Perşembe Ekim 8, 2026

Münih Politik Tutsaklar davasında; açığa çıkan öğretiler üzerine…

Münih TKP-ML davası, tutuklama süreciyle birlikte 5 yıl 4 ay gibi uzun bir süreci kapsadı. Ve 4 yıl 3 ay içinde de 234 duruşma yapıldı.

Her duruşma günü, ortalama 6 veya 7 saat süren oturumlarla oldu. Tüm bu zaman içerisinde hem dışarda hem de salonun izleyiciler bölümünde, büyük bir dayanışma örneği sergilendi.

Bu dayanışmaya dahil olan, yerli ve göçmen kurum, parti ve örgütlerle birlikte tek tek devrimci, demokrat ve duyarlı bireylerde bu dava sürecimizde bizleri yalnız bırakmadırlar.

Bu politik dayanışma ve sahiplenme, ortak çalışmanın bir ürünü olarak güçlendi ve büyüdü. Tüm bu süreç içerisinde hem dışarıda hem mahkeme salonunda yapılan açıklamalar ve yürütülen kampanyalarda, öne çıkarılan temel argüman, bu davanın bir “terör” davası değil; bilakis, politik bir dava olduğu gerçekliğiydi.

Fakat bu sürecin başından sonuna kadar hem mahkeme hakimler heyeti hem de Federal Cumhuriyet Savcısı, ceza hukukuna göre değil tamamen politik bir zeminde hareket ettiler.

Bu noktada mahkeme başkanı Dauster, yazdığı makalelerde gerçek niyetlerini ortaya çıkardı. Bir örnek vermek gerekirse, mahkeme başkanı Dauster yazdığı bir makalesinde şu tespitte bulunuyor;

“Siyaset ve hukukun birbirine olan yakınlığı görmezden gelinemeyecek kadar alenidir. Bu yakınlığın köklerini tarihte hatta kimi bakımlardan kanlı bir tarihte olduğunu unutmamalıyız.”

İşte emperyalist mahkemelerin bu gibi davalarda, yargı ve karar mekanizmalarında gözardı etmedikleri temel nokta, ülkeler arasındaki çıkar ilişkileridir. Bu noktaya ilişkin denilebilir ki; Almanya ve Türkiye’nin ekonomik, askeri ve politik ilişkileri, Münih TKP-ML davasında önemli bir rol oynadı. Almanya’nın Türkiye’de 37 milyar Euro sermayeli, 7.200 şirketi faal bir şekilde işletiliyor.

Keza bu yatırımları daha kârlı hale getiren noktalar da var.Ucuz enerji kaynakları, ucuz toprak ve kiralar ve de ucuz iş gücünün olduğu bir coğrafyada; üretilen tüm metaların, anında oralarda tüketildiğini de hesaba katarsak, Almanya emperyalist egemenleri için çok kazançlı bir ilişki olduğunu görebiliriz.

Ekonomik ilişkilerin yanında askeri ilişkilerde önemli bir yer tutuyor. Almanya ile Türkiye arasındaki askeri ilişkiler, Osmanlı İmparatorluğu döneminden günümüze kadar sıkı bir şekilde devam ediyor.

Faşist TC devletinin Kürt Hareketine, Alevilere, devrimcilere, sosyalistlere ve komünistlere karşı kullandığı, Leopar tankları, roketler ve diğer büyük-küçük birçok silah Almanya’dan Türkiye’ye verilen silahlardır. TC devleti, yaptığı tüm katliamların önemli bir bölümünü bu silahları kullanarak yapmış ve yapmaya devam etmektedir. Yine daha yakın bir örnek olarak; geçtiğimiz dönem faşist TC devleti, Afrin’i işgal ederken, tüm medyanın gözü önünde Alman Leopar tanklarını kullanarak işgali gerçekleştirdi.

Ardından R.T.Erdoğan, Afrin’in demokratik yönetimini barbarca talan ederek onların yerine kendi denetiminde olan ve kafa kesen IŞİD çetelerini yönetime getirdi. Bu işgal ve katliamda da gördük ki, yine Alman silahları dolaylı biçimde, IŞİD çeteleri tarafından barbarca; çocuklara, kadınlara, gençlere ve tüm mazlum Afrin halkına karşı kullanıldı ve katliamlar yapıldı.

Bunlarla birlikte, Almanya hükümetinin her dönem Türkiye hükümetleriyle politik ilişkileri kesintisiz devam ediyor. Tüm bu nedenlerdendir ki, Almanya’da yaşayan, başta Kürtler olmak üzere devrimcilere, sosyalistlere, komünistlere ve TC’ye muhalif olan tüm kesimlere dönük Alman burjuvazisi sürekli bir bastırma, tutuklama, yargılama ve cezalandırmayı hep yapmıştır.

Diğer yandan, R.T.Erdoğan’ın Almanya’da kendine bağımlı hale getirdiği 900 DİTİB camisi ile kurduğu ırkçı-faşist Türk parti ve kurumlarıyla da muhaliflere karşı açıktan şantaj ve istihbarat çalışmaları yaptırılıyor. Bu durum Alman devleti tarafından tespit edilip bilinmesine rağmen şimdiye kadar ne bir tutuklama ve ne de bir yargılanma yapılmadığı gibi bir önlemde alınmış değildir.

Bu yaşananlar sadece Almanya’da değil elbette, diğer Avrupa ülkelerine de yayılmış bulunuyor. Bundandır ki, geçtiğimiz aylarda Avusturya’nın Viyana şehrinde her hafta, düzenli olarak devrimci, demokrat, Kürt ve Alevi kadınların yaptıkları sokak etkinliği, R.T.Erdoğan’ın çeteleri tarafından provoke edilerek saldırıya uğradı.

Ardından demokratik göçmen derneklerinin bulunduğu sokağa giren kalabalık çeteler, orada bulunan tüm derneklerin cam ve kapılarını kırarak insanlara zarar verdiler. Ertesi günde DİTİB ve ülkü ocaklarından olan, 400’ü aşkın kitle, gece ve gündüz sokaklarda nöbet tutarak “Allah-u Ekber” sloganları ile bozkurt işaretleri eşliğinde; demokrat, devrimci, Kürt ve Alevi insan avına çıkmışlardı.

İşte faşist TC devleti geçmişte, Koçgiri’de, Zilan’da, Dersim’de, Maraş’ta, Çorum’da, Malatya’da, Sivas’ta Suruç’ta ve Ankara Garı önünde halkı nasıl katlettiyse ve diri diri yaktıysa, bugünde Avrupa coğrafyasında bu faşist saldırıların provasını yapmaktadır.Aleni bir şekilde yaşanan bu faşist saldırılara karşı, Avrupa yargıçları ve mahkemeleri kör ve sağır olmaya devam ediyorlar.

Bütünlüklü olarak mevcut tabloya baktığımızda ülkeler arasındaki ilişkiler her dönem yargının üzerinde etkili olmuştur. Bu anlamda Almanya-Türkiye ortaklığı üzerinde şekillenen ve Münih Eyalet Yüksek Mahkemesi’nde görülenTKP-ML davasının perde arkasında olan gerçekler, emperyalist siyasetin yargıya nasıl yön verdiğini; mahkeme başkanı Dauster yazdığı makalesindeki“Siyaset ve hukukun birbirine olan yakınlığı görmezden gelinemeyecek kadar alenidir” cümleleriyle açıklamış bulunuyor.

 

Münih Davası Birlikte Yürümenin Önemini Göstermiştir

 

Görüldüğü gibi içinden geçilen süreçte bir yandan, emperyalist saldırılar, diğer yandan gerici, faşist ve ırkçı Türk çetelerinin saldırıları karşısında bugün birlikte faaliyet yürütmenin önemi ve anlamı daha da büyümüştür. Bundan dolayıdır ki, düne oranla bugün devrimci dayanışmaya daha çok ihtiyacımız vardır. Yerli ve göçmen halkların sorunlarının aynılaştığı bir süreçte; bize düşen görev, geniş-kitlesel birliklerle mücadeleyi büyütmektir.

Demokratik güçlerin birlikte çalışması ve birlikte hareket etmesinin önemi bir kez daha Münih politik tutsaklar davası sürecinde açığa çıktı.

Demokrasi mücadelesi yürüten kurumlar, doğaları gereği geniş toplumsal kesimlerin birlik ve ortak mücadele ihtiyaçlarının ürünü olarak farklı nitelikte kurumlardır. Barbar sistemin kaynaklık ettiği sorunlara, çelişkilere karşı, her demokratik kurumun, grubun, çevrenin, kitle örgütünün ve siyasal partilerin farklı çözüm önerileri, farklı yöntemlerinin olması doğaldır. Bu gerçeklik aynı zamanda gelişmek için bir zenginliktir.

Karşılıklı saygı ve ilkeler bütünü çerçevesinde, anti-emperyalist, anti-faşist, anti- şovenist ve kapitalist emperyalist sistem tarafından hakları gasp edilmiş tüm kesimleri kucaklamak, onlarla ortak sorunlar etrafında buluşmak ve bu uğurda birlikte hareket etmek demokrasi mücadelesinin bir gerekliliği ve zorunluluğudur.

Demokrasi mücadelesinde farklı politik bakış açıları ile ortak paydalarda buluşulması ve ortak mücadele alanlarının yaratılması, kitlelere güven vermenin de temel noktasıdır.

Münih davası sürecinde de yerli ve göçmen, kurum ve örgütlerin 5 yılı aşkın süre içinde ortak hareket ederek birlikte çalışması ve kampanyaların örgütlemesi neticesinde hem mahkeme heyetinin hem de federal savcının üzerinde bir baskı oluşturmuştur.

Diğer yandan demokratik kurum ve örgütler arasında, birlikte çalışma kültürünü geliştirmiş, güven ortamı yaratmış, kurumlar arasında bilgi alışverişi ve iletişimi pratikleştirmiş ve farklı düşüncelerin yanyana ve birlikte yürümesini daha da pekiştirmiştir. Yine yerli ve göçmen demokratik kamuoyu üzerinde de bir güven ve umut ortamı yaratmıştır.

Kısaca bu süreç zarfında ortaya çıkan en önemli öğretilerden biri de budur.

9073

Özgür Gelecek

Gündem ve güncel gelişmelere ilişkin politik açıklama ve yazılar. 

Son Haberler

Sayfalar

Özgür Gelecek

Tüm Türkiye Diyarbakır Cezaevidir

Kürt işçilerine, halkına ve gençlerine saldırmak Türkiye’de normal hale getirilmiş. Kürtlere parya ve birçok ülkede görüldüğü gibi saldırılması gereken mülteciler olarak yaklaşılıyor. Amedli bir Kürt ile Yozgatlı bir Türk aynı görülmüyor. Bu ayrımcılığı da bizzat Türk devlet yöneticileri yapıyorlar. Kürtler, Aleviler ve başka kimlikten topluluklar bu ülkenin özgür ve eşit vatandaşları olarak görülmüyor. Ne anayasal ne yasal ne de toplumsal kültürde bu topluluklar eşit görülüyor. Bunu yaratan da Türk devlet politikalarıdır.

Kuşak, kuşak azalırken…(İsmail Cem Özkan )

78 kuşağı üzerine çok laf edilmeli, onların özverileri, ütopyaları, hayalleri, yaşayamadıkları gençlikleri, verilen görevi layığı ile yerine getirme telaşı, kaybettiği arkadaşının arkasında onun anısını yaşatma mücadelesi...

Bir de bugünden onlara bakış...

Rojava’nın geleceği (Mustafa Peköz)

Rojava’nın toplumsal bir örgütlenme modeli olarak ortaya çıkması ile küresel güçlerin Ortadoğu stratejisi arasında önemli bir bağ var. Bu durum doğru kavranılmazsa ve gerekli sonuçlar çıkartılmazsa bugünden geleceğe yönelik stratejinin başarılı bir şekilde uygulanması da oldukça zor olacaktır.

Rojava’yı Var Eden Sosyolojik-Politik Dinamikler

İsviçre mülteci entegre kampları: Ucuz iş gücü pazarı

İki yıla varan bir süredir İsviçre' de kamplarda yaşamaktayım. Bu süre içerisinde kendi isteğim dışında ( biri sürgün edildiğim deport kampı olmak üzere) toplam altı kampta kaldım.

Şunu net olarak gözlemlemiş oldum ki; kantonlar arası bir takım uygulama farklılıkları olmakla birlikte, tümünde sistem kesinlikle aynı temel mantıkla işliyor:  Gerek ilk kamplarda ve gerekse de entegre kamplarında mülteciler ucuz iş gücü olarak görülmekte ve kullanılmaktadır.

Tüm kamplarda, kamp yönetimi alenen TAŞARONLUK yapmaktadır.

Devrimcilik Bir Merhalelik Değil Son Nefese Dek Olmalı!

Toplumsal gelişme ve üretim ilişkilerine bağı olarak değişen sınıflar mücadelesi, tarihin her döneminde değişik biçimlere bürünerek bugünlere kadar gelmiştir.

İlk sınıflı toplum olan köleci toplumda köle sahipleriyle köleler arasındaki başlayan sınıf çatışması, sırasıyla feodal toprak ağalarıyla yoksul köylüler; kapitalist toplumda burjuvazi ile proletarya ve sınıfsız topluma geçmenin alt aşaması olan demokratik halk diktatörlüğü ya da sosyalist sistemde de eskiyle yeninin kıyasıya mücadelesi bu başlıca sınıf çatışmalarının öne çıkan göstergeleridir.

Kendini Aldatma Sanatı ( Emre Erdal)

Sanat gibi incelik ve üstün yaratıcılık gerektiren saygın bir etkinliğin, aldanma/aldatılma ve kendini kandırma gibi hiç de güzel şeyler çağrıştırmayan zihni tasarım ve edimlerle ne ilgisi var denilse yeridir. Öyle ya, toplumsal yaşamın, insan ruhunun bütün labirentlerine destursuz dalan, sorgulayan sanatın kendini ya da dışındakileri aldatma gibi misyonlarla ne işi olabilirdi?

İleri!.. Daha ileri!!! (Orhan Ünal)

Haklarını almak için gittikleri Ankara yürüyüşü dönüşü geçirdikleri trafik kazasında yaşamlarını yitiren Tahir Çetin ve Ali Faik İnter emek mücadelemizin günümüzdeki sembolleri oldular. Onların adları unutulmayacaktır. Bağımsız Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Tahir Çetin’in ve babasının alamadığı ve oğluna mücadelesini “miras” bıraktığı tazminatı için yılmadan mücadele eden Ali Faik’in mücadele hayatları yol göstericidir.

Peker’in İtiraflarının İşaret Ettiği Gerçek: Mafya, Uyuşturucu ve Kara Para Devleti!

Faşist mafya lideri Sedat Peker, çıtayı düşürse de itiraflarına devam ediyor. R.T. Erdoğan’la helalleşeceğine yönelik son video sonrası itiraflarına ara veren Sedat Peker, bir süre sonra İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yu hedefine alarak açıklamalarını sürdürdü.

Avrupa’da Alevi hareketinin çıkmazı….

Alevi toplumuna dönük bütün çirkef saldırı ve katliamların ardında her zaman siyasi bir zemin oluşturulmuştur. Toplumun en kırılgan ve toplumsal çelişkinin en hassas noktasından birini oluşturması açısından da önemlidir.

Bir halkın iftiharı: Mehmet Hayri Durmuş

Yakın tarihimize göz attığımızda, önemli birçok olayla karşılaşırız. Bunlardan biri de 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi'dir.

14 Temmuz 1789'da Paris halkı krallığın zulüm merkezine dönüşen Bastille Hapishanesi'ni basarak baskıya ve zulme karşı nasıl ayaklandıysa 14 Temmuz 1982 günü Amed Zindanı'nda Büyük Ölüm Orucu Direnişi'ni başlatan devrimciler de kimliksiz, kültürsüz ve inançsız yaşanmayacağını göstererek büyük bir direnişin öncülüğünü yaptı ve Kürt halkına büyük bir miras bıraktılar.

14 Temmuz yürüyüşü (Nubar OZANYAN )

Kuşlar nasıl ki dostlarında yankı bulsun diye ötüyorsa 14 Temmuz Ölüm Orucu direnişçileri de açlık yiyerek uyuyan bir halkın yüreğine seslendiler.

14 Temmuz’a sadece bir özgürlük eylemi ve onur direnişi olarak bakılamaz. Köleleştirilmek istenen bir halkın aydınlatılma, eğitilme ve ayağa kaldırılma eylemidir; karanlık koridorlarda, kör hücrelerde sessizliği parçalayarak herkesi özgürlüğe çağıran bir direniş davetidir. Düşenlerin yeniden ayağa kalkması, ürkenlerin cesaretlenmesi için çalınan uyanış çanıdır.

Sayfalar