Pazartesi Ekim 19, 2026

Ortadoğu ve Türk devletinin cerablus işgali

Ortadoğu zengin petrol kaynaklarının bulunduğu büyük bir pazar olmanın yanında; enerji kaynaklarının geçiş güzergâhı olarak da her zaman emperyalistlerin iştahını kabartmıştır. Bu coğrafyada kurulan kukla devletler, başta İngiltere ve ABD’nin denetiminde Ortadoğu’da emperyalizmin bekçiliğini yapmaktan geri kalmamışlardır. Irak, Tunus, Suriye, İsrail ve İran emperyalist ülkelerin bölgedeki temsilcileri olmuşlardır.

İran’nın 1978 yılında Humeyni önderliğinde gerçekleşen İslami Devrim sonrası ABD’nin denetimi dışına çıkması ve yakın dönemde Rusya’ya daha yakın durarak, Şangay Beşlisi içinde yer alması İran'ın ABD’nin bir numaralı hedefi durumuna gelmesinin nedenlerinden biriydi. Suriye, iç savaş öncesi batıyla ilişkilerini sıcak tutma arayışları içine girdiyse de, ‘’Arap Baharı’’ ile birlikte, yüzünü tekrar Rusya’ya dönmüş bulunuyor. Irak, işgalle birlikte, ABD’nin yeniden yarı sömürgesi olmuştur. İsrail devleti kurulduğundan beri ABD’nin denetiminde bir ülke konumunu korumaktadır. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, ABD’nin işbirlikçi devletleri olarak varlıklarını sürdürüyorlar.

Ortadoğu, Asya, Avrupa ve Afrika’yı birbirine bağlayan bir köprü olarak, sınırları Akdeniz’den Pakistan’a oradan da Arap yarımadasını kapsayan geniş bir coğrafi bölgedir. Ortadoğu ülkeleri; Suriye, Irak, Katar, Ürdün, İsrail, Lübnan, İran, Filistin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Kuveyt, Bahreyn, Yemen, Mısır, Tunus, olarak kabul edebiliriz.

Ortadoğu tanımını önce Fransa emperyalizmi tarafından kullanmıştır. Bu tanım Fransa’nın Osmanlı Devletinin toprakları için kullandığı ‘’Yakın Doğu’’ adlandırmasıdır. Aynı tanımı İngiliz emperyalistleri de, Hindistan ve Çin için ‘’Uzak Doğu’’ olarak belirlemiş, her iki terimde batılı emperyalistlerin yeni bir bölgesel tanımı olarak Osmanlı toprakları içinde kalan bu bölgeye ‘’Ortadoğu’’ adı verilmiştir. Osmanlının yıkılması sonrası bu coğrafya da kurulan ülkelerin coğrafi tanımı Ortadoğu olarak tanımlanmaya devam edilmiştir.

Ortadoğu’nun genel önemini şu ana başlıklar altında toplayabiliriz.

• Dünya’da bilinen petrol rezervlerinin %65’i bu bölgededir. • Üç kıtayı birleştiren kara ve demiryollarının düğüm noktasıdır. • Deniz ticaret yolları, ulaşım, doğalgaz ve petrol sevkiyatlarının büyük kısmını bu bölgeden geçiyor olması Ortadoğu’nun neden emperyalistlerin sürekli iştahını kabarttığını göstermektedir.

Ortadoğu'daki durumu anlamak için biraz gerilere giderek bugün olup bitenleri daha iyi tahlil edebiliriz.

Büyük Ortadoğu Projesi

Ortadoğu’daki yaşananları tam ve doğru olarak anlayabilmek, ülkelerin neden işgal edildiği, İran’da iktidarın neden yıkılmak istendiği, Irak'ın işgali ve Suriye’ye ABD ve Batılı emperyalist güçlerin niçin tüm güçleriyle saldırdığını tam olarak anlamak için Büyük Ortadoğu Projesi’ne bakmamız gerekmektedir.

ABD’nin dünyadaki egemenliği diğer emperyalist güçlere göre daha öndedir. Latin Amerika, Asya ve Irak İşgaliyle birlikte Ortadoğu'da bir üstünlüğünün olduğu kendi rakiplerince de kabul ediliyor. ABD’nin dünya'nın diğer bölgelerinde de diğer emperyalist güçlere karşı her zaman bir üstünlük yarışı içinde olduğu bilinmektedir. İkiz kulelere yapılan saldırıdan sonra ABD, kendisine karşı yapılan bu saldırıyı yeni bir hâkimiyet üstünlüğüne çevirmek için yeni bir strateji belirleyerek harekete geçti. Bu strateji, BOP olarak bilinen Büyük Ortadoğu Projesi olarak ilan edildi.

Buna karşın emperyalistler arasındaki pazar kavgasında rakipleri ABD’nin bu stratejisine karşı yeni hamleler geliştirdikleri de bir gerçektir. Bu anlamda;Avrupa Birliği kendi içinde sorunlar yaşasa da, emperyalist bir blok olarak ABD'ile rekabet içindedir. Rusya’nın bu rekabet savaşında kendi arka bahçeleri olarak gördüğü Kafkaslarda ve Ortadoğu’da etkinliğini korumak ve işbirliğini geliştirmek için, Çin, Hindistan, İran'la birlikte Şangay işbirliğini kurarak emperyalist rekabette yerini korumaya devam ediyor. Emperyalistlerin yeni pazar paylaşımında Afrika’nın da bir paylaşım alanı olduğu gözden kaçmaması gerekmektedir.

ABD’nin 1978’den sonra Ortadoğu’daki hâkimiyeti giderek zayıfladı. İran, Irak ve Suriye ABD’nin denetimi dışına çıkan bu ülkeler, hem petrol ve doğal gaz açısından, hem de buldukları coğrafi alan bakımından ABD açısından önemli ülkelerdi.

Bilindiği gibi en büyük petrol rezervleri Ortadoğu’dadır. Bu kaynakların ABD’nin çıkarları doğrultusunda kontrol altına alınmasından geçiyordu. Ortadoğu’dan petrol akışının kesintisiz olarak sürdürülebilmesi için petrol nakliyatında kullanılan yolların güvenliğinin sağlanmasına ilaveten, Orta Asya’dan Hint Okyanusu’na ulaşan enerji koridorunun da açık bulundurulması gerekmektedir.

ABD, bu projesini 1998 yılında Clinton döneminde ‘’21. Yüzyılı şekillendirme düşüncesi’’ adıyla geliştirdi. En uygun tarih olarak da 11 Eylül 2001’de ABD’ye yapılan saldırı sonrası doğan fırsat iyi kullanıp, Afganistan’ı işgal ederek planın ilk adımını atmış oldu. Bu planın bir devamı olarak 2003 tarihinde Irak işgal edildi.

ABD’nin ‘’21. Yüzyılı şekillendirme projesi’’ ABD’nin Pazar paylaşımında diğer rakiplerine üstün gelme stratejisidir. Dönemin ABD Başkanı Bush bu projeyi “Artık okyanuslar ABD’yi savunmaya yetmemektedir.’’ Olarak açıklıyordu. Büyük Ortadoğu Projesi de ABD’nin bu stratejik temel yaklaşımı içerisinde yer almaktadır.

ABD emperyalizmi 1991 yılından itibaren denetimi dışında olan Libya, İran, Irak, Suriye ve Kuzey Kore’yi birinci dereceden hedef ülkeler görmüş, denetimi altında olan ancak denetimi dışına çıkma tehlikesi gördüğü Türkiye, Pakistan, Mısır, Suudi Arabistan’ı ikinci dereceden hedefler olarak belirlemiş ve rakip gördüğü Güney Kore, Hindistan, Rusya ve Çin’i de hedefleri arasında alarak yeni stratejisinin kapsamını açıklamış oldu. Suriye rejiminin bugün ABD tarafından neden yıkılmak istendiği 1991’de geliştirdiği bu projeyle doğrudan ilintilidir.

ABD, Büyük Ortadoğu Projesi’nin Hedefi ve Projeye Dahil Ülkeler 2003 yılında çerçevesi iyice netleşen BOP projesi 2004 yılında Dovos’ta ABD Başkan yardımcısı Dick Cheney tarafından dile getirildi. Bu projeye göre ABD’nin hedefleri; ‘’bölgeye demokrasi getirmek, İsrail Filistin sorunu çözmek, Ortadoğu ülkelerinde siyasal ve ekonomik ortamlara destek sağlamak’’ olarak açıklansa da, esas hedefi Ortadoğu’da yeniden hâkim bir güç olma savaşı olduğu açıktı.

Nitekim 2005-2009 yılları arasında ABD Dışişleri bakanlığı yapmış olan Condoleezaza Rice daha bu göreve gelemeden önce 2003 yılında Washington Post gazetesine yayınlanan bir makalesinde ‘Fas’tan Basra körfezine kadar tam 22 ülkenin rejim sınırlarının yeniden değişeceğini’ vurguladığında bugünleri işaret ediyordu.

ABD, BOP projesi sadece Ortadoğu ile sınırlı kalmamış, bu proje Afrika’yı da içine alacak şekilde genişletilmiştir. Bu proje ABD’nin rakiplerinden olan Çin’in hızla gelişmesinin önünü kesme planın

bir parçası olarak bugün daha belirgin bir şekilde uygulanmaktadır. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da sular hala durulmuş değildir. Gelişmeler ABD’nin lehine olsa da, istikrarsızlık devam etmektedir.

ABD’nin en büyük hedeflerinden biride İran’dı. İran, gerek petrol bakımından gerek doğal gaz açısından zengin bir ülkedir. İran’ın Ortadoğu’da radikal İslami örgütlerle olan ilişkisi ve bu örgütlerin bazılarını desteklemesi, Nüklüer Silah geliştirme çalışmaları ABD’nin İran'a saldırmak için geliştirdiği başılıca argümanlardandı. İran ABD tarafından kolay yutulacak bir ülke olmadığı için, ABD yıllarca uluslararası bir kamuoyu yaratılmaya çalıştı. ABD'nin İran'a karşı istediği saldırıyı gerçekleştirememesinin bir nedeni de İran’ı Rusya ve Çin’in destekliyor olması ABD’yi istemese de frenlemek zorunda bıraktı.

İsrail Filistin Sorunu

Ortadoğu coğrafyasında çözülemeyen bir başka çelişki de Filistin İsrail sorunudur. 1948 yılında Filistin topraklarının bir bölümü içinde kurulan İsrail Devleti, ABD, İngiltere ve Batılı Emperyalistlerin de desteğiyle Filistin topraklarındaki işgali genişleterek büyük bir hâkimiyet kurdu.

Filistin Ulusal Mücadelesi, Filistin burjuvazinin uzlaşmacı politikaları sonucu Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda Filistin’e ‘’üye olmayan gözlemci devlet’’ statüsünün verilmesi ile 'Filistin Ulusal sorunun sona erdiği, İsrail, Filistin çelişkisinin çözüldüğü' imajı yaratılmaya çalışıldı. Aslında olan Filistin Ulusal Mücadelesini, Filistin burjuvazisinin öncülüğünde emperyalistlerin istediği seviyeye getirip İsrail’in de razı edildiği bir şekilde ‘’devleti olmayan, devlet’’ statüsünde tutmak oldu.

Ortadoğu Ve Kürtler

Kürdistan uzun bir tarihi geçmişe sahiptir. Bu makalenin çerçevesini oldukça aşan da ciddi bir konudur. 20. yy dan bu yana bir özet niteliğinde olan gelişme; 1923'de Lozan'da Türkiye'nin içinde yer aldığı emperyalistlerin Kürdistan'nı 4 ayrı parçaya bölerek, Irak, Süriye, İran ve Türkiye arasında bölüştürmesidir. Dört parçadaki toprak bütünlüğü toplam 550.000 kilometre kare yüzölçümüne sahip toprağıyla Kürdistan, Ortadoğu'da önemli bir yarde durmaktadır. Başta perol olmak üzere yer altı ve yürüstü zenginliklerine sahiptir. Emperyalistlerin Kürtdistan üzerindeki tüm oyunları, parçalamalarının bir nedeni de yüzyıllardır göz dikleri bu zenginlik kaynaklarından hala vaz geçmiş olmamalarıdır.

Kürt Ulusal mücadelesi her dört ülkede de kesintisiz bir şekilde günümüze kadar sürmüştür. 1993 Irak işgali ve sonrasında, Irak işgalinin mimarı ABD, kendi çırkarlarına bianen Irak Kürdistan'ın da Irak Kürdistan Özerk Bölgesel Yönetimine karşı çıkmayarak, Talabani ve Barzani önderliğinde bu oluşuma evet demiştir. İlk başlarda Türk devletinin şiddetle karşı çıktığı bu oluşuma, sesini çıkarmaz bir duruma gelmesinde Barzani yönetiminin Türk devletiyle girdiği işbirliğinin büyük payı olmuştur. Bu işbirliği bugünde çeşitli düzeylerde sürmektedir.

Kürt ulusal sorununun 90 yıldır çözülmediği ülkelerden biri de Türkiye'dir. Kemalistlerin önderliğinde Kurulan yeni Türk devletinin kurulduğundan bu yana Kürt ulusunu inkara dayanan politikası günümüzü kadar devam etmiştir. 1925'te başlayan baş kaldırı,bugün PKK önderliğinde devam etmektedir. 1978 yılında Bağımsız Kürdistan (bu şiar 1999 yılında yerini devlet sınıları içinde demokratik özerliğe bıraksa da), 1984 yılında ilk kurşunun atılmasıyla başlayan atılım, ateşkes ve barış görüşmelerinin sürdüğü kısa süreleri saymazsak savaş, kesintisiz bir şekilde devam etmiştir.

Türk devletinin Kürt ulusal güçleri karşısında dayanamaz duruma geldiği her aşamada, taktik olarak 'barış' görüşmelerini gündeme getirmiş, Ulusal Hareketi oyalamaya sokmuş, nefes alıp yeniden saldırmıştır.

Yeniden şiddetlenen savaşa bir gerekçe olarak; Kürt Ulusunun Rojava'da özerk bir statüye kavuşmasından bu yana, Türk Devleti ''bunu kabul edilmez bir durum olarak '' görüp yeniden savaşı başlatmıştır.

Çok uluslu ülkelerde ulusal sorun ülkenin demokratikleştirilmesi ve ulusun kendi kaderini tahin hakkını özgürce kullanma meselesidir. Ulus bu hakkı hiçbir zaman kurulu devletin sınırları içinde kullanamaz. Ulusların Kendi Kaderlerin Tayin Hakkı bir devrim sorunudur. Ülkemiz açısında da ulusal sorunun çözümü Demoratik Halk Devrimindedir. Tüm diğer ara çözümler ulusal sorunun ancak pansuman edilmesinden başka bir anlam taşımaz. Türk devleti, askeri, polisi, yargısı, parlementosu ve mahkemeleriyle olduğu yerde durduğu müddetçe, Kürt Ulusal sorunu gerçek çözüme hiçbir zaman kavuşamaz. Kürt ulusunun mevcut kurulu düzen içindeki tüm demokratik istem ve talepleri haklıdr, yerindedir. Bunları desteklemek, mücadelesini vermek, Kürt ulusunuın yanında saf tutmak devrimci görevlerimiz arasındadır. Ancak, aynı zamanda proleter hareket, bunun bir kurtuluş olmadığı propagandasını da Kürt ulusuna yapmak gibi bir görevi de vardır. Bunu yapmak yanlış değildir, nitekim yapılmaktadır da.

Suriye'deki Durum

İç savaşın hala devam ettiği Süriye'de ülke adeta harabeye dönmüş bulunuyor. Esad diktatörlüğüne karşı gelişen halk muhalefetinin süreç içinde yerini gerici İslami hareketlere bırakması ve bu hareketlerin (örneğin ÖSO, El-Nusra) emperyalistlerin denetimine girdiği Suriye'de savaş, farklı bir aşamaya bürünmüş bulunuyor.

Ortadoğu’nun en önemli kültür ve sanat merkezlerinden bazılarına ev sahipliği yapan Suriye, IŞİD'in ele geçirdiği tüm bölgelerdeki tarihi eserler İslam inanışına ters oldukları gerekçesiyle yer bir edilmiştir.

Suriye halkı bir yandan Esad diktatörlüğünün katliamlarından ve zulmünden çekerken öte yandan ona karşı savaşan radikal İslamcı güçlerin vahşeti, saldırı ve talanı ile karşı karşıya. Burada bir kez daha dikkat çekmek gerekir ki bizlerin yaklaşımı iki gerici kamp arasında tercih yapmak değildir. Bizler, ne ‘’Esadçıyız’’ ne de bu zulme direndiğini iddia eden güçlerin yanında. Sınıf bilinçli proletaryanın tavrı iki gericilik arasında tercih yapmak değil, Suriye halkının hem Esad hem de emperyalistlerin uşaklığına soyunmuş, Türkiye tarafından da desteklendiği açık olan çetelere karşı mücadelesinin yanında olmaktır.

Türk Devletinin Cerablus İşgali

Türk devletinin ''Fırat Kalkanı'' adını verdiği Cerablus işgali Kürt düşmanlığından bağımsız düşünülemez. Erdoğan'ın 'Kardeş Esad'tan'' ''Diktatör Esed'e'' evirilen politikası, iç savaşla birlikte yön değiştirmiş ve gerici silahlı islami çetelerin bu savaştan galip çıkacağını hesaplıyan Türk devleti, bu güçlere oynamış ve kaybetmiştir.

Türk devleti, Kürtlerin Rojova'da özerk bir statü elde etmesinden sonra, Esad'ın diğer güçler yanında Rojova'ya da saldıracağını hesaplamış, ancak bu hesabı boşa çıkmıştır. Süriye ordusunun Rojovaya saldırmaması Esad'ın Kürtleri çok sevdiğinden değil, Süriye'nin mevcut askeri gücünün IŞİD, ÖSO vb güçlere ancak yeteceğinden hareketle, Kürtlerin Rojova'da özerk bir statü ilanına ses çıkartmamıştır.

Süriye'de iç savaşının başlamasıyla birlikte, Esad rejiminin kısa sürede yıkılıp, yerine mühalif güçlerin işbaşına geleceğini hesaplayan emperyalistler, doğrudan bir işgal hareketine ihtiyaç duymadılar. Ancak, IŞİD'in ABD başta olmak üzere diğer emperyalist güçlerle yollarının ayrılması ve birçok yeri ele geçirmeleriyle birlikte, emperyalist güçlerde yeni stratejilerini hayata geçirdiler. Rusya ve İran'ın da devreye girmeleriyle Süriye'de dengeler değişmiştir.

Türkiye, Süriye'de iç savaşın başlamasıyla birlikte, Süriye politikasında neredeyse 'tek güç' müş gibi hareket ederek, IŞİD, El-Nusra vb diğer şeriyatçı silahlı çeteleri destekleyerek Esad'ı devireceğini sanmıştır. İç savaşın başlamasıyla birlikte, birkaç hafta içinde Emevi Cami'yine gidip namaz kılacağını hayal eden Erdoğan yanılmış ve Süriye politikası tümden ifaz ettikten sonra, sadece bir fügüran oyuncu olarak, ABD ve AB emperyalistlerinden kendisine verilecek görevi beklemekten başka bir şey yapamamıştır.

Rojova'da Kürt ulusunun özerk bir statüye kavuşması sonrası, Türk devletinin tüm politikası Rojovaya saldırma üzerine şekillenmiştir. Bu konuda da Türk devleti kazdığı çukura düşmüştür. IŞİD ve diğer silahlı İslami çetelerin var güçleriyle Rojovaya saldırarak, burayı ele geçirme operasyonunu başa çıkartan Kürt direnişi Rojova zaferinin ilan edilmesi sonrasında Süriye'de önemli güç olarak rüştünü ispat etmiş ve oyun kurucu olmuştur. T.C'nin Ezaz-Cerablus sınır hattını işgal etmesiyle Rojova'daki Kontonların bu hattla birleşmesini ve Kürtlerin burada daha da güçlü bir konuma gelmesini engelleme çabasıdır. Erdoğan, bunun için G20 zirvesinde, işgal ettikleri bu bölgenin 'uçuşa yasak bölge ilan edilmesini' istemiş, bu konuda ağababalarını ikna edememiştir. Bu konudaki görüşlerinde ısrar eden T.C'nın ABD'yı ikna turları devam etmektedir. Türk devletinin Cerablus hattına ilişkin planları elbette yeni değildir. Bundan önceki planı; Cerablus hattının tampon bir bölge ilan edilip buraya göçmenlerin yerleştirilmesini savunmuş ve bunun içinde 'müsaade'! edildiğinde TOKİ'nin buraya yapacağı yerleşim yerlerinin 'Türkiye tarafından üstlenileceğini' savunmuştu. Bunlar olmayınca, bugün işgal edilen yerlerde uzun süre kalmanın planlarını yapan T.C, Kürtlerin ilerlemesini böylece engelleyeceğini düşünmektedir.

Bu boş bir hayelldir. Neden?

Çünkü Kürtler Süriye'de artık kabul edilen bir güç olarak, sadece çetelere karşı savaşmıyor, Süriye'nin geleceği konusunda da söz sahibi olmuşlardır. Bunu anlamadan Süriye'de doğru tahliler yapmak da mümkün değildir. ABD'nin ve Rusya'nın PYD ve YPG ile geliştirdiği ilişki, Kürtlerin sahip olduğu güçten bağımsız olarak düşünülemez.

Türkiye, Cerablus'u işgal etmesinin gerekçesini 'IŞİD'in bu bölgeden temizlenmesi' olarak açıklamış olmasına rağmen, başından itibaren bunun sadece bir aldatmaca olduğu biliniyordu. İşgal'le birlikte, IŞİD'in haftalar önecesi bu bölgeyi terk ettiği anlaşılmış, Türk devleti bundan sonraki hedefini YPG olarak açıklamıştır. Türk devletinin tüm sözcüleri, ''YPG bu bölgeden sökülüp atılana kadar bu bögeden çıkmayacağız'' diyerek gerçek niyetlerini ortaya koymuştur.

Türk devletinin esas hedefi Süriye'de Kürtlerin elinde bulunan bölgelerdir. Rojova Türk devletinin en başta gelen hedeflerinden biridir. Cerablus üzerinden diğer bölgelere saldırı planı Türk devletinin en büyük hayellerinden biri olmasına karşın, çıkarları gereği emperyalist güçler daha fazla ileri gitmesine sıcak bakmadıkları için, Türk devleti en azından Cerablus'u elinde tutmak için büyük bir çaba içindedir. Son G20 toplantısında diğer emperyalist güçlerle bir anlaşmaya varamayan Türk devleti eli boş dönmüştür. Emperyalistler, Türk devletinin havasını almak için bir süre daha Cerablus'ta kalmasına razı olmakla birlikte, kendi çıkarlarını daha fazla zedelemeye de razı olmayacaklardır. Nitekim G20 sonrası Rusya, Türk devletinin daha fazla ilerlemesine karşı çıktıklarını açıklayarak, kendi 'egemenliklerinin zedelenmesine' müsade etmeyeceklerini ortaya koymuş bulunuyorlar. Türkiye'nin Rusya'nın savaş uçağını düşürmesinden sonra yaklaşık bir yıl boyunca Rusya'nın Türkiye'yle tüm ilişkilerini kesmesinden sonra Türk devletinin Rusya'dan özür dilemesiyle başlayan yeni dönemde, Rusya'nın Türkiye'den kopradığı tavizlere bir 'jest' olarak Cerablus'a girmesine göz yumması, Türk devletinin Rusya'nın çıkarlarına helal getirmesine de göz yumacağı anlamına gelmiyor.

Türk devleti, ABD'nin kendilerine 'Rakkaya birlikte saldırmayı teklif ettiğini' dillendirmekle birlikte, bunun hayat bulup bulmayacağı önümüzdeki günlerde görülecektir. ABD, Türk devletini kendi adına savaşması için Rakkaya birklikte girmeyi teklif etse de, bunun ABD'nin denetiminde ve ABD'nin çıkarları esas alınarak Türk devletinin kullanılacağı unutulmamalıdır. Türk devleti Rakkaya ABD ile birlikte saldırı gerçekleşitirse de, bunun ardından Türk devletinin Rojova ve diğer Kürt bölgelerine saldırı gerçekleştirebileceği de ayrı bir hayeldir. Böyle bir saldırda Türk devletinin büyük bir hezimete uğrayacağı da ayrı bir gerçektir. YPG karşısında dayanma gücü fazla olmayan Türk devletinin Süriye bataklığına saplanıp kalacağı daha şimdiden bellidir. Bunu Cerablus işgali içinde söylemek yanlış değildir. Türk Devleti Cerablus'u işgal ettmesiyle bu bölgede bataklığa adım adım gömüldüğü gösterecektir.

Türk devleti de, diğer emperyalist güçler gibi işgalici bir güçtür. Türkiye devrimci hareketi bu işgale karşı olduğunu açıklamakla birlikte, işgalle birlikte tepkileri örgütleme ve işgale karşı duruşu zayıftır. Türk devletinin işgal sonrasında, karşı tepkilerin örgütlenmesi, kitlelerin bu işgale karşı sokağa çağrılmaması, karşı çıkışın en zayıf yanını oluşturuyor. Bu, Türkiyeli devrimci güçlerin önemli bir eksikliğidir. İşgal hala devam ediyor. Tepkilerin ve işgale karşı çıkmadaki bu eksikliğin giderilmesi için hala fırsatlar vardır. Bu görev Avrupa'da da eksik kalmıştır. Soruna iki gerici güç arasındaki bir çatışma olarak bakılamaz. Türk devleti nedeni ne olursa olsun başka bir ükenin topraklarını işgal etmiştir. Karşı çıktığımız yön burasıdır. İşgale karşı Türk devletinin bu işgalini teşhir etmek, işgal ettiği topraklardan çıkmasını savunmak, Esad'a bir destek olarak anlaşılmamalıdır. Zira, bu sesizlik 2. Enternasyonal partilerinin düştüğü yanlışın başka bir versiyonu olur ki, buda ilkesel bir yanlıştır. 

69612

Metin Atak

Teorik ve inceleme yazıları bulunan yazarımızdır.

metinatak@kaypakkaya-partizan.net(Hazırlanıyor)

Metin Atak

İzmir Partizan; Politik çalışmalarımıza yoğunlaşmak en iyi cevaptır!

 "Bir süredir kurumumuzu şu veya bu şekilde meşgul eden tartışma, kaos ve krizin şiddetle birlikte boyutlanarak geldiği nokta gündemimizi meşgul etmeye devam ediyor.

Yaklaşık 1 ay önce tekabül eden bir sürede  İstanbul'un Aksaray ve Kartal bürolarımız çete vari bir şekilde gasp edilmiş, muhabirlerimize şiddet uygulanmıştı. Aynı şekilde Dersim ve Erzincan irtibat bürolarımıza yönelik de saldırı ile birlikte gasp edilmek istenmiş, muhabirlerimiz tehdit edilmiş edilmek istenmiştir. Bu gaspçı tutumun son örneği de gazetemizin İzmir irtibat bürosuna yönelik olmuştur.

Kırklareli’den Tutsak Partizan “Belki de bu yaşananlar bıçak sırtındaki güzergaha girmenin fırsatıdır”

Merhaba yoldaşlar

(…)

Gazetemizin bürolarını basıp, talan eden ve arkadaşlara şiddet uygulayanlar, içinden geldikleri, ürünü oldukları anlayışın sadece kendini ürettiğini ve başarılı olacaklarını zannediyorsa yanılıyorlar. Daha önceki darbecilerin, kaçkınların, oluşumcuların vb.lerinin soyundan geldiklerini ve aynı anlayışın ürünü olduklarını unutmamaları gerekiyor. Ve onların yaşadığı akıbet/gelecek, tarihin çöp sepetindeki yerleri onları bekliyor olacak.

Tekirdağ 2 No’lu F Tipinden Tutsak Partizanlar “Devrimcilerin tarzları karakterlerini yansıtır”

Sevgili Özgür Gelecek çalışanları;

Öncellikle, sizleri coşkuyla kucaklıyor, selam ve sevgilerimi iletiyorum.

Özgür Gelecek’in 122. sayısından öğrendiğimize göre gazetemizin Dersim, Erzincan ve Merkez büroları bir gerekçe ile basılmış. Merkez büromuzun basılması sırasında iki çalışanımız darp edilmiştir. Öncelikle şiddete maruz kalan arkadaşlara geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.

Tutsak YDK’lı yazdı “Riha zindanlarından yükselen sloganlarımız birçok yerde haykırıldı! Umutluyuz!”

Dışarıda yeni bir gün doğuyor. Bugün diğerlerinden çok farklı bizler için… Günlerdir hazırlığını sürdürdüğümüz, büyük bir heyecanla karşılamaya hazırlandığımız bir gün… Yeni günün ilk saatlerinde güneşin doğuşunu doyasıya seyredemiyoruz belki ama heyecanımız, coşkumuz ve inancımızla koğuşun içerisinde kendi güneşimizi doğuruyoruz. Bütün arkadaşlarımızla (toplamda 22 kişi olduk bile) uyandığımız andan itibaren saçlarımızı şekil şekil örgülerle bezeyerek, kollarımıza burada yaptığımız mor ağırlıklı bilekliklerimizi takarak, en güzel giysilerimizi giyerek güne hazırlanıyoruz.

Gerçeğe ışık, devrime pusula: Mehmet Demirdağ -2-

Mehmet Demirdağ ve “örgütlü olmak” üzerine

Mehmet Demirdağ yoldaşa ve onun tarihselleşen pratiğine dair yürütülecek inceleme açısından en belirleyici tartışma başlıklarından birisini de örgüt olgusu ve Demirdağ yoldaşın “örgüt olmak” çağrısı oluşturmaktadır.

Altın eller ile kanlı eller -2-

Der Zor: “Mama ben ölürsem sen de benim etimden onlara verme!”

Amed Zindanı eski tutsaklarından M. USTA: “Esas olarak sorunu yaratanlar derinleştirmeye devam ediyorlar!”

Amed 5 Nolu Zindanı’nda insanlık dışı işkencelere maruz kalan ama buna karşın devrimci direnişinden ve daha sonra da komünist hareket içerisinde örgütlü mücadelesinden taviz vermeyen M. USTA, Özgür Gelecek bürolarının gasp ve çalışanlarının darp edilmesine karşı yazdı: “Bu yıkıcı pratiklerin hiçbir haklı gerekçesi olamaz. (...) Bu pratiğin kendisi, değerleri kirletmenin ta kendisi. (...) Sizin baskın düzenlediğiniz ve tartaklayarak dışarı attığınız devrimci basın çalışanları bu mücadelenin o alandaki ana değerleridir.”

 

Şengal'de Hamo Şerro'nun direniş ruhu yaşıyor, bir de Kürt sorunu hala Kaypakkaya geleneğinin kırmızı çizgisidir!

3 Ağustos 2014, Ezidi halkının tarihinde kara bir gün olarak anılıyor. Bugüne kadar 73 kez zalimlerin fermanı ile karşı karşıya kalan halk en son Şengal'de IŞİD çeteleri tarafından katliamlara maruz kaldı. Üstelik ''uygar'' dünyanın gözleri önünde, haberleşmenin, teknolojinin en yüksek aşamasında, engellenemeyen soykırım insanlığın yeni utanç sayfalarından biri olarak tarihe geçti.

Ayrılık Teorik Değil

Acemiler Abisi Acemiler.

Sendikalarda ....

Örgütleyenin proletarya köylü, örgütleneninde halk olmasını beklerken ...

Neye niyet neye kısmet.

Ayrılın şöyle bir bakalım, ayrılın.

Ayıp değil mi ? Neden bu şekilde davranıyorsunuz ? Yakıştıramadım sizlere.. Şöyle bir ayrılın bakayım. Sen şu taşı eline al bakayım. Sende şu değneği.  Ha ... şöyle. Şimdi başlayın.

Acemiler abisi acemiler.

Göreceksiniz abileri ayrılıkları konusunda ileride öyle teorik açıklamalarda bulunacaklarki hepimizin dudağı uçuklayacak.

TKP/ML TİKKO Rojava Komutanlığı

TKP/ML TİKKO Rojava Komutanlığı Ortadoğu halklarının Newroz’unu selamladı. Rojava Komutanlığı “İçinde bulunduğumuz tarihsel süreç bizden büyük sorumluluklar beklemektedir. Bu anlamda Kawa’nın Ortadoğu’ya yaydığı özgürlük ateşini harlandırmak en temel görevimiz olmalıdır” dedi.

“Kawa’nın tutuşturduğu özgürlük ateşini direnişle harlayalım!”

Hizip safsatası ile üzeri örtülen gerçekler

Kolektifimizin uzun bir süredir gündeminde olan bir dizi tartışma kamuoyuna yansımıştır. Bu tartışmaların taraftar ve kamuoyuna sızdırılmasına başından beri karşı çıktık. Tartışmaların zamanında ve yerinde yürütülmesini esas aldık. Elbette burada temel kaygımız kolektifimiz içinde ortaya çıkan ideolojik-politik-örgütsel tartışmaların bizi güçlendirecek bir içerik ve misyonla ele alınmasıdır. Kolektifimiz içinde ideolojik mücadelenin sağlıklı bir biçimde yürütülmesinin koşullarını yaratmaya çalıştık.

Sayfalar