SADAT
Son günlerde gündem olan SADAT ve Özel Savaş Şirketleri'ni, yeni yayınlanan “EMPERYALİST TÜRKİYE” (El Yayınları) kitabımda ele almıştım. Oradan kısa bir bölümü yayınlıyorum
Türk Tekelci Devleti’nin Paramiliter Gücü[1]
Yusuf Köse
Türkiye’nin ilk ÖSŞ (Özel Savaş Şirketleri) 2012 yılında kurulan Uluslararası Savunma Danışmanlık İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş. (SADAT)’dir. Kurucusu, Özel Harp Dairesi’nde uzun yıllar görev yapmış, KKTC’de Sivil Savunma Teşkilatı’nda görev yapmış emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi. DW (Deutsche Welle)’nin SADAT ile ilgili haberinde, TSK içinde irticai faaliyetleri nedeniyle atılan subay ve astsubaylar tarafından kuruluyor. A. Tanrıverdi bir süre Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın danışmanı olarak görev yaptı.
Ayrıca, eklemek gerekiyor; Türk devletinin emrinde sayısı oldukça kabarık bir paralı asker var. Bunlar, Türkiye tarafından kurulan ve tamamen Türk devletinin emrinde olan “Suriye Milli Ordusu” ya da diğer dinci savaş çetelerinden oluşan ve emperyalist devletlerin paralı askerleri olarak savaşan paramiliter güçlerdir. Kimi din adına kimi ise başka nedenlerle, ama paralı asker olarak emperyalist devletlerin hizmetindeler. Türkiye’nin de Suriye, Libya, Irak, Azerbaycan’da paralı askerleri var. Ve bunlar sık sık, Türkiye ve uluslararası basında yer alıyor.
Türk devleti SADAT eliyle İŞİD, El-Kaide, El Nusra vb. gibi gurupları eğittiği biliniyor ve bu uluslararası basında yer aldığı gibi Rusya tarafından da açıklanmıştı. 2015 yılında Rusya Federasyonu’ndan Türkiye üzerinden Suriye ve Irak’a giden kişilerin %25’inin SADAT tarafından eğitildiği ve Türkiye’de göçmen kamplarında SADAT eğitim verdiğini CHP milletvekili Ali Rıza Öztürk açıklamıştı.[2]
Öte yandan PKK’ya karşı “köy koruculuğu”nun örgütlenmesi ve bunların savaştırılması, paramiliter örgütlenmenin iç ayağını oluşturmaktadır. Köy korucu sayısının 60 bine yakın olduğu sanılıyor. İçişleri Bakanı Soylu, 26 ilde Bazı kaynaklar 54 bin köy korucusu olduğunu açıkladı.[3] Köy korucuları köyleri korumakla bir ilgisinin olmadığı biliniyor. Esas görevleri PKK’ya karşı savaşmak. Köy korucular irili ufaklı bütün operasyonlara çıkarılıyor. Ve bu korucuların bir kısmı uzman erbaş yapılıyor. Ve böylece savaş tecrübesi kazanmış olarak dış cephelerde sürüyor. Kürt kökenli korucular Irak ve Suriye cephelerinde PKK’ya ve diğer Kürt örgütlerine karşı, Türk devletinin paramiliter güçleri olarak, savaştırılıyor.
Korucu ya da özel savaş şirketlerin emrindeki unsurlar, içte devlete karşı gelişen ya da gelişmesi muhtemel kitle hareketlerine karşı da kullanılmaktadır. 15 Temmuz 2016 yılında askeri darbe girişimi sırasında, bu unsurlar açıktan kullanılmıştır.
“Uluslararası insancıl hukukun (savaş hukukunun) temel taşlarından olan Cenevre Sözleşmesi’nin 1949 tarihli 1 No’lu Ek Protokolü paralı askerlerin kullanımını yasaklamaktadır. Bu protokolün 47. Maddesinde “bir paralı asker savaşçı ya da savaş esiri olma hakkına sahip olmayacaktır” demektedir. 47. Maddenin ikinci bendinde kimlerin paralı asker sayılacağı aşağıdaki gibi detaylandırılmıştır:
2(a) Yerel olarak ya da yurt dışında silahlı bir çatışmada savaşmak üzere işe alınmış,
2(b) Aslında doğrudan savaşlarda yer almış olan,
2(c) Özellikle özel kazanç arzusu ile savaşlarda yer almak istemiş olan ve aslında, çatışmaya dahil olan bir Tarafça ya da Taraf adına, söz konusu Tarafın, silahlı kuvvetlerindeki benzer rütbe ve işlevler için savaşçılara ön gördüğü veya ödediği miktarın üstünde maddi tazminat alacağı vadedilen,
2(d) Hem çatışma taraflarından birinin vatandaşı olmayan hem de bir çatışma tarafınca kontrol edilen topraklar üzerinde ikamet etmeyen,
2(e) Bir çatışma tarafının silahlı kuvvetlerine mensup olmayan,
2(f) Çatışma taraflarından olmayan bir Devlet tarafından bu devletin silahlı kuvvetlerinin bir mensubu olarak resmi görevle görevlendirilmemiş olanlar.”[4] (Duygulu, Şirin)
Ortadaki gerçekler, hiçbir devletin bu anlaşmaya uymadığı, bunun kağıt üstünde kaldığı görülmektedir. Vekalet savaşlarının sürdürüldüğü, savaş ya da işgallerde resmi ordunun sayısından fazla paralı asker kullanıldığı ya da özel savaşın ve işgalin özel savaş şirketlerine devredildiği günümüzde, adı geçen Cenevre Sözleşmesi’nin bir anlamı kalmamıştır. Eğer yaptırım uygulanacaksa başta ABD ve Rusya olmak üzere diğer emperyalist ülkelere ve Türkiye’ye uygulanması gerekiyor.
Üsküdar Üniversitesi’nin düzenlediği sempozyumda konuşan, Ekol Özel Güvenlik Şirketi (Ekol Grup) yönetim kurulu başkanı ve ASSAM YK Başkan Yardımcısı eski SAT komandosu Mehmet Naci Efe’nin, Türkiye’de kurulu “Özel Güvenlik Şirketleri” ile ilgili verdiği rakamları buraya alalım. Bu şirketler askeri savaş şirketleri değildir. Ancak, Ekol Grubu aynı zamanda askeri (savunma yazmış) hizmetler vermektedir.
Tablo-54: Türkiye’de Özel Güvenlik Sektörü
Türkiye’de Özel Güvenlik Sektörü
Güvenlik Şirketi Sayısı
1.441
Faal Eğitim Kurumu Sayısı
447
Alarm İzleme Merkezi Sayısı
278
ÖG İzini Verilen Lokasyon Sayısı
95.709
ÖG Sertifikası Bulunan Kişi Sayısı
1.556.298
Aktif Çalışan ÖG Görevlisi Sayısı
283.556
ÖG Görevlilerinde
Kısa Namlu
45.965
Bulunan Silah Sayısı
Uzun Namlu
5.913
ÖG: Özel güvenlik
Kaynak: ÜÜ Özel Askeri Şirketler Sempozyumu 18 Şubat 2018, Üsküdar Üniversitesi yayınları-15
Türk emperyalist sermayesinin yurt dışında palazlanmasına, egemenlik alanlarını genişletmesine bağlı olarak istihbarat ağaları da genişlemiş ve genişlemeye devam etmektedir. Örneğin, MİT, Türk sermayesinin bulunduğu her alanda faaliyet yürütmektedir. İnsan kaçırmadan tutunda, Türk burjuva devletine şu veya bu oranda muhalefetlik yapan demokrat kesimlere, Kürtlere ve komünistlere karşı faaliyet yürütmektedir. Özellikle, Türkiye kökenlilerin yoğun yaşadığı Avrupa ülkelerinde fişleme ve istihbarat, tehdit vb. faaliyetleri bütünüyle gün yüzüne çıkmıştır. Türk devletini istihbarı faaliyetlerinin en yoğun olduğu ülke, Türkiye kökenlilerin en fazla olduğu Almanya başta gelmektedir. Sadece Almanya’da MİT’e doğrudan ya da dolaylı bağlı 8-9 bin elemanın olduğunu Almanya Anayasayı Koruma Örgütü açıklamıştır.[5] (Karakülhancı, Ayşegül)
Türk devletinin gizli istihbarat örgütlerinin yanı sıra Diyanet Başkanlığı’na bağlı bütün camiler de aynı görevi yapmaktadır. Örneğin, Almanya’da 1000’nin üzerinde cami, aynı zamanda Türk devletinin istihbari faaliyetlerini yürütmektedir. Ayrıca, yayınlanan “infaz listeleri” ile, burjuva liberal muhaliflere, Kürt Ulusal Hareketi’ni destekleyen aydın ve taraftarlarına, ilerici sanatçılara ve demokrat gazetecilere yönelik fiziki saldırıları artmıştır. Alman tekelci devleti ise, Türk devletini bu yöndeki çalışmasını kolaylaştırmaktadır. Esasında, Alman istihbaratı ile Türk devletine bağlı istihbarat teşkilatları ortak çalışmaktadır. Bunun en somut örneği, TKP-ML’nin Almanya ve Avrupa ülkelerinde yasak olmamasına rağmen, “üyesi oldukları” gerekçesiyle on devrimcinin, Münih’te yargılanarak yıllarca cezaevinde esir tutulup ve bir o kadarda hapis cezası verilmesinin yanı sıra, Almanya’da iltica etmiş olanların seyahat ve devrimci faaliyet alanlarının kısıtlanmış ve Almanya dışında yaşayanların ise Almanya’ya girişlerine yasak konmuştur.
Almanya’da 1993 yılından beri PKK’nın yasaklanması, “PKK üyesi olduğu” gerekçesiyle onlarca Kürt yurtseverine hapis cezası verilmesi, yargılama kılıcının Kürt yurtseverlerin ensesinde sürekli sallandırılması, Türk devleti ile Alman devletini ortaklaşa çalışmasının en somut kanıtlarından biridir. Alman devletinin ve Alman tekelci burjuva hükümetinin AKP-MHP hükümetinden ve onun uygulamalarından memnundur. Bu memnuniyetini, Türkiye’deki genel seçimlere sayılı günler kala Merkel’in, Erdoğan’ı ziyaret ederek göstermiştir. Bu ziyaretler, Almanya’nın Türkiye’deki seçimlere Erdoğan hükümeti lehine açıktan müdahalesidir.
AB ülkelerinin faşist Erdoğan başkanlığındaki Türk hükümetinin ülke içindeki faşist uygulamalarıyla hiçbir sorunu yoktur. Yer yer çatışmalar, çekişmeler, pazar paylaşımı, nüfus alanlarıyla (Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Balkanlar) bağlantılıdır. AB’nin Türkiye’deki demokratik hak ve özgürlüklerin yok edilmesine atıfla, ara da bir, kendi kamuoylarını teskin etmek için söyledikleri “endişe duyuyoruz” argümanı, sahte ve gerçekten endişe değil, “yok edilmesinden” memnuniyetin ifadesi olarak ortaya çıkıyor.
Türk devletinin yurtdışı istihbari faaliyetleri, salt istihbarat toplamakla sınırlı olmayıp, esas olarak; muhalifleri fiziki olarak yok etmek, korkutmak ve sindirmek amaçlıdır.
Türk devletinin emperyalist Türk sermayesinin yurt dışında yayılmasına ve ekonomik ve siyasi pazar alanlarının genişlemesine bağlı olarak askeri ve sivil istihbari faaliyetlerinin artması ve genişlemesi; salt T. Erdoğan ile bağlantılı olmayıp, sermayenin emperyalist amaçları ile doğrudan bağlantılıdır. Bu karşı-devrimci faaliyetlerin Erdoğan hükümetinin bitişiyle birlikte biteceğini düşüneneler ya da umanlar elbette yanılıyorlar.
***
[1]Bu yazı, Yusuf Köse, Emperyalist Türkiye, sf. 295-299'den alınmıştır.
[2] Michel Rubin, American Enterprise Enstitue, 30 Mayıs 2017, www.aei.org/has-sadat-become-erdogans-revulutionary-guards/ Ayrıca, Suat Cubukcu, The Rise of paramilitary Groups in Turkey, 03/03/20187 www.smallwarsjournal.com/rise-paramilitary-groups-turkey
[3] www.amerikaninsesi.com/ 13 kasım 2019
[4]Şirin Duygulu, www.sicherheit-forschung.de/pdf. Freie Üniversität Berlin, sf. 49
[5]Ayşegül Karakülhancı, www.artı-gercek.com/erdogan-in-paramiliter-ceteleri-almanya-nın-ic-güvenlik-sorunu-haline-geldi/2021/07/27
Yusuf Köse
Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.
http://yusuf-kose.blogspot.com/
Son Haberler
Sayfalar
"Tarihte kalmış bir savaştan notlar ve dersler"*
1973'de Amerikan askerleri Vietnam'dan çekilirken, New York Times gazetesinin hükümete yakın yazarlarından Sulzberger şunları yazıyordu:" Birleşik Devletler savaşın kaybeden tarafı olarak görünüyor. Tarih kitapları bunu böyle yazmak zorunda… Biz savaşı Mekong Vadisi'nde (Vietnam'da) değil, Mississippi Vadisi'nde (Amerika'da) kaybettik. Birbiri ardından gelen Amerikan yönetimleri, ülke içindeki halktan asla kitlesel destek görmedi."
Tatava yapma, bas geç
Gündemle ilgili yazmak bana göre değil.
Aklım sırrım almıyor.
Delirecem.
Seçimler 30 Martta.
31 Mart ve ardında bazıları seçimlerde uğradığı hezeyanla ...
Seçimlere, örgütlenmeye .... yönelik iflah olmayan proletarya köylünün haline karşı kolektiflere sokağın, mücadelenin ve kavganın yıkıcı gücünü ( Bolşevikliği ) tavsiye ediyor.
Kimileri de, Yetmez ama evetçilerin gezideki adı: Tatava yapma, bas geçciler, diyi veriyor.
Ve daha nice şeyler.
Ya kardeşim: Durun, hele.
Sizler ne yazdığınızın farkında mısın ?
“İnsanlık için komünizmden başka yol var mı?” derdi o...
“İçinde bir tutam delilik olmayan hayat eksik bir hayattır.”[1]
Ataol Behramoğlu’nun, “… insan olmak/ çoğalabilmektir başkalarıyla/ İnsansın, birinin canı yanıyorken/ senin de canın yanıyorsa,” dizelerini anımsatan bir devrimci ruh daha ayrıldı aramızdan... Çocuksu, coşkulu, insan gibi insandı...
Gerçek şudur ki Onun ölümüne inanmak zor, O az sonra kapımızı çalabilir…
Kolay mı? Can Yücel’in, “Bana Bir Varmış de!/ Bir Varmış Bir Yokmuş deme!/ İçime dokunuyor” şiirinin “Bir Varmış de” bölümünü gerçek kılmışlardandır Tuncel Kurtiz...
TKP/ML- TİKKO Gerillalarından Bombalı Pankart
Yerel kaynaklardan öğrendiğimiz bilgilere göre, 10 Nisan2014 günü TKP/ML’ye bağlı TİKKO gerillaları Ovacık’ta yol kapatma eylemi yaparak bombalı pankart astı.
Değişimlere Direnen İdeal İnadımı
Aradan otuz yıl geçmişti, ben daha ülkedeyken tanıdığım kadim bir dost diye bildiğim Hasan’a misafirliğe gitmiştim. Hal hatır faslından sonra kardeşi olan Hüseyin’in durumunu sormuştum. Aldığım cevap ise, ‘’Annesi ve babası bir olan bir ilişki içinde değiliz maalesef’’ olmuştu.
Çocukluğumdan beri anne ve babası bir diye bildiğim bu kadim dostumun söyledikleri kafamı epey karıştırmasına yetmişti bile. Hasan bana dönerek ‘’Yok yok zannettiğin gibi değil ya da düşündüğün anlamda baba veya annemiz bir değil anlamında söylemedim’’ diye tekrar aynı vurguyu yapmıştı.
Eleştirinin sefaleti
Halkın Günlüğü gazetesinin 16–28 Şubat 2014 tarihli 77 sayısında “Eleştirinin Eleştirisi!” başlıklı bir yazı yayımlandı.
Munzur’dan İstanbul'a Yaralı Kartal: Ali Uçar!
Yıl 1974 Haziran’ıydı. Seni İstanbul- Kazlıçeşme’de tanıdım. Daha çok gençtin, 16 yaşındaydın. Dersim-Ovacik Cakperi köyünde yoksul ama Munzur suyu kadar temiz bir Anne-Baba'dan gelmeydin. Okullar yaz tatiline girmiş sen ve abin Musa Uçar okul paranızı ve ailenize maddi yardımda bulunmak için Kazlıçeşme deri fabrikalarında çalışacaktınız. Okullar açıldığında ise geri Dersim’e dönerek eğitiminizi sürdürecektiniz. Ama öyle olmadı. Partimizle tanıştın. Eğitimini yarıda bıraktın. Zeytinburnu’nda işçi sınıfı içerisinde örgütlendin, örgütledin.
Sürecin hasasiyetine hasasiyetle cevap vermek gerekiyor
Yaklaşık 30 yıldan beridir Kürt halkının ulusal demokratik taleplerinin seslendirilmesini üstlenerek öncülük eden Kürt siyasal hareketin siyasal konumunda olan siyasal güçleri, son barış sürecinin heyecanıyla atağa kalktıklarından beri, ağızlarından hiç düşürmedikleri süreç ve bu sürecin ortaya koyduğu ‘’süreç çok hassastır’’ söylemidir.
Yaşamı degistirmek için tüm renkleriyle örgütlenmek[1]
“İnsan, uğrunda ölümü göze alabileceği bir şey bulmadığı müddetçe insan değildir.”[2]
Yaşamı, tüm renkleriyle, hep beraber, “11 Tez”in ısrarlı yaratıcı/ yıkıcılığıyla birlikte, el ele, omuz omuza örgütlemek insan olmanın ve kalmanın “olmazsa olmazı” olsa da, sürdürülemez kapitalizmin yıkım ve yoksulluk dünyasında hiç de kolay değildir…
KAPİTALİST VAHŞET
Seçim mi Devrim mi ?
Bu coğrafyada halklar düzenin yüz yıldır sahnelediği seçim oyununa katılmakla baltayı bilinçsizce hep kendi ayaklarına indirdiler. Bu 30 Mart yerel seçiminde de halk diğer seçimlerde olduğu gibi yine kendisine biçilen militan figüranlık rolünü oynadı. Yorucu bir seçim kampanyasını sırtlayarak Meclis partilerine pek çok belediye başkanlığı ve il meclis üyelikleri kazandırdı.
Sokaklar babam kokuyordu
Babamı hiç tanımadım, kokusunu da bilmem. Kulaklarımda çınlayan ne bir sesi ne de duvarımızda asılı bir resmi vardı. Olsaydı hep bakardım… Tam beş yaşındaydım. Bunların yokluğuyla bir gün sordum anneme. “Beni kaçırdı, köyden alıp getirdi buralara. Gerçi İzmir çok güzel ama…” dedi. Sustu, gözlerini tavana dikti, sonra da, “Benim için çoktan öldü baban,” dedi. ‘Benim için neden ölmedi?’ diye geçirdim aklımdan, hayıflandım. Biraz da gönül koydum. Babasızlık çok zormuş, insan büyüdükçe bunu daha iyi anlıyor. Örneğin sokaklarda hiç kavga etmedim, kavgadan kaçtım hep.
Comment form