Birleşik Haziran Hareketi, Seçimler ve HDP /Demir Küçükaydın
Birleşik Haziran Hareketi (http://birlesikhaziranhareketi.org/) diye bir girişim veya ittifak var. Bir de epeyce aydın ve sosyalistin girişimcisi ve destekçisi olduğu “AKP diktatörlüğüne “dur” demek için seçimlerde HDP-CHP-BHH bloğu” isteyen bir girişim var (https://www.facebook.com/events/499267203544698).
Bu parti, örgüt ve kişiler esas olarak kendilerini, Marksist, Anarşist, Komünist, Sosyalist veya Demokrat olarak tanımlamaktadırlar. Bu durumda, bir Marksist, bir Sosyalist ve bir Demokrat olarak bizim gerek Birleşik Haziran Hareketi’ne; gerek HDP-CHP-BHH bloğu çağırıcılarına söyleyeceklerimiz ve eleştirilerimiz olacaktır. Bu eleştirileri onların da kabul ettiğini düşündüğümüz varsayımlar üzerinden yapacağız ve onların politik tavırlarının, kendilerini tanımlama veya adlandırmalarının ön kabulleriyle uyuşmadığını göstermeye çalışacağız.
Klasik Marksist ya da Sosyalist politika anlayışına göre, teoride, ideolojide, propaganda ve ajitasyonda ittifak olmaz. İttifaklar somut hedeflerde, işlerde, programlarda olur.
Bunun en somut ve özlü ifadesi, “ayrı bayraklarla ama birlikte yürümek” parolasıdır. (Burada Bayrak, teoriyi, ideolojiyi, içeriği ifade eder; mitinglerde her grubun kendi bayraklarıyla yürümesiyle ilgisi yoktur.)
Bu aynı zamanda şu anlama da gelir: sosyalistler ittifak anlayışlarında son derece esnektirler ve olmalıdırlar; gereğinde “şeytanla” bile ittifak yapabilmelidirler ve yapmalıdırlar; ama ayrı bayraklarını bir an bile bırakmamalıdırlar. (Yani ittifak yapıp somut hedefler için bir araya geldiklerinin “şeytan” olduğunu söylemekten bir an için bile imtina etmemelidirler.)
Bunun mantıki sonucu çok açıktır: yapılan ittifak ve bir araya gelinen güç ile çalışmanın içeriği arasında hiçbir mekanik ilişki yoktur. Bunlar birbirinden ayrı olarak ele alınmalıdırlar. Tam da içsel bütünlüğü oluşturan bu ayrılıktır.
Sözde veya mekanik Marksistler ile özde ve diyalektik Marksistlerin farkı buradadır. Sözde Marksistler, ittifak yaptıklarında söylemlerini, teorilerini, içeriklerini değiştirirler; yeni durumlarını veya ittifaklarını meşru gösterecek teorik gerekçeler bulmaya çalışırlar. Bu nedenle de taktik esneklikten genellikle yoksundurlar. Diyalektik Marksistler ise, içeriği değil, somut güç dengelerine göre taktiklerini; örgüt ve mücadele biçimlerini değiştirirler. Bu nedenle, taktik olarak çok esnek ama içerikte kavi olurlar
Seçimlerde tavırların nasıl belirleneceği konusu da özünde bu politika anlayışının seçimler özgülüne uyarlanmış özel bir halinden başka bir şey değildir.
Yine klasik Marksizm’e göre, seçimler bizim için kendi sosyalist ve demokrat hedeflerimizi, programımızı yaymanın; bunun için örgütlenmenin bir aracından ve vesilesinden başka bir şey değildirler. Program ve strateji bakımından hiçbir özel değişiklik ortaya çıkarmazlar. Bizim için seçmek ve seçilmek değil; seçimler esnasında çalışmalarımızda ne yaptığımız, neyi savunduğumuz önemlidir.
Öte yandan, bulunduğumuz toplumda bizim dışımızda da güçler, partiler, eğilimler ve bunlar arasında da bir mücadele vardır.
Bu mücadeleler karşısında tarafsız kalmak, fiilen daima güçsüz veya haklı olanın karşısında bir tarafsızlık anlamına dolayısıyla haksız ve güçlü olanı desteklemek anlamına geleceğinden; bizim dışımızdaki güçler arasındaki mücadelede de, gücümüzü ve tarafımızı ezilenden, daha haklı olandan, daha demokrat, ezilenlerin mücadelesine daha geniş olanaklar sağlayacak olandan yana koymamız gerekir.
Yani örneğin bir faşist veya ırkçı parti ile bir sosyal demokrat veya tipik muhafazakâr bir parti arasında bir mücadele varsa, verilmeyen bir oy veya bizim adayımıza verilecek bir oy faşiste yarayacaksa, bu durumda sosyal demokrat veya tipik muhafazakâra bir partiye oy verilmesini isteyebiliriz ve istemeliyiz. (Çünkü bizim için önemli olan kendimize istenecek oy değil bu oyun verilmesini isterken söyleyeceğimiz içerik; yapacağımız örgütlenmedir.) Örneğin bir sosyal Demokrat veya Muhafazakâra oy verilmesini isteme durumunda, unutmamamız ve yapmamız gereken şey oy verilmesini istediğimizin politikasını, tutarsızlıklarını vs. sergilemek olmalıdır.
Marksistlerin veya sosyalistlerin veya öyle olduğunu iddia edenlerin ittifaklar ve seçimler konusuna yaklaşmalarının yol gösterici kazıkları ve duvarcı sicimleri (Leitfaden) bunlardır.
Tabii bizim için seçimler ve hele seçilmek çok önemli olmadığından, seçimlerde ekstra bir rahatlığımız olması gerekir. Yani bazı ittifak durumlarında, bir pazarlık yapma durumu varsa, bizim için vekil sayıları falan ikinci planda olduğundan, rahatlıkla bonkör davranabiliriz ve de davranmalıyız.
Şimdi Sosyalist ya da Marksist politika sanatının bu alfabetik doğruları ışığında, gerek Birleşik Haziran Hareketi’nin; gerek onların CHP ve HDP ile ittifak kurmasını önerenlerin dediklerine baktığımızda ne görüyoruz?
Bir kere hepsinin, aslında AKP’nin iktidarda kalmasını ve hele anayasayı değiştirecek ve başkanlık sistemine geçecek bir çoğunluk elde etmesini çok tehlikeli buldukları, bunu baş tehlike olarak gördükleri çok açık. Eğer acil hedef tanımlamasında böyle bir ortaklık olmasaydı, tartışmaya ve analize acil hedefin ne olduğu gibi bir noktadan başlamak gerekirdi. Bu durum işleri kolaylaştırıyor.
Eh, bu BHH veya HDP-CHP-BHH Bloğu isteyenler de genellikle, Marksist, Sosyalist veya Anarşist falan olduklarına göre nasıl bir çıkarsama yapıp nasıl bir davranış göstermeleri gerekeceği çok açıktır.
AKP’nin seçimde iktidarda kalmasını veya Anayasayı değiştirecek büyük çoğunluk elde etmesini engellemek, ezilenlerin mücadelesine daha geniş hareket alanı sağlayacağından, AKP’nin karşısında ve daha liberal veya demokrat olan güçlere, ne kadar tutarsız olurlarsa olsunlar oy istenebilir. Zaten bizim için seçimler değil, ne söyleyeceğimiz önemlidir.
Yani gerek BHH; gerek blok isteyenler, “AKP’nin karşısındaki partiler tutarsızdır, hedefleri ve programları şu şu noktalarda yanlıştır, ama AKP ve onun başkanlık sistemine geçmesi daha büyük tehlike olduğundan onlara oy verilmelidir” diyebilir ve demelidir.
Ve bunu, herhangi bir sosyalist parti, grup, akım ya da kişi, hiçbir pazarlık falan yapmadan, otomatik olarak, adeta bir refleks gibi söyleyebilmelidir ve söylemelidir.
Ama AKP’nin karşısındaki partilere bakınca da, ırkçı MHP’yi bir yana atınca, kalanlar içinde, HDP’nin, CHP’den bin kat daha tutarlı ve demokrat olduğu; hem dayandığı temeli itibariyle Türklükle tanımlanmış bu devlette Türklük tarafından ezilen bir dili konuşanların haklı mücadelesinin ifadesi olduğu; Kürt hareketi içinde de daha yoksulların, kadınların, Kürdistan’ın da en çok ezilenlerinin (Ezidilerin vs.) kendilerini bulduğu; onların eğilimlerini yansıtan bir hareket ve parti olduğu açıktır.
Sosyalistlere verilecek oyların havaya gideceği, dolayısıyla fiilen AKP’ye yarayacağı da açık olduğundan, AKP karşısında HDP’ye oy verilmesini istemek tek doğru tavır olur.
Burada tavır belirlemeyi ve analizi zorlayan özel durum şudur: Eğer HDP’nin yüzde onu aşma gibi bir sorunu olmasa, hiç tereddütsüz, oyu HDP’ye vermek gerekir denebilir. HDP’nin çok sınırda ve kritik bir durumu var. Eğer yüzde onu aşamazsa, ona verilecek oylar da Erdoğan’a veya AKP’ye yarayabilir. Bu durumda ne yapmak gerekir?
Birincisi, HDP, Sosyalist ya da Marksist veya Anarşist olma iddiasında bir örgüt değil. Sosyalistlerin ve Marksistlerin dışındaki bir güç. (Ama içinde hiç de küçümsenmeyecek ölçüde böyle olduğunu iddia eden veya söyleyen de var.)
Bu dışımızdaki güç karar vermiş ve girecek. Onun kararını değiştirme şansımız yok. Aynı sosyal tabana veya ön kabullere ve programa dayanmıyoruz ki tartışabilelim.
Öte yandan, onun kendi amaçları açısından bakıldığında, bu kararı yanlış olarak tanımlamak mümkün değildir. Son seçimlerde zaten % 9,6 almış. Arada Kobani Zaferini kazanmış; Türk ordusu bile onunla iş birliği yaparak gidip türbe getirmek durumunda kalmış; Kobani’de IŞİD’i yenerek, demokrat, laik, Hıristiyan ve Alevilere koruma sağlamış; tarihindeki en parlak dönemi yaşayan bir hareket.
Ayrıca hedefi sadece Türkiye değil, tüm Ortadoğu olan; strateji ve taktiklerini tüm Ortadoğu’daki mücadele üzerinden belirleyen bir hareket. İran, Irak, Türkiye ve Suriye’de var olan tek hareket. Bu hareketin, %e 0,4; yani binde dört gibi bir artış sağlayabileceğini düşünmesi ve bu riske girmesinden daha doğru bir şey de olamaz. Çünkü bu riske girmediği takdirde, bizzat kendisi kendisini çapsız görmüş ve gerilemeye mahkûm etmiş olur. Tarihin önüne koyduğu bu fırsatı kendi elleriyle tepmiş olur. Yani bu hareketi onun Ortadoğu çapındaki kendi amaçları açısından yaptığın yanlış diyerekten ikna etmenin de yolu yok. Doğru yapıyor.
Öte yandan, bağımsız vekillerle girmesi, kendisine belki birkaç milletvekili daha kazandırır ama CHP’nin oyu ve çıkaracağı vekil sayısı kayda değer biçimde artmayacağından ve CHP nitelik olarak fiilen demokratik değil, milliyetçi bir çizgi izlediğinden, AKP’nin hedeflerine ulaşmasının engellenmesi bakımından bugünkünden daha farklı bir durum ortaya çıkmayacak demektir.
Fakat HDP, yüzde onu aştığında, Türkiye’nin bütün tablosu değişir. Bir kere AKP’nin anayasayı değiştirecek çoğunluğu kalmaz. Hatta belki tek başına iktidar olma olanağını bile yitirebilir. Böyle bir başarının ülkenin politik atmosferinde yapacağı muazzam alt üstlükleri; demokrat ve sosyalistlere sağlayacağı büyük moral ve hareket alanı gibi imkânları saymanın gereği bile yok.
Yani HDP’nin olağanüstü uygun koşullarda BHH’nin desteği olmadan bile yüzde on barajını aşması; çok büyük bir yanlış yapmadığı takdirde çok büyük olasılıktır.
İşin ilginci, BHH’nin bileşenlerinin oy oranı da, HDP’nin ihtiyacı olana aşağı yukarı denk düşmektedir. Binde yarımdır yuvarlak hesap. Binde yarım da HDP’ye yetmektedir. Yani sadece BHH destek verdiği takdirde, HDP oyunu aynı şekilde koruyup Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki kadar oy alsa bile, yüzde on oranını aşar.
Böyle bir durumda, bir Marksistin, bir sosyalistin yapması gereken çok açıktır: derhal hiçbir karşılık beklemeden ve tereddütsüz, HDP’ye oy verilmesini istemek.
Böyle davranmak özellikle de gerekiyor. Çünkü Sosyalistler, çok küçük güçlerine rağmen, ülkenin hayatında kendi gerçek ağırlıklarının kat kat üstünde bir sonucun ortaya çıkmasında belirleyici bir etkide bulunma olanağı elde etmişlerdir. Sosyalistler kedi oldu olalı ilk kez bir fare tutabilecektir. Ya da kalenin ağzında dururken ayağına top gelmiştir, karşısında kimse yoktur ve sadece topa dokunması yetecektir gol atması için.
Neden böyle?
Bir terazinin iki kefesindeki ağırlıklar tam dengedeyse, bir tarafa koyacağınız çok küçük bir ağırlık, bütün dengeyi alt üst edip o tarafın ağır basmasını sağlar. Kaba matematikle koyduğunuz birkaç gramdır. Ama sonuçlarıyla o kilolarca ağırlığa bedel olur. Kaba matematikle iki kere iki dört eder. Ama “cebr-i ala” ile iki kere iki bin de edebilir.
Yani kendine Sosyalist ve Komünist veya Anarşist vs. diyenler, toplumdaki çok küçük ağırlıkları olmasına rağmen, bu küçük ağırlıklarını HDP’den yana koyarak, Türkiye’deki tüm dengeleri değiştirip demokrasi mücadelesinin; ezilenlerin önünü açabilirler. Hayatlarında ilk kez bu olanakla karşı karşıyadırlar. Onlara böyle kritik bir pozisyonu sağlayan da yüzde on barajı ve HDP’nin bu barajın sınırında olmasıdır.
Yani sosyalistlerin, Marksistlerin, Anarşistlerin alacakları şu veya bu davranışı ülkenin ve belki de Ortadoğu’nun geleceğini belirleyecektir.
Klasik Marksist böyle bir durum olmasa bile HDP’ye oy verilmesini istemelidir. Ama bu sefer bu seçimlerin özgül koşulları ve güç ilişkileri, ekstradan böyle bir görevi dayatmaktadır onlara.
Marksistlerin yapacağı çok açıktır: Bütün oylar HDP’ye demekle kalmamalı; binlerce bağla bağlı oldukları özellikle CHP’nin içindeki Alevi ve Demokrat kesimleri de HDP’ye oy vermeye çağırmalıdırlar. Çünkü HDP’nin oy oranındaki her yükseliş; AKP’nin tek başına hükümet kurma olasılığını da ortadan kaldırır. CHP oylarındaki yüzde bir artış CHP’ye ve demokrasi güçlerine bir şey kazandırmaz ama HDP’ye ve demokrasi güçlerine nicel ve nitel olarak çok şey kazandırır.
Buraya kadar tutarlı bir Sosyalist ve tutarlı bir Demokratın tavrının ne olması gerektiğinden söz ettik.
Tabii seçimlere bir Sosyalistin vermesi gerekenden daha fazla değer veriyorsanız, şöyle de düşünebilirsiniz: evet şimdi bu fırsatı değerlendirmeli, oylarımızı yüksek bir bedel, örneğin seçilebilir yerlerde birkaç yer karşılığı satalım; iyi bir pazarlık yapalım.
Böyle küçük hesaplara girmeyenlerin yapacağı, hiçbir davet vs. beklemeden; pazarlık yapmadan HDP’ye oy verilmesini istemek olabilirdi.
Bunu maalesef şimdiye kadar kendine Sosyalist diyenlerin hiçbiri yapmış değil.
Buna yakın bir durum kısmen Halkevleri aldı ama o bile görüşmeler sonrasında desteğini ilan etti. Destek bile hala tam açık ve net değil “Görüşmelerimiz devam ediyor, henüz somut bir tutum açıklamış değiliz ama HDP’nin yüzde on barajını geçmesi için elimizden gelen katkıyı, desteği sunacağız.” türünden bir söylem var. Hiçbir karşılık beklemeyen; pazarlık yapmayan net bir tavır yok.
Peki, EMEP ne yaptı? HDP ile hiçbir görüşme bile yapmadan HDP’ye oy verilmesini isteyecek yerde, HDP ile görüşmeler ve ittifak yaptı. Yani tamı tamına yukarıdaki küçük hesapçılığı yaptı. Sen yine ittifakını yap, yine işleri nasıl koordine edeceğini görüş ama o görüşmeye gitmeden önce, hiç bir karşılık beklemeden, HDP’ye oy verilmesini iste. Zaten Kürt hareketi yeterince bonkördür ve sana istediğinden fazla olanağı sunacaktır. Ama senin görevin onun elini serbest bırakmasını sağlamak; bu kritik durumda kritik yerlerde daha çok oy getirebilecek adayları gösterebilmesi için ona yerini terk etmek olabilirdi.
Yani EMEP de Marksizm ve Sosyalizmden sınıfta kaldı. Küçük hesapların partisi olduğunu kendi eylemiyle fiilen ilan etti.
Şimdi gelelim BHH’ye.
Birleşik Haziran Hareketi ve bileşenleri Marksist veya Sosyalist ise; Marksizm’e uygun; ezilenlerden ve demokrasi mücadelesinden yana bir tavır koymak gibi bir sorunu varsa; yapacağı çok açıktır: oyların HDP’ye verilmesini ve onun yüzde on barajını aşmasına yardımcı olunmasını istemek ve bunu da hiçbir ittifak ve görüşme bile talep etmeden yapmak.
Elbet şu olabilir: HDP görüşme önerebilir, hatta jest olarak kritik yerlerde adaylık falan de verebilir. Bunlar olabilir ve Kürt hareketi de bu konularda zaten ne kadar bonkör olduğun yeterince göstermiştir. Ama bu desteğin hiçbir pazarlık vs. yapmadan açıkça ifadesi gerekir.
Birleşik Haziran Hareketi ve bileşenleri HDP’ye kendi desteklerini vermekle yetinmeyip, her zaman yakın ilişkiler ve karşılıklı etkilenme içinde bulundukları CHP’lileri de HDP’ye oy vermeye çağırmalıdırlar. Bunun haricindeki her tavrın Marksizm’le, Sosyalizmle ilişkisinin olmadığı açıktır.
Tabii bu durumda, Seçimlerde CHP, HDP ve Haziren Hareketi blok yapsın diyenlerin yanlışı da ortaya daha net çıkmaktadır.
Elbet birileri çıkıp böyle bir girişim kurabilir. Buna bir şey denemez. Ama bunu kendine Marksist’im, Sosyalistim, Komünistim, Anarşistim diyenler yaparsa, bizim bunlara söyleyecek sözümüz, yukarıda söyleyeceklerimizdir. Sizin kurmanız gereken inisiyatif, böyle bir blok önerisi değil; CHP’lilere ve Haziran Hareketi’ne HDP’yi desteklemeye çağrı olabilir.
Ama gerek Haziran Hareketi ve Bileşenleri gerek Blok kurulmasını isteyenler açısından sanırız sorun sadece bu kadar değil. BHH’nin esasını oluşturan TKP’ler ve ÖDP esas olarak her zaman boykot veya daha keskin sözler söyleseler de seçim sandığına gittiklerinde fiilen CHP’ye oy vermişlerdir; onların gözü ve gönlü CHP’de olmuştur. Bir diğer ortak noktaları da Kürt hareketine karşı uzak, yukarıdan, ince ırkçı, hatta karşı tavırlarıdır.
Neden şimdiye kadar yukarıda söylendiği gibi bir sosyaliste yakışır biçimde davranmadılar?
Biz bunu şöyle açıklıyoruz:
Şehir orta sınıfları ve laik kesimler; Aleviler, göz ucuyla HDP’yi izlemeye başlamış bulunuyorlar; ilk kez CHP’ye mahkûm olmaktan kurtulabilirler. Büyük bir tektonik hareketin; bir kıta kayması, yani bu kesimlerin kitlesel bir HDP’ye kayışı olasılığı bulunmaktadır.
Birleşik Haziran Hareketi bu kayışı engellemek için kurulmuştur. Aksi takdirde şimdiye kadar yukarıdaki gibi davranmaları gerekirdi.
Ayrıca bunu Birleşik Haziren Hareketi bileşenlerinden birinin yöneticilerinden biri, “Yahu HDP bizim alanımıza girmeye başladı, onu engellemeliyiz” anlamında sözlerle safiyane bir şekilde dile getirmiştir.
Elbet HDP bunlara karşı iyimser ve safiyane yaklaşarak; onlarla ittifak kurmaya çalışarak kendi açısından doğru olanı yapmaktadır.
Ama biz bir Marksist’iz, Sosyalistiz. BHH ve bileşenlerinin de Marksizm ya da Sosyalizm iddiaları varsa ve bu iddialarına uygun bir davranış içinde değillerse, bunu göstermek, teşhir etmek ve bununla mücadele etmek de bizim görevimizdir. Tam da yukarıda dile getirdiğimiz ilkeler nedeniyle.
İddia ediyoruz ki, Birleşik Haziran Hareketi ve bileşenleri, Türkiye’deki demokrasi mücadelesine bir katkı yapabilmek için, tarihin önlerine koyduğu bu en büyük fırsatı tepecekler ve kim bilir hangi keskin formülasyonla, “HDP’ye oy verin” demeyeceklerdir. Fiilen de CHP’ye oy vereceklerdir.
Bu muhtemelen onların içinde bir bölünmeye de yol açabilecektir. Çünkü bileşenler içinde, gerçekten onları Kürt hareketi ile yakınlığa çekmek için bulunanlar da vardır. Ama bunlar yanlış bir strateji izlemektedirler. Bu gibi durumlarda, aman bunun elini tutayım da uçuruma gitmesin gibi bir tavır, onların sizi de aşağı çekmeleriyle sonuçlanır. Şunu unutmamalı onlar eğer uçuruma düşmek istemiyorlarsa, tutunacakları dal çoktur. Yukarıdaki satırlarda biz bir yığın dal uzattık.
Son olarak tekrar edelim.
CHP’ye oy veren, laik ve Alevi ama pek ulusalcı kaygıları olmayıp da demokrat olan geniş bir kesim vardır. Bunlar HDP’yi dikkatle izlemektedirler. Birleşik Haziran Hareketi, bu geniş kesimin HDP’ye yönelmesini engellemek için kurulmuş bir benttir.
Eğer bu kesimde bir kayma başlarsa, BHH da bu kaymayı daha geri bir noktada tutabilmek için; etkisini yitirmemek için, HDP’ye oy verilmesini isteyebilir veya HDP ile ittifak yapabilir.
Ama işlevini görüp kaymayı engelleyebildiği sürece, HDP’ye karşı duracak ve seçimlerde fiilen oyları CHP’ye verecek veya en azından HDP’ye oy verilmesini istemeyecek ve HDP yüzde onu aşamazsa, HDP’yi Erdoğan’la gizli işbirliği vs. yapmakla suçlayacaklardır. Kendi suçlarını HDP’ye atacaklardır.
Bunun çok acımasız bir yargı mı olduğu söyleniyor?
Bunu yalanlamanın ve bu yargının geçersizliğini göstermenin, bu satırları yazanı mahcup etmenin bir tek yolu var: İster Haziran Hareketi olarak, ister kimi bileşenleri bağımsız olarak, HDP’ye hiçbir karşılık istemeden ve pazarlık yapmadan oy verilmesini istesinler.
Utandırsınlar, mahcup etsinler bu satırların yazarını.
Çünkü biz utanır ve mahcup olursak Türkiye’deki demokrasi mücadelesi kazanacaktır.
Biz kaybedelim yeter ki Demokrasi mücadelesi kazansın. Demokrasi Mücadelesi kazanınca biz de kaybettiğimizden çok daha fazlasını kazanacağız.
Demir Küçükaydın
26 Şubat 2015 Perşembe
Son Haberler
Sayfalar
ALEVİLERİ İSTİSMAR ETMEKTEN VAZ GEÇİN, SAMİMİYETLE LAİKLİĞİ TALEP EDİP SAVUNUN!
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir etkinlik vesilesiyle, şöyle demekte: “(…) Cemevleri ile ilgili taleplerimiz yıllardır ortadayken, bir yanda bu ülkede anayasaya göre her yurttaş eşitken, Sünni bir yurttaşın ibadethanesi camilerin her ihtiyacı karşılanırken, aynı vergiyi ödeyen; vergi verirken eşit ama hizmet alırken eşit olmayan Alevi yurttaşlarımızın ibadethaneleri Cemevleri, devlet nezdinde ibadethane kabul edilip, camiye ne yapılıyorsa Cemevine de aynısı yapılacağı güne kadar bu talebinizin sonuna kadar arkasındayım.” (T24, 21.07.2024)
Kendi topraklarında özgür yaşayamayanlar (Nubar Ozanyan)
Nasıl bir adalet, nasıl bir vicdandır ki yüzyıldır Kürtler kendi topraklarında özgür yaşayamıyor? Nasıl bir kara zulümdür ki, on binlerce gerilla canını feda etmesine, on binlerce tutsak kör hücrelerde ömür çürütürcesine özgürlüğe ellerini uzatmasına karşın karanlık iş başında kalmaya devam ediyor? Ve yüz yıldır Kürt halkı bunca büyük bedel ödemesi karşısında sanki bir şey olmamış gibi duran Devlet, utanmadan elini “kardeşlik” adına DEM’e uzatıyor? Tarihte böylesine aymaz bir düşman görülmüş mü?
Nobel Ekonomi Ödülleri Hangi "Bilimsel" Buluş İçin Verildi?
Emperyalist sistemin içinde bulunduğu durumdan liberal ekonomistler, liberal entellektüellerde memnun değiller. „Eşitsizlikler“ büyümüş, „doğanın tahribatı alarm“ veriyormuş, „demokrasiler“ gerilemiş, „ekonomiler teknolojik gelişmelerin gerisinde“ kalıyormuş. „ekonomik büyümeler yavaşlamış“ vs. vs. En büyük buluşu 2005-2006'dan beri dünyada „demokrasi“lerin gerilemesiymiş.
SAVAŞA AKTARILAN PARA, EMEKÇİYE YAŞATILAN YOKSULLUĞUN BAŞLICA NEDENLERİNDENDİR!..
“Çözüm sürecinin en önemli sonuçlarından biri de kesinlikle ekonomik göstergeler, ekonomik nedenler olacaktır. Yapılan bir hesaplamaya göre, terörün Türkiye’ye son 29 yıldaki maliyeti yaklaşık 300 milyar dolardır. Çözüm süreciyle birlikte canları tehditten kurtardığımız kadar, ekonomiye de can suyu olacak yeni bir dönemi, yeni bir süreci başlatmış olacağız.”
“Filistin’de direnişin bir yılı ve Bahçeli’nin sözleri”(Deniz Aras)
7 Ekim Aksa Tufanı hamlesinin üzerinden tam bir yıl geçti. Bu süre içinde Ortadoğu, emperyalistlerin askeri, siyasi, lojistik ve istihbarat desteğiyle adeta bir koçbaşı olarak işlevselleştirdikleri Siyonist İsrail tarafından kan gölüne çevrildi.
İmha ve İnkar Politikalarına Karşı Direniş Sürüyor
Türk devletinin kuruluş süreci aynı zamanda Kürdistan coğrafyasında imha ve inkâr politikalarına sistemlilik kazandırma sürecidir. “Tek vatan, tek bayrak, tek millet” söylemi bu ırkçı, inkârcı politikanın en açık ve özlü ifadesidir.
Ve aynı zamanda bir devlet politikasıdır. Dolayısıyla Kürt coğrafyasına dönük saldırıları dönemsel görmek veya kimi burjuva partilerinin izlemiş olduğu politikalarla açıklamaya kalkmak yanılgılı bir tutum olur.
3. Dünya Savaşı riski hâlâ “güçlü olasılık” mı yoksa artık “kaçınılmaz akıbet” mi?
Son bir yılın ve ama özellikle de son ayların olguları öyle gösteriyor ki 3. Dünya savaşı artık sadece “güçlü bir olasılık” olarak değil; “kaçınılamaz bir akıbet” olarak ele alınmayı gerektiriyor. Bu hızlı tırmanış ise esasen şu iki ana etmen üzerinden yaşanıyor: Birinci etmen Rusya-Ukrayna Savaşı iken; ikinci etmen ise İsrail saldırganlığının tırmandırdığı savaştır.
Önderlerin Ardından… (Nubar Ozanyan)
Kafkaslar’ın en ileri devrim beyni ve en güçlü çarpan sosyalist yüreği, zulmün gölgesinde yaşam bulmaya çalışan Ermeni halkının yetiştirdiği en kalifiye önder kadrolardan olan ISTEPAN ŞAHUMYAN’IN başına gelenler bütün Sovyet devrim önderlerinin başına gelenler gibi oldu. Yok sayılmak, yaşanmamış kabul edilmek, itibarsızlaştırılmak, unutturulmak, nefret, işçiler ve ezilen halklar için yaptıkları büyük fedakarlıklarının ters yüz edilmesi, kahramanların hain olarak tanıtılmaya çalışılması kötülüklerin en büyüğüdür. Acıların en derinidir.
Emperyalizm Üzerine Notlar-7
„Yarı-Sömürgeciliğe“ Sığnan Sosyal Şovenist Teoriler
Başka ülkelerin işçi ve emekçilerini sömüren bir ülke yarı-sömürge olamaz. Eğer bir ülke içinde yüksek düzeyde tekelleşme gerçekleşmişse, başka ülkelere sermaye ihraç ediyor, oralarda yatırım yapıyor, işçi çalıştırıyor, maden ocakları açıp işletiyor, banka açıp mevduat topluyor, kredi veriyorsa ve bu ülke, ML literatürde, kapitalist sistem içinde emperyalist bir ülke olarak adlandırılır.
Düşünüş ve Hareket Tarzında Devrimcileşmek
Kürt ulusuna, diğer azınlık milliyetlere uygulanan baskı ve asimilasyon politikalarına karşı sessiz kalıp harekete geçmemek, özünde işçi ve emekçilerin birliğine, ortak yürüyüşüne zarar vermektir. Dolayısıyla bu yönlü yapılan çağrılara kayıtsızlık ya meselenin özünü yeteri kadar kavramamaktan ya da bu demokratik istemlere karşı samimi bir tutum sergilememekten kaynaklanmaktadır. Çünkü samimi bir birlik istemi, ortak mücadele anlayışı Kürt ulusunun ulusal demokratik haklarını savunmayı, bu yönlü yapılan tüm saldırılara karşı net bir tutum almayı gerekli kılmakta.
Bay Özkök gibilerinin vicdan muhakemesi
Ertuğrul Özkök; “Akıl ve vicdan Orta Doğu’yu terk etti. Geriye sadece fanatizmi bıraktı.” Sözleriyle, kendince bir durum tespiti yapıyor. Ve “Hadi artık soralım” diyerek, T24’deki yazısında soruyor: “Orta Doğu’yu kim harabeye çevirdi; İsrail F-35’leri mi, Hizbullah Fadi füzeleri mi?” (25 Eylül 2024)