Cumartesi Ekim 17, 2026

SAHİ FEMİNİZM, BİR “BURJUVA KADIN HAKLARI AKIMI“ MIDIR? (*)

Sizleri bilmem ama, benim kafama yatmıyor bizim cenahın ve sol-sosyalist ekseriyetin yapageldiği feminizm tanım ve nitelemeleri. Bunlarda itirazımı koşullayan baskın yönler sözkonusu çünkü.

Feminizmin, “burjuva kadın hareketi“, “burjuva akım“ yada “orta sınıf burjuva kadın hakları projesi“ gibi nitelemelerle anılması, doğrusunu isterseniz beni ikna etmiyor.

Feminizmin genel tanım ve içeriğinin böyle ele alınıyor olmasında ciddi bir yanlışlık vede haksızlık olduğunu düşünüyorum. Heleki genelleme bir nitelemeyle feminizmin basbayağısından bir “burjuva kadın hareketi“ olarak yaftalanması bana asla doğru gelmiyor. Hani “orta sınıf“ kesimlerden kadınların baş çektiği feminizm fraksiyonuna “burjuva feminizmi“ yada “orta sınıf burjuva kadın hakları projesi“ dense, yada “libral“ ve “radikal“ feminizm akımları olarak bilinen kesimlere dair bu türden nitelemeler yapılmış olsa, aslında belki daha isabetli ve hakaniyetli olabilirdi.

Fakat ne varki böyle ölçülü bir söylem değil bizimki. Feminizim bir bütün olarak karşıya alınarak; “burjuva kadın hareketi“ olarak niteleniyor. Haliyle de işin rengi değişiyor.

Bana öyle geliyorki, sankide bütün bu isabetsiz ve yerliyerine oturmayan tanım ve nitelemelerin kaynağında ciddi bir algı yanlışlığı ve çıkış noktası isabetsizliği sözkonusudur. Ve sankide ilk çıkış sürecindeki baskın söylem ve biçimine damga vuran, “orta sınıf“ olarak da nitelediğimiz “aydın kesim“ kadınların, o “sınıfsal konumları“nın aidiyetine sokularak, bununla “afaroz“ edilegelen bir durum varmış gibi! Ve keza sanki de bu algı ve kabullenişte, sosyalist-komünist harekete yöneltilegelen şu meşhur “CİNS KÖRÜ“  olma halinin, kendi perspektifi dışındaki kadın hakları hareketlerini, bir şekilde, “burjuva hareket“ler olarak niteleyip dışlama gibisinden bir durum oluşmuş ve bu, aşılamayıp, kuşaklara devredilen kötü bir miras olarak bizlere kadar ulaşıvermiş!

Herhalde genel kabul görürki kadının, “EZİLEN CİNS“  olarak, cins bilinci, her ne kadar da ta 1364-1431 yılları arasında yaşamış ve feminist düşüncenin öncülerinden sayılan düşünür Christine de PİZAN‘ın “Kadınlar Kentinin Kitabı“ adlı eserinde ve keza 1565-1645 yılları arasında yaşamış ve “Cinslerin Eşitliği“ isiimli o meşhur eseri kaleme almış Marie de GOURNAY‘ın öncü düşüncelerine kadar gerilerden (yada “erken dönemlerden“ de diyebiliriz) uç vermeye başlamışsada; fakat esasen Aydınlanma ve Rönesans döneminde “ete-kemiğe“ bürünmüştür.

Ve doğal olarak ilk önce, “eğitimli- aydın kesim“ tarafından, bir düşünce-teori ve hareket formatıyla   ortaya çıkacaktı. Ve keza yine doğal olarak da, ilk ortaya çıkış şekliyle, ufku ve içeriği, verili tarihi sürecin olgusal gerçekliklerince koşullanacak ve ana ekseniyle o sürecin başat dinamiklerince şekillenecekti. Hangi düşünce akımı bu genel diyalektiksel gelişim seyrinin dışında bir evrim izlemiştir ki!..

Dolayısıyla, “ezilen cins“ olarak kadın bilincinin ve eşit haklar isteme irade ve hareketinin, döneminin “orta sınıf“ kadınlarınca ortaya konmuş olmasından hareketle, tarihin bu ilk kadın hakları hareketi ve düşüncesini “burjuva kadın hareketi-akımı“ olarak, yada “orta sınıf burjuva kadın hakları projesi“ olarak damgalamak, bana pekte bilimsel bir yaklaşım ürünüymmüş gibi gelmiyor.

Heleki bu hareketi sırf “orta sınıf“ a mensup kadınların başlatmış olmasından hareketle ve “eşit haklar“ düşüncesini basbayağısından bir sınıf olarak “burjuva kadın hakları“ olarak nitelemek, hiç mi hiç isabetli olmaz diye düşünüyorum.

Bilebildiğim kadarıyla hiç bir burjuva demokratik devrimin, eşitlik-özgürlük-kardeşlik şiarının bayraktarlığını yapmış olan Fransız İhtilali‘nin bile, proğramında ve aktüel politik gündeminde kadınların eşit haklara kavuşturulması gibisinden bir madde yer almamıştır. Almadığı gibi de, tam tersine, eşitlik-özgürlük, kardeşlik şiarını bayrak edinerek kadınlara yasal hak eşitliği talebiyle ortaya çıkan kadın hakları hareketini de acımasızca ezip bastırmaya yönelmişlerdir.

Bütün bunlar yadsınamaz tarihsel gerçekler olarak orta yerde duruyorken, bu hareketi “burjuva kadın hareketi“ olarak tanımlamak bana ters geliyor doğrusu.

Ve ama maalesefki bir çoklarımızın kafasında şu türden görüşler, adeta “sabit fikir“ katılığında yer almaya devam ediyor: “Hayır“ diyorlar, “feminizm sadece ve sadece orta sınıf bir burjuva kadın hakları hareketi ve projesidir.“,“ feminizm dayandığı cinsiyetçi ayrımla erkek cinsine karşıtlığı ifade eden bir akım özüne oturur“, “Feminist mücadelenin, kadın sorunu zemininde oynadığı politik rol ve demokratik muhtevasını küçümsemeden onun özünde burjuva bir akım olduğu ve sınıf hareketi yada güçlerini bölüp zayıflatan bir işlev gördüğünü, (ilginçtir, feminizme “sınıf hareketi yada güçlerini bölüp zayıflatan bir işlev“ yüklenirken; örneğin ezilen ulus dinamiklerinin yürüttüğü  ulusal özgürlük mücadelesine aynı gerekçelerle benzeri bir “bölücü/zayıflatıcı“ işlevi yüklememekte, tam aksine çeşitli şekillerde ittifak siyaseti izleyerek bunlarla  birlikte olabiliyorlar. Soralım o halde; NİYE BU ÇİFTE STANDART?!!! Başka nedenlerini aramadan kısaca şunu söylemek yeterli olacaktır: KASKATI BİR ERKEK ŞÖVENİZMİ!..)“

Kimileri de, “ezilen cins“ olarak kadının, kadın özgürlük mücadelesinde feminizmin oynadığı tarihsel ve aktüel rolü sırf önemsizleştirmek adına şu tür söylemler dahi geliştirebilmektedirler: Kadın hakları mücadelesinde burjuva bir akım olarak feminizm ile, marksist bir hareket olarak proleter kadın hareketi eşzamanlı olarak tarih sahnesinde yer almışlardır.

Bu tür bir eşzamanlı tarihsellendirmenin zorlama olduğu açıktır. Olguların izini sürerek böylesi bir çıkarımı doğrulayabilmek pek mümkün gözükmüyor. Çünkü “proleter kadın hareketi“nden, somut bir olgu olarak bahsedebilmek, ancak ki sorunun komünist partilerince ele alınıp bir programa kavuşturulmasıyla mümkün olabilmiştir. Öncesi sürecin işçi ve emekçi kadınlarının iş talebi, iş güvencesi, çalışma koşullarının düzeltilmesi, eşit işe eşit ücret ve benzeri “fevri“ ekonomik-demokratik taleplerde bulunuyor oluşlaraını baz alıp, buna “proleter kadın hareketi“ demek, herhaldeki aşırı zorlama bir payelendirme olacaktır.

Verili sürecin kadın hakları hareketini, “sistem içi reformsal iyileştirmeler“ şeklindeki talepleri ve duruşu üzerinden “burjuva hareket“ olarak tasniflemek doğru ve isabetliyse şayet; o halde çifte standarta düşmemeliyiz derim.

Evet, seçme-seçilme, eğitim görme , mülk edinme ve boşanma hakkı gibi  talepler temelinde erkeklerle eşit yasal hak ve statüler elde etme mücadelesi veren aydın-orta sınıf kadın hakları hareketi, burjuva demokrasisi çeperini aşamayan, sistemi değiştirmeyi hedeflemeyen, bu özelliğinden ötürü ve keza işçi-emekçi kesim kadınların sosyal ve çalışma yaşamına ilişkin sorun ve taleplerine kayıtsız kalmış olmalarından ötürü ne kadar “burjuva kadın hakları hareketi“ olmayı hakediyorsa; aynı şekilde, ufku sadece iş yaşamı ve geçim koşulları sorunlarıyla sınırlı, talepleri esasen ekonomik içerikli olan, siyasal özgürlük ve demokrasi alanına kayıtsız durumda olan işçi-emekçi kadınların eylemi de, o oranda “sistem içi“dir. Belirgin gerçekliği bundan başka bir şey değildir.

Görüleceği üzere benzer karekterlerdir bunlar. Peki geriye ne kalıyor? Sadece ve sadece sosyal-sınıfsal statülerindeki farklılıkları!.. Herhaldeki toplumsal bir hareket ve düşünce sadece bu özel alt kimliğiyle belirlenip, siyasal kimlik belirlenimli bir “sınıfsal hareket“ aidiyeti kazanıyor olamaz. (Kriter bu olursa, sormak gerekmez mi, örneğin, ML teorisinin kurucu önderlerinden hangisi işçi veya işçi kökenlidir?)

Kaldıki “ezilen cins“ olarak kadın sadece işçi-emekçi kadın ve onun “işçi“ olma statüsünün var ettiği iktisadi sömürü ve baskı sorunlarından ibaret değildir. “Ezilen cins“ olgusunun siyasal-kültürel üst yapısal boyutunun ifadesi olan ATAERKİLLİK, kuşku yok ki (değişen oranlarla da olsa) tüm kadınların ortak sorunudur; çelişme özgülünde onların ortak baş düşmanıdır. Dolayısıylada, buna karşı mücadele tüm kadınların ortak paydasıdır. Öncelikle bu realitenin tastamam görülüp kabul edilmesi gerekiyor.

Ve bu kabulleniş, sanırım, ortaya genel bir “kadın hakları sorunu“ yada daha aşina olduğumuz ifadesiyle, “ezen-ezilen cins çelişmesi“ olgusunu getirir. İşte bu, çeşitli sınıfsal aidiyet ve ufuklara sahip farklı düşünsel akım ve franksiyonlara sahip olmaları kaçınılmaz olan bir kadın özgürlük mücadelesi hareketi ve cephesi anlamında, bir toplumsal düşünce ve hareketi kendiliğinden koşullamış olur.

Düşünceme göre işte feminizim, bu genel çerçevenin ve bütünsel kapsayıcılığının bir ifadesidir. Sorunun özünde kadının “ezilen cins“ olma “statü“süne, bunun cismani ifadesi olan ataerkil değerler sistemine esaslı bir itiraz, bir başkaldırı ve isyan vardır. FEMİNİZM İŞTE BU İTİRAZIN, BU BAŞKALDIRIŞIN VE BU İSYANIN ADIDIR. Feminizm, farklı farklı sosyal kesimlerden kadınların, çeşitli renk ve tonlardaki itiraz ve isyanın “çatı“ ifadesidir. Bütünlüklü bir “üst kimlik“idir. Yani MANİFESTOSUDUR!..

Kadının ezilen cins konumundan kurtarılarak, eşit haklara sahip özgür bir cins haline getirilmesi mücadelesi de, denilebilirki; feminizmin manifestosudur.

“Kadının kurtuluşu“ davası, kadının sosyolojik gerçekliğinden ötürü elbetteki tek biçimli ve tek perspektifli olmayacaktır/olamazda zaten. Çünkü kadınlar da nihayetinde yaşadıkları, mensubu oldukları toplumsal statü ve konumlarından bağımsız, yekpare bir bütün olamazlar. Böyle olunca da, ister istemez, sorunu ele alış ve “kurtuluş perspektifleri“ farklılıklar arz edecektir. Hatta yaşadıkları toplumun verili tarihi süreç gerçekliği dahi, bu perspektifleri çok farklı kılabilecek bir başka etmendir. vs. vs.

İşte bütün bu ana/öz ve yan/tali unsurlarıyla birlikte ele alındığında, “kadın hakları hareketi“nin-düşüncesinin daha o ilk ortaya çıkış biçimiyle, tüm yönleriyle yetkin ve yeterli olmasının/olabilmesinin beklenemeyeceği de kendiliğinden anlaşılır olmaz mı?

Bu, aslında tüm diğer düşünce akımları, bilimsel buluş ve keşifler için de böyle değil midir? Örneğin “sosyalizm“ teorisi ve düşüncesi ta en başından itibaren ML bilimince ortaya konmuş olan haliyle miydi? Biliyoruzki değildi! “Köylü sosyalizmi“, “ilkel sosyalizm“, “ütopik sosyalizm“, “küçük burjuva-halkçı sosyalizm“ vb. vb. gibi bir yığın türü sözkonusu olabilmiştir. Ve elbette bu her bir türü ve evreyi, tanımlanabilir kılan başat olgularca karakterize olmuşlardır. Ve elbetteki aynı şey, birebir feminizm için de geçerlidir.

Tarihsel süreçleri ve bu süreçlerin ilerici dinamikleri üzerinden ele alınıp sorgulanması gereken bu sorunu, yapay ve zorlama kalıplar cenderesinde kısırlaştırmak, genelde kadınlara, özel olarakda proleter kadın hareketine (ve tabiiki bir bütün olarak komünistlere) herhangi bir şey kazandırmaz. Nitekim kazandırmadı/kazandırmıyor da.

Evet, tarihsel olgular zemininde ele alındığında, sanırım feminist hareketi, ilk ortaya çıktığı o burjuva demmokratik devrimleri sürecinin eşitlik-özgürlük ve kardeşlik şiarıyla ifadesini bulan liberalizm ekseninde, onun etki ve çekim alanında duruyor oluşu itibarıyle, pek yadırgayamayız, değil mi?

Bu ilk dönem feminizim hareket ve düşüncesine pratiksel olarak önderlik yapan aydın-orta sınıf mensubu kadınllarının bilincinde şekillenen “kadının kurtuluşu“ perspektifinin, burjuvazinin bayrağına yazmış olduğu “eşitlik“ ve “özgürlük“ çeperinde duruyor oluşu, ve keza işçi-emekçi kadıların özgül artı sorunlarını kapsamıyor oluşu da, aslında öyle çok da anlaşılmayacak bir şey olmasa gerek (nitekim dikkat edilirse görülecektir ki; işçi-emekçi kadınlar kesiminde de ataerkil değerler sisteminin var ettiği diğer başlıca hak eşitsizlikleri ve toplumsal cinsiyet sorunları pekte gündemlerine girmemiştir). Ve işte bütün bunlardan hareketle, feminizmin bu ilk evresini (veya, baskın bu ilk feminist dalgayı), başat ana damarı üzerinden,“liberal-demokraat“ bir önkimlik ile tanımlamak hiçte yanlış olmaycaktır diye düşünüyorum.

Ve süregiden bu evrede, feminizmin bu liberal versiyonuna bir tepki ve alternatif olarak da, kadınların kurtuluşunu, kurulu kapitalist sistemi yıkıp, yerine yeni bir sosyal sistem inşaa etmekte gören; sorunu, sorunu vareden kökeniyle birlikte çözmek gerektiğini öngören proleter kadın hareketi de tarih sahnesindeki yerini almaya başlar.

Böylece feminizm, artık bu iki koldan akarak, kadınların kurtuluşu mücadelesini yürütür duruma evrilmiş olur.

Ancak ne var ki, feminizmin bu iki ana akımı, “düşman kardeşler“ misali, birbirlerinin varlığına tahammül gösteremez bir zıtlaşma içerisindedirler de (sanki hiç bir şey değişmemişcesine bugün de aynı döngü devam etmiyor mu? Yoldaş olarak birlikte yol alanlar, sürecin bir kesitinde şu veya bu nedenlerle yolarını ayımayı görsünler, hemen kanlı-bıçaklı düşman kardeşler oluveriyorlar.) Asla barışık olamazlar. Mesela ikincisi, her ne kadarda birincisinin öne çıkardığı talepleri de sahiplenmişse de, ama kadının kurtuluşunu sistem içi reformsal iyileştirmeler yoluyla sağlayabileceğini öngürüyor olması sebebiyle, burjuvazinin kadınlar içindeki “beşinci kol“u olarak damgalanıp afaroz ediilerek, mütemadiyen dışlanmıştır.

Tabii şu bir gerçek ki, “proleter kadın hareketi“nin bu dışlayıcı sol-sekter tutum ve yaklaşımı, olgusal gerçekliği ortadan kaldırmaya asla yeterli gelmez. Gelmemelidir de zaten!..

Liberal feminizm, herhalükarda ve en nihayetinde, feminizm ana damarının bir kolu ve farklı nüanslı bir fraksiyonudur. Azami değilse de, demokrasi ve siyasal özgürlükler zeminindeki ASGARİ PROĞRAM‘da, kadının kurtuluşu davasının önemli bir dinamiğidir (unutmamak gerekiyorki siyasal mücadelede “aktüel“ ittifaklar azami değil, asgari proğramlar zemninde kurulur ve bozulurlar.) Bu akımın “burjuva“lığı da, zaten esasen, ideolojik duruşu itibariyledir.

Sonraki evrelerinde zaten liberal feminizm, öngörmüş olduğu azami taleplerinin esasen karşılanmış olması sebebiyle de, daha esaslı bir şekilde ataerkil değerler sistemini hedefleyen “radikal kanat“ feminizm akımı tarafından, esasan aşılmış oldu.

Feminizmin, birbirinin devamı da olan bu her iki akımı, esasen, reformist karakterlidir. Çünkü “ezen-ezilen cins çelişmesinin“ köklü çözümünün yolunu açacak olan üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet sistemini yıkarak aşma program ve perspektifine sahip değiller. En radikal çözümleri bile “sistem içi iyileştirmeler“ karakterindedir.

“Radikal feminizm“in, “sistem“ olarak, ataerkil sistemi hedefine oturtması, elbetteki toplumsal cinsiyet ayrımcılığına karşı duruş ve mücadele bakımından, daha ileri bir duruştur. Ve elbette önemlidir de! Ancak nevarki bu ataerkil sistemi, değişen yeni koşullar altında yeniden yeniden üretip var eden, daha ince ve sinsi kalıplarla tahkim eden kapitalist-emperyalist sistem yerli yerinde durdukça, ataerkil toplumsal değer yargıları varlığını bir şekilde sürdürmeye devam edecektir. Bu anlamıyla burada “sivrisinek-bataklık“ meteforuyla anlatılmak istenen duruma düşülmüş oluyor kaçınılmaz olarak.

Fakat böyle de olsa, feminizmin bu fraksiyonunun ataerkil değerler sistemiyle dişe diş bir mücadele içinde olması, kadının eşit haklar kazanması mücadelesinde, hiç kuşku yok ki çok önemli ve değerlidir.

Ve bu eksenli mücadelenin tüm kadınların asgari müşterekli, asgari özgürleşme proğramı olduğu göz önünde bulundurulursa şayet, “radikal feminist“ hareketin oynadığı rol ve durdukları yer daha hakaniyetli bir şekilde teslim edilebilir belki.

Komünist hareketlere yakıştırılan “cins körü“ olmaları durumu, ideolojik değil, politiktir. Çünkü komünistlerin tarihi geçmişinde “ezen-ezilen cins çelişmesi“ esasen azami proğram üzerinden ele alınagelmitir. Böyle oluncada; sorunun çözümü yolunda asgari proğramı olan ataerkilizme karşı aktüel aktif mücadele esasen es geçilmiştir. Yani “cins körü“ şeklindeki eleştiri, bu zemin üzerinden bir haklılık payesi kazanıyor diye düşünüyorum. Düşünsenize, onca yaşanmışlıklara ve devrimsel tercübelere rağmen, UKH‘nin Türkiye ve K.Kürdistan kolu olma iddiasına sahip TKP-ML, kırk küsur yıllık yürüyüşünün çok büyük bir diliminde, “kadın sorunu“ diye bir sorunu gündemine dahi almamış olabiliyor. Peki sahi, nedir bunun asıl sebebi?!!!

Sorunun devrimle aşılacağını öngören kaba-materyalist bir “sınıf mücadelesi“ anlayışı yatar bunun temelinde. Kadının özgürleşmesi mücadelesinde asgari proğram eksenli bir mücedele gerekliliğinin es geçilmesinin esas nedeninin bu olduğunu düşünüyorum. Ve benzeri bir asgari proğram eksenli bir mücadele hattının proletarya diktatörlüğü koşullarında zorunlu olacağının bilincine tam olarak varılamamış olmasının da bunda bir payı vardır illeki.

İşte bu ve benzeri yaklaşımların bir sonucu olarak, “ezen-ezilen cins çelişmesi“ , son yıllara kadar, başlıca toplumsal çelişmelerden biri olarak dahi belirlenmemiş ve siyasal özgürlükler sorununun güncel bir unsuru/dinamiği olarak çözüm proğramına kavuşturulmamış olması, yani özetle, ataerkil sisteme ve bu sistemin ürünü olarak ortaya çıkan sorunlara karşı güncel bir mücadele yürütme görevi edinmemiş olması sebebiyle, “radikal feministler“ce (ve keza “sosyalist feministler“ce de) getirilen “cins körü“ olma yergisini rahatlıkla hakettiğini söyleyebiliriz.

Bir hakkın teslim edilmesi anlammında şunu da söylemek gerekiyor ki; bugün sol-sosyalist ve kommünist hareketler safında bu önemli tarihi eksikliğin aşılması yönünde bir bilinç sıçraması yaşanıyorsa, olumlu yönde gayretler içine girilebilmişse, kuşku yokki bunda hem yaşanan devrim deneylerinin acı derslerinin payı ve ama daha çokda “radikal feministler“in eleştiri ve ısrarlı mücadelelerinin payı vardır.

“Proleter kadın hareketi“ , feminizmin, “radikal feminizm“ akımının/fraksiyonunun reformist karekterini ve keza ataerkil sistemle mücadele adına yer yer sorunu “erkek“ ile mücadeleye indirgeyen ve keza, kadın-erkek doğasını yadsıyıp, “tek cinsiyet“ olarak kadını varetmeyi öngören kimi sol-sekter cinsiyetçi yaklaşımlarını dışta tutma koşuluyla sahiplenme ve onlarla asgari müştereklerde birleşebilmesi oranında, asgari program zemininde kadın özgürlük mücadelesi, tekil marjinal hareketlerin kısır döngüsünden çıkarak gelişip güçlenme şansı yakalayabilecektir.

Feminizmin, “liberal feminizm“ üzerinden “yasal eşitçilik“ ile, “radikal feminizm“ üzerinden de, “erkek düşmanlığı“ ve “kadın seviciliği“ (bu ifade, dar/alt anlamıyla, lezbiyenlik anlamında değildir.) olarak lansedilegelmesi, ve halende bunu aşma yönünde herhangi bir bilincin edinilmiyor olması, sanırım kadının kurtuluşu mücadelesinde büyük bir “talihsizlik“ olsa gerek.

Feminizmin “proleter kadın hareketi“ kolu, bahsini ettiğim çerçevedeki “cins körü“ yanlışlıklarına, eksikliklerine ve anlayışsal kusurlarına yöneldiği oranda, görülecektirki kadının kurtuluşu davasının önemli güncel boyutu olan TAM HAK EŞİTLİĞİ TALEBİ ve bir bütün olarak ATAERKİL DEĞERLER SİSTEMİYLE “radikal bir mücadele eksen ve zemininde feminizmin hemen hemen tüm akım ve fraksiyonları ile “asgari program“ ortak paydasında yolları buluşuyor/kesişiyor olacaktır. OLACAKTIR, çünkü sosyal yaşamın talebidir bu.

Bu realitenin görülüp kabul edilmesi, sanırım, hem feminizm konusundaki kalıpsal-ezberci önkabullerimizi sorgulamamızı koşullayacak ve hemde demokrasi ve siyasal özgürlükler hedefli mücadelenin bileşenlerinin-aktif dinamiklernin ve doğal ittifak güçlerinin belirlenmesinde ufkumuzun genişlemesine hizmet edecektir.

Öyle ya, demokratik devrim sürecinde “milli burjuvazinin sol kanadı“ ile, milli demokratik devrim sürecinde, işgalci-sömürgecilerin işbirlikçileri dışındaki tüm ulusal güçler ile asgari müşterekler zemininde birleşik cephe oluşturmayı öngörüp savunan birilerinin; “orta kesim“ yada “burjuva“ diyerek, ataerkil sistemele şu veya bu şekilde sorunu olan, ona karşı şu veya bu oranda mücadele yürüten güçleri, iradi olarak dışlama tutum ve yaklaşımları, siyasetende izah edilebilir olmaktan uzaktır. Sol-sekterizm tüm alanlarda yıkıcı olduğu gibi kadının özgürlüğü mücadelesinde de yıkıcıdır. 

13179

Halil Gündoğan

Halil Gündoğan sitemizin köşe yazarıdır. Teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır.

Halil Gündoğan

Ezilen ulusların sokakları kuşatan, faşist gericiliği sarsan direnişi mücadelemizdir! Selam olsun Kürt ve Katalan ulusunun bağımsızlık mücadelesine!

Emperyalizmin köhnemiş düzeni 2008 yılından bu yana boy gösteren ve giderek derinleşen ekonomik ve siyasal kriz ile sarsılmaya devam ediyor. Ortadoğu enerji rezervlerini elde etmek için katliamlar gerçekleştiren ve halk kitlelerinin öfkelerini ve örgütlenmelerini çarpıtan emperyalistler dipten gelen dalganın telaşını iliklerine dek hissediyor, bunun kabusu ile yaşıyor! Köhnemiş bu düzen, halkların kanı ve gözyaşı üzerine kurulduysa elbet bu düzenin çökmesi ve parçalanması da kaçınılmazdır.

Tarih çarpıtıcılığı ve yalan üzerine teori inşaa etmek

Güney Kürdistan’daki bağımsızlık referandumu, sağından “sol”una bütün siyasal kesimlerin tavır almasını gündeme getirdi.

Kürdistan’ı sömürgeleştiren ve işgal eden egemen ulus egemen sınıflarının bu referanduma karşı çıkışlarını, tehditleri ezelden beri bilinen olmasına karşın, kendini sol’da görenlerin bir çoğunun -Marx’ın deyimiyle-; “egemen ulus burjuvazisinin önyargılarına yankı olmalarına” ne demeli?

Dogmatizmle hesaplaşmada teorinin önemi üzerine -2-

Sürecin tüm örgütlü yoldaşlarımıza çok daha fazla sorumluluk ve görev yüklediğini belirtmiştik. Bunlardan biri de dogmatizmle mücadele yöntemlerinden en önemlilerinden biri olan devrimci teori üretimi üzerine yoğunlaşmaktır. Devrimci teoriyle yeterince ilgilenmeme sebeplerinden birinin de ezilenlere ait bir teorik kültürün eksikliği olduğunu vurgulamıştık. Teorik kültürün eksikliği, artık üniversite okuyanların dahi teorik ilgisizliğini ve ayrıca teoriyle ilgilenenler için de önceden az çok belli olan güçlü teorik çizgilerden yoksun olmayı getirmektedir. Konuyu biraz daha açalım.

Tutuklu gazeteci Aslı Ceren Aslan yazdı: Kıyafet meselesi ve iki saldırı konsepti

TC devletinin bugünkü uygulayıcılarından AKP’nin baskı, sindirme ve yok etme politikalarıyla eşgüdümlü olarak yaşamın her alanında çeşitli yansımalar vücut buluyor; bunlardan birisi de giyim-kuşam, üst-baş, nam-ı diyar kıyafet, elbise. Tekçi ve erkek yapısının koruma altına alarak saldırılarını yoğunlaştıran devlet, mayasında yer alan özellikleriyle dönem dönem değişen başlıklarla ezilenlere nasıl giyinmesi gerektiğini öğretiyor(!); esas olarak kendi bekasını sağlama almaya çalışıyor.

Bir insan ömrünü neye vermeli?

Her insan için yaşamının belkide en önemli sorusudur bu. Bitimsiz ve sonsuz bir döngüden ibaret olan sürekliliğe,insan kendi sınırları ve ölçüleri içinde “Hayat” adını veriyor. Bunuda insanın doğmasından ölümüne kadar ki zaman dilimi içinde yorumluyor. Hayat dediğimiz şey, karalanmaya hazır bembeyaz bir defter değilmidir zaten? Herkes bu gerçeği nefes alıp vermeye başladığı andan itibaren yaşar. Farkında olsun veya olmasın.

Dersim’den İstanbul’a uzanan bir mücadele

Yaşamını yitiren Cumartesi İnsanları’ndan Güzel Şahin’in Dersim’den İstanbul’a uzanan mücadelesini kızı Meral Nergis Şahin, “Ötekileştirilen kim varsa tereddüt etmeden yanına giderdi” sözleriyle anlattı.

“Kaybedilen her çocuk benim evladımdır” diyerek Cumartesi Anneleri’nin 22 yıldır Galatasaray Meydanı’nda verdiği mücadeleye destek veren ve geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren Cumartesi İnsanları’ndan Güzel Şahin’in mücadelesinin altında kendi hayat öyküsü yatıyor.

Faşizm almanyada resmileşti

Özellikle, kapitalizmin 2008 büyük krizinden sonra, Avrupa ülkelerinde iç faşistleşme giderek arttığı gibi, kitleler içinde de güçlü taban bulmaya başladı. Avrupa’nın en bilinen faşist partileri Frans’nın “ulusal cephe”si (FN), Avusturya’nın “özgürlük parti”si (FPÖ) ve Hollanda’nın “özgürlük parti”si (PVV) dir. Bunun yanında, diğer Avrupa ülkelerinde de faşist partiler parlamentoda yerlerini almışlardı.

Sınırsız, mülksüz, ulussuz bir yaşam: Nubar Ozanyan

Gazeteden gördüm seni güneşe uğurlayışımızın haberini...  Aliboğazı şehitlerimizin yokluğunu derin bir şekilde yaşarken seninde aramızdan bedenen ayrılışının acısı eklendi.

Kısa bir haberdi; “Filistin'den Rojava'ya bir Ermeni” başlığıyla verilmişti. Başlığın kendisi ve yanındaki resim ilk andan çok farklı, özgün bir komünistin yanıbaşımızdan ayrıldığını anlatmaya yetiyordu.

Tam sınıf bilinci

Proletaryanın devrim biliminde dikkatli bir okuma yapıldığında “Tam anlama-tam kopuş-tam çözüm-tam sınıf bilinci-tam demokrasi-tam özgürlük-tam hak eşitliği“ vb. kavramlara rastlanır. MLM, ekonomi-felsefe-bilimsel sosyalizm konularında kendi içinde bütünlüklü ve birbiriyle uyumlu olan dünya görüşüdür. Özgürlüğe kurtuluşa geleceğe ait tüm sorunlarda ve konularda kırıntı halinde parçalı, sınırlı hiçbir şeyi talep etmez, mücadele hedefine bunları koymaz.

Ekim Devrimi'nin yüzüncü yılında,öğretileri ve kazanımları

  1. İşçi Sınıfının Öncüsü Olarak Parti:

Ekim Devrimi Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (Bolşevik) -RSDİP (B) -Bolşevik Partisi önderliğinde gerçekleşmiştir. İşçi sınıfının dünya görüşleriyle donanmış bir öncü parti olmasaydı, Ekim Devrimi gerçekleşemezdi. Bu nedenle, burjuvaziyle proletarya arasındaki sınıf savaşımında, kapitalizmi yıkıp sosyalizmi kurmak isteyen işçi sınıfı; örgütlenmiş ve çelikten bir disipline sahip bir parti olmadan, işçi sınıfı iktidarı burjuvaziden alamaz. Ekim Devrimi ve daha sonraki işçi devrimleri bunu kanıtlamıştır.

GÜNEY KÜRDİSTANDA REFERANDUM (Hasan Ali Köse)

HER ULUS GİBİ KÜRT ÜLÜŞÜ DA AYRILIP AYRI DEVLET KURMA HAKKINA SAHİPTİR. HİÇBİR GEREKÇE İLE BU HAK GÖRMEZDEN GELİNEMEZ, İNKAR EDİLEMEZ. KÜRTLER İSTER “ BÖLGESEL ÖZERKLİK, İSTER KÜLTÜREL ÖZERKLİK,İSTER DAHİL OLDUKLARI SINIRLAR İÇİNDEKİ DİĞER HALKLARLA, BİRLİKTE YAŞAMA , İSTER FEDERAL BİR YÖNETİM BİÇİMİNİ TERCİH ETME, YA DA AYRILIP AYRI DEVLET KURMA” TERCİHİNDE TAMAMEN ÖZGÜRDÜRLER.

Sayfalar