Pazar Eylül 13, 2026

SAVAŞ, BARIŞ VE KÜRTLER

 

Savaş ve barış iki zıttın birlikteliğidir. Savaşın olduğu yerde barış olacaktır, barışın olduğu yerde de savaş olacaktır. Dünyada savaş koşulları ortadan kalktığında barış kelimesi de kendiliğinden ortadan kalkacaktır. İnsanlar artık “barış” kelimesini kullanma gereksinimi duymayarak, onu ölen kelimeler yığını içine atacaktır. Ve bunun yerine yeni bir kelime türtecektir. Bu da, ancak, sınırsız ve sınıfsız bir dünaya kurulduğu zaman gerçekleşebilecektir.

 

İyi niyetleden bağımsız olarak, iki savaşan güç arasında kurulan “barış masası” bir satranç tahtası gibidir. Özellikle haksız olan taraf, haklı olan tarafı haksız düşürebilmek için tüm hilelerini ortaya koymaya çalışıp, onu “barış masası”nda pes ettirmeye çalışarak, kendi üstünlüğünü ve istemlerini kabul ettirmeye çalışır, “barış masası”ndan galip ayrılmaya ve hatta karşı tarafı bütünüyle teslim almayı hedefler. Bu savaş, ezen Türk ulusuyla ezilen Kürt ulusu arasındaki bir savaştır. Haksız olan ezen Türk ulusudur. Daha somutlarsak; haksız olan, Kürt ulusunun haklarını zorla gasp eden Türk egemen sınıflarıdır.

 

Ya da, savaşan gücün bir tarafı, barış masasına, biraz soluklanarak güç toplayıp yeniden daha güçlü bir şekilde saldırmak için oturur. 

 

Türk egemen sınıfları, yeniden PKK ile “barış masası”na oturmaya karar verdi. Bu, devletin ne ilk ne de son hamlesi olacaktır. Bu bir taktik savaşıdır. PKK’nın barış istemesi kadar doğal bir şey yoktur. Çünkü o, başka bir ulusun halklarını gasp etmek için değil, gasp edilmiş Kürt ulusunun haklarını geri almak için savaşıyor. 

 

PKK, ulusal haklarının en asgarisini isterken, devlet ise tüm şiddetini kullanarak, ona hiç bir şey vermeden pes etmesini istiyor.

 

Kürt ulusu “barış masasına” otururken, Türk devletinden her hangi bir taviz istemiyor. Türk devleti tarafından zorla gasp edilen en doğal ulusal haklarını istiyor. Kürt ulusunun, Türk devletinden toprak talebi olmadığı gibi, Türklerin ulusal haklarını kullanmasın, dilleri yasaklansın da istemiyor. Türk devleti tarafından zorla alınan haklarını geri istiyor. Kendi toprakları üzerinde egemenliklerinin kendi ellerinde olsun istiyor. Bütün savaş da bunun içindir. Bu uzun vadeli bir istemdir.

 

Türk devleti ise, zorla işgal ettiği Kürtlerin topraklarını terk etmek istemediği gibi, Kürtlerin ulus olmaktan kaynaklı ulusal demokratik haklarının kullanılmasına da karşı çıkmış ve gasp etmiştir. Kürt ulusuna zorbalık uygulamış, katliamlar yapmıştır. Kürt ulusunun istemi dışında onların her türlü haklarını zorla ellinden almıştır, kendilerini ifade ettikleri dillerini de  elinden alarak, onları ifadesiz bırakmıştır. Kürt ulusu da kendini savaşla ifade etmek zorunda kalmıştır. Haksızlıklara karşı en iyi ifade etmenin yolu da budur.

 

Kürtler, ulus olmaktan kaynaklı kendi toprakları üzerinde kendi devletlerini kurma hakları vardır. Ancak, PKK şimdilik bu haktan vazgeçmiş, kısmi özerklik, ana dilde eğitim ve anayasal vatandaşlık hakkı istiyor. Yani, Kürtler kendi en doğal hakları olan ulusal haklarının bir kısmını kullanmakatan vazgeçerek, taleplerini oldukça daraltmışlardır. Kürtlerin kullanmadıkları ulusal haklarını ise Türk burjuva devleti tepe tepe kullanmaya şimdilik devam etsin demektir.

 

Türk egemen sınıfları, PKK savaşa ilk başladığı yıllarda, onu, daha önceki Kürt ulusal hareketleri gibi kısa zamanda bastıracağını ve tekrara kısa zamanda dirilemeyecek şekilde ezeceğini hesaplamıştı. Bu, 1990’ların ortalarına kadar böyle devam etti ve sonra ise, bunun olmayacağını gördü ve askeri bastırmanın yanında değişik yollarla tasfiyeye yöneldi. “Barış görüşmeleri”ne orturmasının arka planında esas olarak bunun olduğunu söylemek yanıltıcı olmayacaktır.

 

 Türk egemen burjuvazisi, Kürdistan’ı terk etmek istemiyor. Orayı bırakmaları, bir toprak kaybından öte bir pazar kaybı ve beraberinde ise büyük bir sermaye birikimi kaybı olarak görüyor. Aynı zamanda, Kuzey Kürdistan’ın kaybı, Türk egemen sınıflarına çok yönlü bir güç (jeopolitik ve bölgesel güç olma hedefleri) kaybını beraberinde getirecektir. 

 

Sorunun bir yanı ise, dört egemen ülke tarafından Kürtlerin dört parçaya bölünmesi. Bu, Kürtlere dillerini vererek, sorunu “çözdük” demeye yetmiyor. Bunun arkasında ise parçalanmış ulusal parçaların biraraya gelme “tehlikesi” var. Bu olasılık her geçen gün daha da güçleniyor. Proletarya hareketlerinin ve proletarya devrimlerinin gelişmediği yerde bu doğal bir gelişmedir. 

 

Türk devletinin TC’nin kuruluşundan beri Kürtleri asimile etmek için her yola baş vurmalarının bir yanı da, Kürtlerin bir araya gelmesini önlemek içindir. Ancak, Türk egemen sınıfları ne denli zor uygularlarsa uygulasınlar, parçalanmış Kürtlerin birleşme olasılığı artıyor. Bu, zor ve daha uzun bir kanlı sürecin sonucu olacak gibi gözüküyor. Burjuva ulusal toplumsal sistemlerde, ulusal burjuvazinin esas eğilimi bu yöndedir. Ulusal birliği sağlama ve ulusal birleşik bir devlet olma isteğinin Kürtler de olmadığını söylemek, ulusal hareketlerin genel eğilimini gözardı etmek demektir. Bugün, Kürtlerin dört parçaya bölünmüş olmaları ve bunun devam etmesi, kendi istemlerin dışında (zoraki) bir gelişmenin sonucu olmuştur.

 

Türk devletinin yeniden PKK ile ve de özellikle Öcalan’ı direkt muhattap[1][1] alarak “masaya oturması”, esas olarak Kürt sorununu çözmek için değil, PKK’nın çözülmesi (bölme, zayıflatma vb...) amaçlıdır.

 

Devletin, bir taraftan yoğun olarak askeri saldırısı ve buna bağlı olarak binlerce Kürdü tutuklamasının beraberinde “barış masası”na oturması, bir çelişki gibi gözükmesine karşın, ortada bir çelişki yok. Devlet, PKK’nın silah bırakmasını istiyor. Bir taraftan da PKK’nın ileri gelenlerinin doğru olarak saptadıkları gibi; “Kürt kitlesini bir beklentiye sokma”ya çalışıyor. Yani bu, sopa ve havuç politikasının birlikte yürütülmesi taktiğidir.

 

Türk egemen sınıfları, bir çok yönden sıkışmış durumdadır. Suriye politikaları iflas etmiş ve kitleler tarafından destek bulmamıştır. İkincisi, “bölgesel güç” olma, Osmanlı’yı yeniden canlandırma hayalleri suya düşmüştür. Bunun günümüz koşullarında olması demek, Türk burjuvazisinin emperyalist bir burjuvaziye ve Türkiye’nin de güçlü emperyalist bir ülke haline gelmesi anlamına gelir ki, böyle bir durum söz konusu değildir. Türk devleti, ABD ve Batının yarı-sömürgesi ve onlara bağlı bir ülkedir. Efendilerinin çıkarları dışına çıkamazlar. Onlar tarafından Ortadoğu’da jandarma olarak kullanılıyor. 

 

Üçüncüsü; Türk egemen sınıfların içeride sıkışması söz konusu. Kürt hareketinin yanı sıra, işçi ve emekçilerin baskıları, AKP hükümetinin teşhirine yönelmiştir. 

 

Dördüncüsü ise, önümüzdeki yerel ve Cumuhurbaşkanlığı seçimlerinin varlığı, en azından Kürt ulusal hareketini pasifize olmasını ya da eylemlerine bir süre ara vermesine gereksinim duyuyor. Türk egemen sınıflarını esas olarak sıkıştıran güç Kürt Ulusal Hareketidir. İşçi sınıfı hareketi bunun gerisinden gelmektedir. Ancak, iki hareketin demokratik istemlerde birleşmesi, burjuvaziyi ürkütmektedir.

 

Beşincisi, her ne kadar Türk halkı içinde de Kürtlere karşı ırkçılık ve şovenizm geliştirilse de, asker ve polis ölümlerinin artması toplumda devlete karşı güvensiziliği artırıcı bir rol oynamaktadır. 

 

Altıncısı ise, uluslararası kamuoyuna, “biz barıştan yanayız, terörist PKK silahtan vazgeçmiyor” mesajının verilmesi...

 

Türk egemen sınıfları bir süre soluklanmak istiyor. Ve buna bağlı olarak PKK’ya “silahları bırakarak siyaset yapın” yollu baskılarla, silah bıraktırmaya ve bundan hareketle de Kürt kitlesinde, “silahları bırakırlarsa barış olur” mesajını vermeye ve yerleştirmeye çalışıyor. Yani, Kürtlerin en doğal ulusal demokratik taleplerini yine görmezden gelme, onları gasp etmeye devam etmek istiyor.

 

Gelinen aşamada, Kürt Ulusal Hareketi’nin, devletin oyununa gelme olasılığı söz konusu değil. Tecrübeli ve kendi ulusal çıkaralarının nerede olduğunu biliyor. Ayrıca, konjonktürel olarak da avantajlı durumdadır. PKK’da, devlet ile bu görüşmelerden ne çıkacağını-çıkmayacağını tahmin ediyor. Bu kanlı satranç oyunun bir kaç masada bitmeyeceğini, daha uzun yıllar kanlı geçeceğini ve silahlar olmadan “barışın”da hayal olduğunu biliyor olmalıdır. Türk egemen sınıfları nasıl kendi sınıfsal çıkarları açısından soruna yaklaşıyorsa, PKK da, soruna, temsil ettiği sınıfın çıkarları açısından yanaşıyor. Çıkarları kesiştiği noktada uzlaşırlar, çatıştığı noktada ise savaşırlar.

 

Kısacası, devlet tarafından, ortaya konduğu söylenen “barış masası”nın kitlelere yönelik olduğu bilinmelidir. Buradan Kürt sorunun çözümü çıkmayacaktır. Çünkü, Türk devletinin desteğini aldığı Türk halkı, Kürt ulusunun ulusal haklarına sahip çıkabilmiş değil. Ne zaman ki, Türk halkının önelmli bir kısmı, Kürt ulusuna yapılan baskının kendisine de yapılan bir baskı olduğunu anlayıp, Kürt ulusunun ulusal haklarına sahip çıkarsa, kardeşçe çözüm o zaman gerçekleşebilir. *** 08.01.2013


[1][1] Aslında, devlet, her zaman Öcalan’ı esas muhattap görmüştür. Ancak, kamuoyuna farklı yansıtmaya çalışmıştır. Ayrıca, Öcalan’da, devlete kendisinin içeride olduğu sürece esas muhatabın sadece kendisinin olmadığını develete bildirmiştir. Çünkü hareket, tek bir kişiye bağlı olmaktan çıkmış, geniş Kürt işçi, köylü ve emekçilerin desteğini de alan, ezilen Kürt ulusal burjuvazisinin ortak çıkarlarına dönüşmüştür.

 

113754

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Son Haberler

Sayfalar

Yusuf Köse

Devrimci Pratik ve Militanlaşma

Günlük, üretkenlikten yoksun, kendini tekrarlayan faaliyetler militanlaşma anlamında bir gelişmeyi tetiklemez. Yine devrimci pratiği zayıf bir özne, her şeyden önce geçmiş olumsuz alışkanlıklarıyla devrimci bir tarzda hesaplaşmaya girmez. Yani düşünsel ve pratik olarak küçük burjuva düşünüş ve yaşam tarzından militanca bir kopuş sürecine yönelmez. Çünkü devrimci militanlaşma proleter düşünüş tarzına aykırı olan her türlü burjuva anlayışla hesaplaşma düzeyine bağlıdır. Sade bir dille ifade edecek olursak; köklü bir kopuş, çok yönlü ve kapsamlı bir hesaplaşmayla mümkündür.

“CHP’yi demokrasi cephesıne katılmaya zorlama” yaklaşımları üzerine - I

Toplumda ve doğada yaşanan her değişim, dönüşüm ve gelişmeye koşut olarak, her olgu ve kavram gibi, CHP de elbette ki tartışmalar konusu olabilir, olmalıdır da. Bunda herhangi bir anormallik olmasa gerek. Hayatta, ortaya çıktığı o ilk andaki haliyle, değişmeden kalan/kalabilen hiçbir şey olamayacağına göre; CHP’de de bu kural gereği, el mecbur, bazı değişim ve dönüşümler yaşanacaktır. Bunu yadsımak, hayatın diyalektiğini yadsımakla eşanlamlıdır.

Tutuculuk,dogmatizm ve tabela devrimciliği devrime vardırmaz!

Kısa bir süre önce, “Bu Kendi Kendimizi Kandırmamız Daha Ne Zamana Kadar Sürecek Acaba?” başlıklı, kısa-özlü bir yazı kaleme alıp, bloğumda paylaşmıştım.

Yazıda Türkiye ve K. Kürdistan Devrimci Hareketinin içinde bulunduğu olumsuz durum ve açmazları özetlenmiş, kendi kendine yapageldiği ajitasyona ve kafasını kuma gömme hallerine dikkat çekilmiş ve son paragraf olarak da şu soru sorulmuştu:

Tehlikenin farkında mıyız?

"Türkiye yüzyılı maarif modeli" ile hedeflenen şey; Devlet eliyle "dindar ve kindar nesil" yetiştirmek ve tedrici geçişle din esaslı bir rejim inşa etmektir,

Öncelikle ve de tereddütsüzce idrakinde olunmalı ki bu konuda yapılmak istenenin tümü, ‘toplumsal mühendislik’ yöntemleriyle, zamana yayılı olarak tamamen Erdoğan’ın ‘gizli ajandasının’ şu son derece aleni ideolojik tercihlerini hayata geçirmek maksadıyla yapılmaktadır. Yani asla ‘masumane’ ve de spontane şeyler değil bunlar. Örneğin şöyle diyordu fiiliyatta kendisine İslâm halifesi misyonu yüklemiş olan Erdoğan:

Bugün Galatasaray Meydanında bariyerler bir genişledi ve arkasından geri daraldı.

Meydana gelmeden meydana açılan her yol denetim altına alınmış, polis denetiminden ve üst aramasından sonra meydana girdik... Arkasından heykelin olduğu yere geldim, orası da bariyer ile çevrilmişti, ön taraftan giriş yerine yan taraftan giriş açılmıştı, oradan da üst aramasından geçip oturma eyleminin olacağı heykel çevresine geldik. Heykel, cumhuriyetin 50. Yıl heykeli. 100. Yıl heykeli yapıldı mı bir yerlerde bilmiyorum...

Bariyer içinde bariyer ve onun içinde izin verilen sınırlar içinde acılarımızı haykırmak!

Disiplin anlayışımıza eleştirel bir bakış – II

II.Bölüm:

Laz Nihat’ın başında bulunduğu ekip, öylesine şuursuzca bir gözü kapalılıkla kontraya tabi hareket etmekteydi ki düşünün, düşman operasyonlarının sürmekte olduğu bir arazide, başta ben olmak üzere, kendilerinden yana tavır almayacaklarına kanaat getirdikleri bir grup gerillayı silahsızlandırarak, öylece araziye terk etmeyi bile göze alabildiler… 

Disiplin anlayışımıza eleştirel bir bakış – I

Aslında bu konuyu yıllar önce kaleme aldığım “Dersim Dağlarında” ve “Mao Zedung Değerlendirmeleri” isimli kitaplarımda, yaşanan somut örnekler üzerinden irdeleyip, kendimce, genel yaklaşımın ne olması gerektiğini, özlü bir perspektif olarak ortaya koymuştum. Ancak ne var ki bu kitaplarda ki tüm diğer konular olduğu gibi, bu konu da ‘meşru muhatapları’ olması gereken kişi ve yapılarca; ‘üç maymun’ seçeneğiyle karşılanmaya devam ediyor.

TKP-ML Merkez Komite: Pratiğimizde Bilinç, Bilincimizde Rehberdir İbrahim Kaypakkaya!

Coğrafyamız komünist önderi ve Demokratik Halk Devrimi’nin sönmez meşalesi İbrahim Kaypakkaya yoldaşın Amed Hapishanesi’nde katledilmesinin 51. yılındayız. Önder yoldaşımızın 18 Mayıs 1973’te katledilmesinden sonraki yarım asırlık zaman diliminde Türkiye ve Türkiye Kürdistanı toplumsal mücadeleleri tarihinin gelişim seyri, İbrahim Kaypakkaya’nın görüşlerini sadece doğrulamakla kalmamış aynı zamanda güncel kılmıştır.

Selahattin Demirtaş'a ve bütün tutsaklara...

"YÜREĞİN UMUT ETTİĞİ O ADRESTE" "LI DILÊ KU DIL HÊVÎ DIKE"

Düşkünlüğün, alçaklığın, düzenbazlığın, bağnazlığın, ırkçılığın, sefilliğin, çürümüşlüğün, bencilliğin, rezilliğin ve vurdumduymazlığın rağbet gördüğü bu topraklar sana göre değil dostum.

Yıllardır tanırım seni.

Hani, yüz yüze görüşmüşlüğümüz olmasa da, beraber oturup bir bardak çay içmemiş, tek kelime sohbet etmemiş olsak da, sen hep aşinaydın bana.

Bir aralar bu aşinalığa bir isim bulayım dedim ama inan hiçbir yere oturtamadım.

Akraba desem, değil.

Komşu desem, hiç değil.

TKP-ML MK Siyasi Büro Üyesiyle Röportaj: “Partimiz 53. Mücadele Yılında Faşizme Karşı Savaşını Kararlılıkla Sürdürecektir”

” Kitlelerin hakim sınıfların siyasetinden bağımsız, kendi siyasetini örgütlenmesi ve dahası bir güç olarak ortaya çıkmasını önemsiyoruz. Bu anlamıyla başta İstanbul 1 Mayıs Taksim alanı olmak üzere, işçi sınıfının, emekçilerin, kadınların ve halk gençliğinin 1 Mayıs’ta Alanlara çağrısını değerli ve anlamlı buluyoruz.”

– Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?

– İsmim Özgür Aren. TKP-ML MK, Siyasi Büro üyesiyim.

Tayyip'i, tayyip'e olan güvende yendi

Ah... kuzucuğum ah...

Ne oldu bize böyle.

Ne oldu.

Her şey tıkırında giderken...

Neler yaşadık böyle.

Bu seferde kediler chp'nin lehine mi trafoya girdi ne

Veyahut da.... veyahut da...

"Sizin siyasetçiler bizim sermayeden bir kaç kişiyi yemeye niyetlenirde  bizde hemide hala iktidardayken sizlerden daha fazlasını ham... ham... etmeyiz mi ha..." demenin yarattığı korku uzlaşısı dolu komplo teorileriyle mi  bundan sonraki seçimleri açıklayacağız.

Yoksa... yoksa...

Daha dün bir; bu gün iki

Sayfalar