Neo-Liberal Türkiye'de Muhafazakârlaşma/ Düşkünleşme Diyaletiği[*]
“Yükselen her şey düşecektir.”[1]
Bir ‘Millî Gazete’ yazarı, Türkiye’de son yıllarda fuhuş,[2] uyuşturucu kullanımı, cinayet, gasp ve tecavüz gibi olayların hızla arttığına, içki kullanım yaşının 11’e düştüğüne,[3] boşanmaların arttığına,[4] kadınlara yönelik şiddetin yoğunlaştığına[5] vb. işaret edip soruyor: “Bu nasıl ‘Muhafazakârlık’?”
Ve kendi sorusunu yanıtlıyor: “Bir gerçek var ki o da Türkiye muhafazakârlaşmıyor, aksine Türkiye, batılılaşıyor. Muhafazakârlık sadece görünürde artıyor.”[6]
Yazarın “fuhuş, uyuşturucu-alkol kullanımı, kadına yönelik şiddet, boşanma” gibi “negatifler”i “Batılılaşma”nın göstergeleri olarak sunması, Millî Gazete camiasının geleneksel akıl haritası ile uyumlu, kuşkusuz. Gazetenin sözcülüğünü üstlendiği İslâmcı kesimler, yani MNP-MSP-Fazilet Partisi-Saadet Partisi tabanı, her türlü “melânet”i Batı’dan (ya da Siyonizm’den ya da ikisinden birden) bilen bir geleneğin sürdürücüsü, ne de olsa.
Ama benim burada tartışmak istediğim sorun, bu değil. Dahası, bu saptama, yazarın sorusunun isabetliliğine (en azından görünüşteki isabetliliğine) gölge düşürmüyor.
Gerçekten de, son on yılda Türkiye’de yapılan bütün anket çalışmaları, yalnızca siyaset alanında değil, toplumsal değerler sisteminde de belirgin bir muhafazakârlaşmaya işaret etmekte. Din, hiç kuşkusuz ki bu eğilimin bir veçhesi, ama muhafazakârlaşma eğilimi, salt dindarlığın artmasında açığa çıkmıyor. [Hatta, ilginçtir ki, bazı araştırmalarda dindarlık son yıllarda mevzi kaybetmiş gibi duruyor. Örneğin, BBDO reklam ajansının, 2012 yılında “Türk kültürünü ve kültürün belirlediği davranışları incelediği araştırma dizisinin” ”Muhafazakârlık” başlıklı bölümünde, 2003’ten 2007’ye, yüzde 31.6 olan düzenli namaz kılma oranı yüzde 29.3’e; düzenli oruç tutma oranı ise yüzde 65’ten yüzde 50’ye gerilemiş gözüküyor. ‘Ipsos KMG’ tarafından iki yılda bir gerçekleştirilen ‘Türkiye’yi Anlama Kılavuzu’ araştırmasının 2012 sonuçları da, benzer şekilde Türkiye’de dini inancının hayatına yön verdiğini söyleyenlerin oranının 2007 ile 2011 arasında yüzde 72’den yüzde 66’ya gerilediğini ortaya koymakta.[7] Oysa söylem çok farklı: Katılımcılar, yükselen oranlarda (2003’te yüzde 21.5; 2007’de yüzde 24.8) muhafazakâr olduklarını söylüyorlar, örneğin…]
Türk muhafazakârlığının vurgusunun, kamusal alanda milliyetçilik/ “öteki-düşmanlığı”, özel alanda ise aileye yöneldiği, bilinen bir durumdur. Bu muhafazakârlık en fazla, öteden beri bir çeşit “has bahçesi” sayageldiği, kadınların yaşamları ve bedenleri üzerinde tecelli eder. Hemen tüm anketlerde “kadının esas görevi ailesine yöneliktir” mealinde yanıt verenlerin ezici çoğunlukta olması, evlenirken müstakbel eşinin bakire olmasını beklediğini söyleyen erkeklerin (popüler kültür araçlarındaki tüm aksi yöndeki gösterimlere karşın) oranının yüksek bir düzeyde sabitlenmesi, “hafifmeşrep” davranan, öyle giyinen kadınların taciz/tecavüzü hak ettiğine ilişkin yaygın kanı vb. vb.nde gözlemlendiği üzere…
O zaman, eşzamanlı olarak fuhşun artmasını, aile içi şiddetin zirve yapmasını, çocuklara yönelik cinsel istismarın ortalığa saçılmasını, alkol/uyuşturucu kullanımının yaygınlaşarak kullanıcı profilinin gençleşmesini… nasıl izah edeceğiz? Bir toplum hem bu denli “maneviyatçı”, hem de bu denli “düşkün” olabilir mi?
Aslına bakarsanız, hem maneviyatçılığı/muhafazakârlığı, hem de düşkünlük belirtilerini üreten zemin üzerinde biraz düşündüğümüzde, bu durumun hiç de şaşılası olmadığını görürüz.
Evet, Türkiye, sosyal bilincinden ve hızlı politizasyonundan tank paletleri altında feragat etmek zorunda kaldığı 1980’lerden, ama daha yoğun olarak 1990’lı yıllardan bu yana, kıran kırana bir vahşi kapitalizm trend’ine girdi. 1960’lı yıllardan itibaren uygulana gelen ve yükselen emek mücadelesinin konsolide ettiği “sosyal devlet” uygulamaları ve anlayışı hızla terk edilirken, paternalist modernleşme modeli de tüm getirileriyle birlikte lağvedildi. IMF ve DB duayenliği altında “Kafayı kullan, köşeyi dön” retoriğine teslim edilen toplum kredi kartlandırılarak tüketim alışkanlıklarını değiştirmeye zorlandı. Kiwilerden, Çikita muzlardan, Nescafe’lerden, Amerikan sigaralarından, 3-G cep telefonlarına, en son bilgisayar oyunlarına mesafe, kısaydı; çok değil, 30-35 yıl önce en büyük eğlencesi, TRT radyosundan “Yurttan Sesler”i dinlemek olan, “edepli” bir toplumdan, on-onbeş yılda, “Yetenek sizsiniz” toplumuna dönüştük.
Kemalettin Tuğcu romanlarının, Kibritçi Kız masallarının, “fakir ama onurlu” esas oğlanların, “zengin, şımarık genç kızları” yola getirdiği temiz aşkların hiçbir hükmünün kalmadığı bu değerler depreminde, alım gücünün üzerinde, üstelik de göstere göstere tüketmek, tek yaşam amacına hâline gelecekti…
Ve bu tüketim çılgınlığına, gelir dağılımındaki eşi görülmemiş bir bozulma eşlik ediyordu. Rantiye-spekülatif sermaye inanılmaz ölçüde değerlenirken, emek, başdöndürücü bir hızla değer yitimine uğruyor, geniş toplum kesimleri hızla yoksullaşıyordu.
Tüm bunlara, 1990’lı yılların kirli savaşın topraklarından kopartarak metropollere sürüklediği dev Kürt göçünün etkisini ekleyin…
Böyle bir toplumun akıl sağlığını muhafaza edebilmesi, mümkün olabilir mi?
* * *
Örgütsüzleşen, konumunu hızla yitiren, yaşamlarının denetimini ellerinden kaçıran kitleler, bir çeşit regresyonla, tutunacak dalı “maneviyatçılık”ta, “şanlı tarih”lerinde, dinde, ailevî değerlerde vb. aramaya yönelirler. Şişirilmiş milliyetçilik ile şişirilmiş erillik iki yakayı bir araya getirememenin, televizyonda her gördüklerini isteyen çoluk-çocuğa söz geçirememenin, kirayı yatıramamanın, iş bulamamanın, her an evden atılmayı beklemenin duygusal telafisidir; maneviyatçılık ise, bir yandan (hâl-i hazırda) iktidarın lütuflarına mazhar olabilme umudunun bir çıktısı, bir yandan da “ruhsuz koşulların ruhu olduğu gibi kalpsiz bir dünyanın da hissiyatı”na (Marx) sığınmaktır…
Üstelik, günümüzün neo-liberal dünyasında, toplumun bu “içe doğru büzüşmesi”, emekçilerin talepkârlık düzeyini düşürdüğü ve onların sistem karşıtı yönelişlerini engellediği ölçüde, son derece “hayırlı” bir vak’a addedilmektedir, iktidarlar tarafından.
Öte yandan, mallara boğulmuş bir dünyada alım güçleri gittikçe azalan, kışkırtılan arzularıyla gün geçtikçe daralan olanakları arasında sıkışmış insan(cık)lar, şiddete, uyuşturucuya, alkole, bedenini pazarlamaya, suça belenirler. (ABD’li antropolog Oscar Lewis’in “Yoksulluk kültürü” kavramıyla anlatmak istediği tam da budur. İşte Hayat’ında betimlediği Porto Riko’lu yoksullar, uyuşturucu-fuhuş-kadına yönelik şiddet-çocuk suistimali ve de “muhafazakârlık”ta, İstanbul varoşlarını hiç de aratmazlar!)
Bir başka deyişle, egemen sınıflar, sermayelerin ve metaların sınır tanımazca yerküreyi kat ettiği, sınırsızca serbestleştirmekten muazzam parsalar devşirdikleri ticaret rejiminde, halkların değer sistemlerini ve dayanışma örüntülerini parçalayıp, onları iflah olmaz bir tüketimciliğin hedonizmine doğru iteklerken, bir yandan da “kadınların namusu, din, ahlâk, millet, kutsal değerler” retoriğini dikmektedirler insanların önüne…
Yani “muhafazakârlık” ile “düşkünlüğü” bir madalyonun iki yüzü kılan, bizatihî neo-liberal kapitalizm ve onun dümenindekilerdir…
“Dümendekiler”in laik, Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ya da Budist olmaları ise, hiçbir şeyi değiştirmemektedir…
28 Eylül 2012 11:39:04, Ankara.
N O T L A R
[*] Kültür Sanat Dergisi ÜMÜŞ EYLÜL, Ocak-Şubat-Mart 2013, No:6… Tekirdağ Cezaevinde tutsaklar tarafından elle yazılıp mektupla dağıtılan 3 aylık dergi…
[1] Sallust.
[2] “Türkiye’de fuhuş artarken fuhuş yaşı da giderek düşüyor. Prof. Dr. Esin Küntay ve Prof. Dr. Güliz Erginsoy’un birlikte hazırladıkları çalışan durumun vehametini gözler önüne seriyor. Bununla birlikte çocuklara yönelik cinsel istismarda artmış durumda. Yeniden Sağlık ve Eğitim Derneği (YENİDEN) ile merkezi Avusturya’da bulunan ‘Çocuk Fuhuşu Pornografisi ve Cinsel Amaçlı Ticaretine Son Girişimi’ (ECTAP) tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarına göre, Türkiye’de çocuklara yönelik cinsel istismar suçlarında artış var.” (Fatih Yediler, “Bu nasıl ‘Muhafazakârlık’”, Millî Gazete, 16 Mart 2012).
[3] “Türkiye de son yıllarda alkol kullanım yaşı ilkokula düşmüş durumda. 15 yaş üzeri kişi başı saf alkol tüketimi 1-1.29 litre, ilköğretim öğrencileri arasında alkol kullananların oranı ise yüzde 15.4. Ortaöğretimde en az bir kez alkol kullananların oranı yüzde 45-50, son bir ayda en az bir defa alkollü içki içme oranı yüzde 16.5, bu oran erkeklerde yüzde 31.5 kızlardaysa yüzde 10.6. Üniversite öğrencilerinde alkol kullanım yaygınlığı ise yüzde 43.0-53.9 ve hâlen içenlerin oranı yüzde 22.9.” (Fatih Yediler, “Bu nasıl ‘Muhafazakârlık’”, Millî Gazete, 16 Mart 2012).
[4] “2011 Boşanma istatistiklerine göre, 2010 yılının 2. döneminde 33 bin 139 çift boşanırken, 2011 yılının 2. döneminde 33 bin 702 çift boşandı. Geçen yılın aynı dönemine göre boşanma sayısı yüzde 1.7 arttı. Boşanma sayısında en fazla artış yüzde 8.3 ile Doğu Marmara Bölgesinde gözlendi. Bu arada 2011 yılı ikinci döneminde meydana gelen boşanmaların yüzde 40.1’i evliliğin ilk 5 yıl içinde, yüzde 24,3’ü ise 16 yıl ve daha fazla süre evli olan çiftlerde gerçekleşti.” (Fatih Yediler, “Bu nasıl ‘Muhafazakârlık’…”, Millî Gazete, 16 Mart 2012).
[5] “Kadına şiddet ise son yıllarda artan bir diğer ahlâki erezyon. Yapılan araştırmalara göre çalışan kadınların yüzde 40.7’si, ev kadınlarının ise yüzde 46.9’u eşinden fiziksel şiddete maruz kalıyor. Her 100 kadından 40’ı ‘Dünyaya yeniden gelsem, kadın olarak gelmek istemem’ diyor. Kadınların yüzde 67.4’ü eşi tarafından sözlü şiddet görüyor. Kadınlarda evlenme yaşı düştükçe eşinden şiddet görenlerin oranı yükseliyor. 18 yaşından küçük evlenmiş kadınların yüzde 60’ı fiziksel şiddet görmüş. Diplomasız kadınların yüzde 51.2’si ‘Eşimden şiddet gördüm’ derken, bu oran üniversite mezunu kadınlarda yüzde 16.2’ye düşüyor.” (Fatih Yediler, “Bu nasıl ‘Muhafazakârlık’”, Millî Gazete, 16 Mart 2012).
[6] Fatih Yediler, “Bu nasıl ‘Muhafazakârlık’”, Millî Gazete, 16 Mart 2012.
[7] http://www.sondevir.com/raporarastirma/81576/turkiyede-muhafazakar-olmak-ne-anlama-geliyor.html
Sibel Özbudun
1956 yılında,İstanbul'da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Lisesi'nden mezun olduktan sonra, Fransa'ya giderek, üç yıl süresince Fransa'da dil ve Paris VII ve Paris X Üniversitelerinde sosyoloji öğrenimi gördü. Türkiye'ye döndükten sonra,İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü'ne girdi. Mezun oldu. Uzun süre yayıncılık (Havass ve Süreç Yayınları) ve çevirmenlik yapan Özbudun;
1993 yılında, Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nde yüksek lisans eğitimi görmeye başladı. 1995 yılında,aynı bölümde araştırma görevlisi oldu. Doktorasınıda aynı üniversitede verdi. İngilizce, Fransızca ve İspanyolca bilen Özbudun'un çok sayıda çevirive telif eseri bulunmaktadır.
Son Haberler
Sayfalar
Yine cezaevi yolu göründü
Türkiye'de devlet eliyle işkence yapmak ve insan öldürmek suç değil, işkencecileri ve devlet katliamlarını lanetlemek suçtur.
Hangi Atılım ?
Atılım Gazetesi’nin 29 Ağustos 2014 tarihli 136. sayısında yayımlanan “Ortadoğu’da devrimci durum” başlıklı gündem yazısında; “Fas’tan Bahreyn’e, Yemen’den Türkiye’ye, geniş anlamda Ortadoğu bölgesinde bir devrimci durum yaşanmaktadır. Bölgede hüküm süren gerici, faşist, monarşik vd. devlet rejimleri, kapitalizmin genel bunalımına bağlı olarak iflas etmiş durumdadır. Egemenler eskisi gibi yönetemiyorlar” denilmektedir. Cumhurbaşkanlığı (CB) seçimlerini boykot çağrısı yaparken, tam da Atılım'ın işaret ettiği bu gerçekten hareket ettik.
“Devletin Kıskacında Halk Gençliği”
T.C Devleti kurulduğu günden bu yana kendine muhalif kesimleri katletmekte bir sakınca görmemiş, bunu bir devlet geleneği haline getirmiştir. Ancak bazı kesimlerde, devlet olanca gücüyle saldırsa da toplumsal muhalefet dinmemiş, şanlı direnişlerle devletin katliamlarına karşı halkın direnme ruhu sönmemiştir.
Ari Dun (eve gel)
Ermenistan Diaspora Bakanlığı,yurt dışında yaşayan Ermeni'leri,Ermenistan'a davet etti. Onlara tarihin tanıtılması sosyal,külürel ilişkilerin geliştirilmesi için Yerevan misafirler ile dolup taştı.Turistik yerler ziyaret edilerek tanıtıldı.
Yerevan Arjantin,Lübnan,Rusya,Almanya,Fransa'dan gelen misafirlerinin yanısıra ilk defa Türkiye Diyarbakır'dan gelen misafirlerine kucak açtı.50 kişiden oluşan bu gurup 1915 Ermeni soykırımında Müslümanlaşmış veya zorla müslümanlaştırılmış ailelerin çocukları olup artık bugün kendilerini Ermeni olarak gören sıcak kanlı,dost insanlardı.
TKP/ML-TİKKO Gerillaları karakola ekmek veren fırıncıyı tutukladı
Elimize e-posta yoluyla ulaşan ve Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist (TKP/ML) Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO) Dersim Bölge Komutanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre Dersim-Merkez’e bağlı Deşt (Geyiksuyu) köyünde uyarılara rağmen karakola ekmek veren bir fırıncı tutuklandı.
“Dersim Merkez’e bağlı Deşt (Geyiksuyu) köyünde fırın işleten Metin Karataş isimli kişi 31 Ağustos 2014 günü sabah saat 07.00 çalıştırdığı fırında tutuklanmıştır” diyen Dersim Bölge Komutanlığı, tutuklamanın nedenini şöyle açıkladı:
TKP/ML-TİKKO’dan Mercan HES eylemi açıklaması
1 Eylül akşamı Dersim-Pulur’da (Ovacık) bulunan Mercan HES’e yönelik bombalı saldırı gerçekleştiren Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist (TKP/ML) Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO) Dersim Bölge Komutanlığı söz konusu saldırıya ilişkin bir açıklama yaptı.
Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Öğrettikleri
İlk defa yurt dışında yaşayan Türkiye vatandaşlarının da oy kullanabildiği Cumhurbaşkanlığı seçimi, beklenildiği gibi R.T. Erdoğan’ın kazanmasıyla sonuçlandı.
Bu seçimin diğer seçimlerden iki noktada farkı vardı. Birincisi yukarıda da belirttiğimiz gibi, yurt dışındaki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının da oldukları ülkelerde oy kullanabilmeleri idi. İkincisi de yine ilk defa olarak Cumhurbaşkanını doğrudan halk oylaması ile “seçilmesi” idi.
“Sırası mıydı şimdi Tuncay?
“İthaka sana bu güzel yolculuğu verdi İthaka olmasa yola hiç koyulmayacaktın.”[1]
Dersim (Festivali) yolunda Arzu’dan, Tuncay (Atmaca) yoldaşın -31 Temmuz 2014’de- bizi bırakıp gittiği haberini alınca aklımdan geçen ilk şey, “Sırası mıydı şimdi Tuncay?” oldu…
Ardından da “Ölüm adın kalleş olsun” dedim; Barışta (Erdost), Seyhan (Şanalan) ve Ata (Soyer)’dan sonra 2013’den beri tam dördüncü kez Tuncay’la…
* * * * *
Dostları “Peygamber” İsmail’i uğurladı
1981-1984 yılları arasında TKP/ML TİKKO davasından Erzurum Askeri Hapishanesi’nde yatan ve o dönemde gördüğü ağır işkenceler sonucu kalıcı hastalıklarla mücadele eden İsmail Mehrekula, tedavi gördüğü hastanede 3 Eylül gece saatlerinde yaşamını yitirdi. “Peygamber” kod adıyla tanınan Mehrekula, dün İzmit’te son yolculuğuna uğurlandı.
Sistemin silahı; yozlaştırma
Tüm emperyalist toplumlarda halkı daha fazla sömürmenin, halkın tepkilerini bastırmanın, halkın örgütlenmesini ve iktidara yönelik bir mücadele içine girmesini engellemenin çeşitli yolları vardır. Egemen sınıflar bunun en temel aracı olarak zora başvuruyor veya başvurma tehdidini sürekli gündemde tutuyor olsalar da, zorun yanında başka yöntemler de kullanırlar. Çünkü zor ve şiddet, tek başına herhangi bir sömürü düzenini sürdürmeye yetmez.
Ortadoğu’da Durum ve Olanak(lar)[*]
“Eşitlik olmayan bir yerde / özgürlük bir yalandır.”[1]
Soru: IŞİD’in uluslararası güçlerce Ortadoğu’ya müdahalede kullanıldığı belirtiliyor. IŞİD’in arkasındaki temel güçler kimler ve nasıl bir strateji yürütülüyor?
Öncelikle şu “kullanılma” saptamasına mündemiç yüzeyselliği tashihte yarar var. Her “kullanılma”, bir yerden sonra kullanmadır da.