından bu operasyona katılan mangaları coşkuyla tebrik eden Mehmet Ağar’ın hızlı yükselişi de o tarihlerde başlamıştır. 1992’de Erzurum Valisi, 1993’te Emniyet Genel Müdürü, 24 Aralık 1995 seçimlerinde DYP’den Elazığ milletvekili olur. 1996’daki ANAP-DYP hükümetinde Adalet, aynı yıl kurulan Refah-Yol hükümetinde ise İçişleri Bakanlığı görevine getirilir. 3 Kasım 1996’daki Susurluk Kazası ile ortaya çıkan ilişkiler ağındaki güçlü yeri o kadar açıktır ki beş gün sonra bir bahaneyle istifa etmek zorunda kalır.

Türkiye’nin 12 Temmuz 1991 ile 3 Kasım 1996 arasında yaşadığı tüm karanlık olaylar arasında bir illiyet bağı vardır. Evveliyatı İkinci Dünya Savaşı sonrası NATO’nun gayrinizami harp talimnamelerine, komando kamplarına, Çorum ve Maraş katliamlarına, 12 Eylül darbesine uzanan ‘kontrgerilla’ faaliyetlerinin, devletin anayasal düzeninin yerini alma yönünde kat ettiği mesafenin şaşaalı bir gösterisidir 12 Temmuz 1991… Aktörleri hızla yükselmiş ve güvenlik bürokrasisinden siyasete, sokak mafyacılığından devletin güvenlik aygıtlarına terfi etmişlerdir. 12 Eylül 1980’de, Türkiye egemen sınıflarının iktisadi ve siyasi ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılanmasına başlanan Türkiye devletinin anlık ve dehşet verici bir görüntüsüdür.

‘Silahlı militanlara’ karşı yapıldığı savunmasıyla meşrulaştırılan kanlı baskınlar, bir yeni politik ortamın kurucu momenti olmuştur. Sonra yeni ev baskınları; afiş yazan üniversite öğrencilerinin, sendika yöneticilerinin, gazetecilerin göz kırpmadan işkence ve infazlarla öldürüldüğü bir ‘terörle mücadele’ düzeni; aydınların bir toplu ayin havasıyla yakıldığı Sivas katliamı; “Kahrolsun insan hakları” diye yürüyen polislerin nümayişleri; yakılan Kürt köyleri ve topluca infaz edilen köylüler; “Devlet için kurşunu atan da yiyen de şereflidir” diyen başbakanlar; cezaevlerindeki insanların topluca katledildiği ‘Hayata Dönüş’ler gelmiştir.

12 Temmuz 1991 baskınları, kontrgerilla hukukunun, biçimsel bile olsa bir anayasal çerçeveyle de sınırlanamadığı yılların bugünden bakınca en net görülen işaret fişeğidir. Ve 12 Temmuz kurbanlarından Cavit Özkaya’nın kabriyle, o yılların dolaysız bir ürünü olan Sedat Peker’in dua gösterisinin sığdığı fotoğraf, aradan geçen 28 yıla ve olup biten onca şeye rağmen, egemen sınıfların devlet mimarisindeki sürekliliği çarpıcı şekilde resmetmektedir.

1996’daki Susurluk kazasının ardından kontrgerilla-devlet yozlaşmasının gizlenemez hale gelmesiyle 2002 arasındaki kararsız dönemde farklı sermaye ve bürokrasi klikleri arasındaki çekişmelerin yarattığı düzensizlik, bu kontra güçlerinin bazı küçük aktörlerini de ‘çözmüş’; örneğin tüm o ‘yargısız infaz’ operasyonlarına katılan Ayhan Çarkın isimli özel harekat polisi, “Devlet perdesi arkasında bir terör örgütü gibi çalıştık” diyerek sayısız itirafta bulunmuştur.

Fakat 2002’de sermaye çevreleri ve uluslararası düzenin yeni bir uzlaşması olarak tesis edilen yeni siyasal iktidar da tüm ‘geçmiştin kopuş’ cilalı söylemine rağmen bunu biçimsel ve geçici bir gösterinin konusu yapmaktan öteye gitmemiş; Türkiye’nin bu karanlık yıllarını bürokrasideki rakiplerini tasfiye etmek için araçsallaştırmış; nihayetinde bizzat o dönemin aktörleri ile hemhal olduğu bir noktaya varmıştır.

Mehmet Ağar’dan Süleyman Soylu’ya, Tansu Çiller’den Sedat Peker’e, ‘eski Türkiye’nin başlıca tüm aktörlerinin tepkimeye girdiği bu ‘yeni Türkiye’ bileşiği de sermaye sınıflarının dönemsel ihtiyaçları ve uluslararası bağlantıları açısından dönüştürücü etkisini kaybediyor belli ki… Ama geride bıraktığımız 28 yıl, 40 yıl, 100 yıl, devlet mimarisinde egemen ihtiyaçlarla yapılan dönüşümlerin kayda değer hiçbir ‘iyileşme’ sağlamadığını; geçmişle, ‘eski’yle hesaplaşmayan ‘yeni Türkiye’lerin, o eskilerin bir mutasyonu olmaktan öteye geçemediğini gösteriyor.

19506

Emperyalist Saldırıya da, Savaşa da Hayır!

Bu ülkenin Başbakanı önceleri ismi “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)” olan ve daha sonra hedefi, kapsamı, amacı genişletilerek adı “Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi(1)” olarak değiştirilen emperyalist paylaşımcı projenin Eşbaşkanlarından birisidir ve dolayısıyla da ABD emperyalizminin en başta gelen işbirlikçilerindendir. 

Yaşadığımız bu son süreçte bu projenin bir aşaması gerçekleştirilmek isteniyor.

Nasıl mı? Suriye’ye savaş ilan edilerek.

Gerekçe? O da hazır. “Kimyasal silah kullanıldı” 

Ermeni Sorunu’nun Doğuşu ve Osmanlı Bankası Baskını

 

19.yüz yılın sonunda 500 yıldır hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu artık son evresine gelmiş yok olmakla karşı karşıya bulunuyordu. Avrupa'da kapitalizmin gelişmesi, ulusal uyanışlar, bağımsızlık hareketleri,1789 Fransız devriminin yankıları, Balkanlarda ulusal kopuşlar Anadolu'da yaşayan Ermeni ve Rum toplumlarında da oluşmaya başlamıştır.

Osmanlı, iktidarı altında yaşayan Ermenilere, azınlıklara ibadet özgürlüğü, mülklerinin güvence altına alınması, reformlar, yasa önünde, vergi alanında eşitlik vaat ediyordu.

Türki entergasyon dinamikleri ve anadilde egitim

TC’nin Lozan sonrası Kürdistan’a ilişkin programı askeri işgal,asimilasyon ve entegrasyon temelli olmuştur.  Kürdistanlılar askeri işgale ve asimilasyona karşı ciddi isyanlar geliştirmiş,mücadeleler vermiş ve bedel ödemişlerdir.Kuzey Kürdistan’da askeri işgale karşı belli gerilla alanları haricinde herhangi bir kazanım elde edilememiş,ancak asimilasyona karşı yürütülen mücadele hedefine tam ulaşamasa da belli sonuçlar üretmiştir. 

Gülfikâr Aksu'nun Anısına/ Hasan Aksu

Gülfikâr Aksu'nun Anısına: "Cocuglar Bize Oyle Ogrettiler. Ne Bilek Hakim Beg; Biz İbocuyuk, Tikkocuyuk!"/ 

Ben Annemi 18 Mayıs 2000 yılında yitirdim. Annem her Anne gibi önce Kadın’dı. Doğurgan özelliğinden gelen koruma, kollama, her şart altında sahiplenme esasıydı. Erkek egemen toplumunda kadın olduğundan dolayı, cins ayrımcılığına uğradı. Baskı ve şiddet gördü. Kürt olduğundan dolayı ulusal baskıya uğradı. Alevi olduğundan dolayı dinsel, mezhepsel baskılara maruz kaldı, aşağılandı.

Kürtler Ve Burjuva Yalanlar

 

Burjuva siyasal iktidar, iktidarini korumak, işçileri bölmek, birbirine düşürmek, kendi şoven-kirli siyasetinin bir parçası olarak, işçileri kullanmak için her türlü ideolojik silahını kullanıyor.

Güncel Sanatın Vahim Hâl(sizliğ)i[*]

 “Süren acılara dayanmak,çabucak ölmekten çok dahabüyük bir kahramanlıktır.”[1] 

Pablo Picasso’nun, “Her çocuk sanatçıdır. Ama sorun; büyüdüğünde geriye nasıl bir sanatçı kalacağıdır,” saptaması sanat ve insan ilişkisinin en net betimlemelerinden biriyken; bu da biz(ler)e sanatın “Anne bak kral çıplak” diye haykıran çocuksu naifliğinden beslenen isyancı niteliğini anımsatır. Bu elbette işin bir yanıdır.

Kürt Kerbelası‏

 

Boyunlarına ip geçirerek bir duvarın üzerine dizdikleri küçücük çocukları aşağı itip boşlukta sallandırarak boğuyorlar. Çocuklar çırpına çırpına can verirken o vampirler, "Allah Allah" naraları ile onların can çekişini seyrediyorlar.

Bu oyunu zor bozar

 

 

Tarihte, zorun rolü üzerine çok şeyler söylenmiştir. Özellikle sınıfsal zorun ortaya çıkışı, varlığı ve uygulanması konusunda, burjuvazinin ideologlarıyla Marksistler arasında ciddi bir ayrım konusu yaşanmış ve yaşanmaktadır. Burjuvazi, kendi sınıfsal zorunu meşru görürken, ezilenlerin, özellikle de işçi sınıfının burjuvaziye karşı uyguladığı devrimci zorun adını bile duymak istemediği gibi, bunu “toplumsal etik dışı” olarak, son yılların burjuva moda deyimiyle,  “terörist” eylemler olarak kriminalize etmeye çalışır.

On İki İmamlar Alevi Olabilir mi ? 1-2

“…Bir insanın arınmışlık düzeyi en güzel sahip olduğu hoşgörüyle, anlayış ile ölçülebilir. Arınmış insan başkalarını yargılamaktan uzak, olayları ve insanları çok geniş bir bakış açısı ile görebilen, hoşgören, olaylar karşısında sukunetini yitirmeyen, her şeyi doğallıkla kabul eden bir yapıdadır. İyi yada kötü diye ayrımları yapmaktan kaçınır, sevgisi bütüne, herkese ve her şeyedir. Hoşgörüsündeki yükseklik, onun bu sevgiyi bu şekilde eksiksizce ve adilce aktarabilmesini sağlar. Korku ve endişelerden hemen hemen tamamen uzaklaşmıştır.

Minaresiz Camiler ve Alevi Asimilasyonu

 

Dedeler var hoca olmuş bir nevi
İhtirasa kurban edilmiş sevi
Minaresiz cami gibi cemevi
Aleviyi namaz kılarken gördüm

(Ozan  Emekçi)

 

Bazı Milliyetçi Ermeni Aymazlara Zorunlu Cevap! Hasan Aksu.‏

 

İnsan eğer ırkçılık, milliyetçilik ve şovenizmden ideolojik gıda alıyorsa; her şart ve koşulda diğer ulus ve azınlıklara kin nefret ve kan kusarak nemalanıyorsa; adı ne olursa olsun sosyalizm ve de komünizm düşmanlığı yapıyor demektir. Çünkü her türlü milliyetçilik yaşanan örnekleriyle hepimizin malumudur.

Sayfalar