Çarşamba Ekim 14, 2026

Münih Mahkemesi’nde Yargılayanlar Yargılandı!

15 Nisan 2015 tarihinde   gerçekleştirilen uluslararası bir operasyonla tutuklanan 10 devrimci hakkında açılan “dava”, 28 Temmuz 2020 tarihinde sonuçlandı. Alman Mahkemesi tarafından Müslüm Elma 6 yıl 6 ay, Erhan Aktürk 4 yıl 6 ay, Sinan Aydın 3 yıl 6 ay, Haydar Bern 3 yıl 4 ay, Banu Büyükavcı 3 yıl 6 ay, Musa Demir 3 yıl 4 ay, Deniz Pektaş 5 yıl, Sami Solmaz 3 yıl, Seyit Ali Uğur 4 yıl 6 ay, Mehmet Yeşilçalı 2 yıl 9 ay “hüküm” verilmiştir.

Sonda söyleyeceğimizi başta söylersek; Siyasi olarak yargılanan ve teşhir olan ise Alman yargı kurumu olmuştur. Alman ve Türk devletlerinin elele yürüttüğü “dava”, duyarlı kamuoyu nezdinde onlar aleyhine sonuçlanmıştır…

Alman Mahkemesi, 10 devrimci ve komünisti Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist üyesi olarak gösterip, 129 a/b şıklarınca tutuklayıp, haklarında gerici yasalar üzerinden hüküm vermeyi amaçlamıştır. Böylece bir kez daha son yıllarda Almanya’da -ve diğer emperyalist ülkelerde de- demokratik hakların gasp edilip, faşistleşme eğilimi içerisine girilmesi gündeme gelmiştir.

Öyle ki, uluslararası finans kapitalin girdiği kaos ve sarmal durum, burjuvaziyi ve onların baskı ve tahakküm aygıtını daha katmerli bir rotaya zorlamakta, yasama, yargı ve yürütme kurumları bu minvalde hareket etmektedir.

Kaldı ki 10 devrimcinin üyesi oldukları iddia edilen Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist hakkında Almanya’da yasaklama kararı yoktur. Hatta bu örgütün sempatizanı, taraftarı olduğu için Türkiye’de baskı gören birçok kişinin iltica talepleri kabul edilmiştir.

Ama diğer taraftan aynı “örgütün üyesi” oldukları gerekçesiyle Münih Mahkemesinde 190 kişi aleyhine dava açılmıştır. Alman Mahkemesinin tutumu bununla da çelişmektedir.

Daha açık deyimle, 129 a/b yasası aslında temelde iltica yasasına ters düşmekte, demokratik haklarla çelişmektedir.

Alman ve Türk Devletinin işbirliği sonucu açılan “dava” 

Türkiye ve Almanya’daki hukuki konumları farklı olmasına karşın 10 devrimcinin tutuklanması, burjuva hukukunun günümüz konjonktüründe artık nasıl çetrefilli bir hal aldığını da göstermektedir.

Tutsak edilmelerine gerekçe olarak gösterilen 129a/b yasası, burjuva demokrasisinin giderek daraldığını ve baskı unsurunun da giderek tırmandığını gösteren yasalardan biri olarak ortaya çıkmaktadır.

11 Eylül saldırısının akabinde başta ABD olmak üzere diğer emperyalist ülkelerde de ardı ardına anti-demokratik yasalar çıkartıldı var olan anti-demokratik yasaların uygulanmasına ise yeniden başlandı.

Almanya’da Hitler faşizmi sonrası yeniden uygulanmaya başlayan 129a/b yasası bunun sonucudur.

Öyle ki, bir dönemler (1950’lerden-1990’lara kadar) burjuva hukukunca yasadışı olarak tanımlanan yasalar ve uygulamalar, giderek yasal bir hal aldı ve uygulamaya konuldu.

Bir dönemler yasak olan faşist partilere izin verilmeye başlandı. Hatta artık bu faşist partiler açıktan seçimlere katılmakta ve oluşturulan hükümetlerde yer almaktadırlar. Yabancı düşmanlığı ve ırkçılık körüklenmeye ve devletlerin resmi doktrini halini almaya başladı. Tüm bunlara bağlı olarak geçmişte kurulan yabancı dernek, kitle örgütleri ve kuruluşların faaliyetlerinde zorluk ve engeller de çıkarılmaya başlandı. Hatta bu kuruluşlara temelsiz gerekçelerle baskınlar yapılır oldu.

İşte Almanya’da “Münih Komünistler Davası”nın dayandırıldığı 129a/b maddesi de bu doğrultuda çıkarılan ve yürürlüğe konulan yasalardan biridir. “Anti-terör güvenlik yasası” tanımıyla uygulamaya konan bu yasa üzerinden Müslüm Elma Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist yöneticisi, diğer tutsaklar ise üyesi olma iddiasıyla “mahkum” edilmek istenmişlerdir.

Her biri ayrı hapishanelerde ve tek tek hücrelerde tutularak total izolasyon uygulamasına maruz bırakılmışlardır. Böylelikle birbirlerinden ve diğer tutsaklardan ayrı tutulmuşlardır. Kimseyle görüştürülmeyerek tek başlarına kalmaya zorlanmışlardır.

Günde 30 dakika havalandırmaya çıkarılmış, günün geri kalanında ise hücrelerde tutulmuşlardır. Ortak davadan yargılanmalarına rağmen, ortak savunma yapmaları engellenmiştir. Kısacası fiili ve psikolojik baskıyla yıpratılmak istenmişlerdir.

Dışarıda verilen haklı ve kararlı mücadele ile Türkiyeli ve Alman demokrat ve devrimci kuruluşlarla enternasyonal dayanışma oluşturulmuştur.

Ve bu minvalde yürütülen kampanya ve etkinlikler ile dava giderek kamuoyuna yansıtılmış ve bunun sonucu mahkeme salonunda izolasyon kaldırılmış, tutsakların mahkemede birbirleriyle görüşmeleri sağlanmış, avukat ve aileleriyle açık görüşme hakları elde edilmiştir.

Kamuoyunun desteği dışarıda verilen kararlı mücadele sonucu sağlanmıştır. Dava duyarlı ve politik kesimlere iletilerek onların desteğine ulaşılmış; giderek daha kitlesel boyutlarda yürütülen bir mücadeleye dönüştürülmüştür.

Öyle ki, dava tutsakların kararlılığı ve dışarıda verilen mücadele ile, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra Almanya’da topluma yansıyan en etkin politik mahkeme olarak anılmaya başlanmıştır.

Böylece, demokratik yapı ve kuruluşlar ile duyarlı kamuoyunun sahip çıktığı bu dava, beraberinde tutsakların tutarlı ve kararlı tutumları ve yaptıkları savunmaları ile bizzat Alman burjuvazisinin yargılandığı bir mahkemeye dönüşmüştür.

Tutsaklar ve onları destekleyen kurumlar nezdinde, ideolojik ve politik arenada yargılanan ve mahkum edilen Alman burjuvazisinin yargı kurumu olmuştur.

Bu davanın diğer bir özelliği Alman yargı organına lanse edilen iddianamenin özünün Türk yargı kurumu tarafından hazırlanmış olmasıdır.

Ancak Almanya’nın resmi makamlarınca dikkate alınan bu karşı devrimci iddianameyi hazırlayan Türk savcı ve emniyet mensupları Fethullah Gülen Cemaati bağlantısı iddiasıyla bizzat TC tarafından “terörist” ilan edilmiş, bazıları hapsedilmiş, bazıları ise aranmaktadır.

Günümüz Türkiye’sinde yasama, yargı ve yürütme kurumlarının tümden lağvedildiği bir dönemde, bugün aranır durumda olanların hazırladığı uydurma iddianameyi kriter almak Alman Devleti’nin yargı mekanizmasının düştüğü halin de bir göstergesidir.

Alman yargısı, TC faşizmiyle işbirliği içinde komünistleri yargılamak istemiş, büyük bir tantanayla ve gösteriyle başlatılan “yargı”lama sonucu “dağ fare doğurmuş”tur. Alman yargısı ilk başlardaki kimi iddialarını geri çekmek zorunda kalmıştır. Dava oldukça uzun sürmüş ve sonuçta tutsaklara “ceza” verilmiştir. Dolayısıyla bu durum, 129 yasası ve a ve b bendlerinin kapitalizmin istikrarlı döneminin burjuva normlarına bile nasıl ters düştüğünün göstermektedir.

Kapitalizmin içinde bulunduğu durumun hukuku…

Girilen ekonomik ve siyasi kriz yumağı derinleştikçe ve daha üst boyuta tırmandıkça, mevcut devletler sömürüyü daha fazla artırmaya ve demokratik hakları daha fazla gasp etmeye başlamıştır.

Bunun sonucu burjuvazinin siyasi baskıları da artmakta ve bu durum devlet erkini daha saldırgan kılmaktadır. Beraberinde burjuva hukuku da lağvedilmektedir.  Bu “dava” da bu minvalde açılmıştır. Ve diğer demokratik kurumlara da davalar açılmaktadır.

Kısacası baskı ve saldırı furyası had safhaya tırmandırılmaktadır…

Ancak Münih dava tutsakları “dava” karşısında secde etmemişlerdir. “Davanın” muhtevasını ve ardında yatan nesnel durumu teşhir etmişlerdir. Davanın sonuna kadar 5 yıl 3.5 ay tutsak edilen Müslüm Elma, Türkiye’de de cunta koşullarında 17 yılı aşkın bir süre hapishanelerde tutulmuştur. Toplamda ise 22 yıl çeşitli hapishanelerde kalmıştır.

Tüm bu süre içerisinde hapishanelerdeki direnişlerde ön saflarda, aktif olarak yer almıştır. Taviz vermemiş ve direniş geleneğini sürdürmüştür.

Hapishanelerde geçirdiği dönemlerde yapılan saldırı ve baskılara karşı direniş geleneğiyle hareket etmiştir. Açlık grevleri ve ölüm oruçlarında aktif yer almıştır. Hapishane koşullarında birçok tutsakta olduğu gibi, Müslüm Elma’da da sağlık sorunları baş göstermiştir. Almanya’ya iltica ettiğinde sağlık tedavisine başlanmıştır.

Almanya’daki tutuklama da tutuklananlar açısından sağlık sorunları oluşturmuştur.  Müslüm Elma’da bu süreçte Polistemi Vera isimli kan hastalığı oluşmuştur.

Kısacası Türkiye zindanlarından miras hastalıklarına Alman burjuvazisinin zindanları da bir başka hastalığı dahil etmiştir…

Uluslararası kapitalizmin yargı, yasama ve yürütme kurumları agresif bir hal almıştır. Nitekim bunun sonucu kendi yasalarıyla bile bağdaşmayan tutuklamalar ve hücrelerde tecritte tutmalar, saldırganlıklarının açık ve bariz göstergeleridir. Amaç demokratik kitle örgütlerini yıpratmak ve baskı altına almak, o saflarda yer alanları sindirmek ve etkisiz kılmaktır.

Elbette ki bu baskı ve saldırı, salt göçmenlere yönelik değildir. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde baş gösteren işçi ve gençlik hareketlerinde görüldüğü gibi bu ülkelerin halkı da hedef alınmaktadır. Sisteme ve rejime yönelebilecek olası hareketleri şimdiden bastırmaktır.

Bu, tüm burjuva katmanlarının karakteristik yapılarının sonucudur.

Münih dava tutsakları da Alman mahkemelerinde yaptıkları savunmada uluslararası kapitalizmin mevcut durumu ve izlediği politikalar ve gerçekleştirdikleri saldırılara dikkat çekerek bu gerçeğe vurgu yapmışlardır.

Artık kronikleşen krizin harmanladığı kısır döngüden bir türlü çıkamayan sistemin mahkemeleri ve işletilen hukuk sistemi de iyice çığırından çıkmıştır.

Bu durum ırkçılıkla, gelişigüzel baskın ve tutuklamalarla, sistemin ortaya çıkmasına zemin sunduğu koronavirüsle, girilen faşistleşme süreci vb. gelişmelerle daha net bir şekilde açığa çıkmaktadır. Ama ezilen sınıfların sömürüye karşı ve demokratik haklar için mücadelesi de ivme kazanıyor. Ve bu mücadele daha ilerilere taşınacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın!

7905

Özgür Gelecek

Gündem ve güncel gelişmelere ilişkin politik açıklama ve yazılar. 

Özgür Gelecek

Ezilen ulusların sokakları kuşatan, faşist gericiliği sarsan direnişi mücadelemizdir! Selam olsun Kürt ve Katalan ulusunun bağımsızlık mücadelesine!

Emperyalizmin köhnemiş düzeni 2008 yılından bu yana boy gösteren ve giderek derinleşen ekonomik ve siyasal kriz ile sarsılmaya devam ediyor. Ortadoğu enerji rezervlerini elde etmek için katliamlar gerçekleştiren ve halk kitlelerinin öfkelerini ve örgütlenmelerini çarpıtan emperyalistler dipten gelen dalganın telaşını iliklerine dek hissediyor, bunun kabusu ile yaşıyor! Köhnemiş bu düzen, halkların kanı ve gözyaşı üzerine kurulduysa elbet bu düzenin çökmesi ve parçalanması da kaçınılmazdır.

Tarih çarpıtıcılığı ve yalan üzerine teori inşaa etmek

Güney Kürdistan’daki bağımsızlık referandumu, sağından “sol”una bütün siyasal kesimlerin tavır almasını gündeme getirdi.

Kürdistan’ı sömürgeleştiren ve işgal eden egemen ulus egemen sınıflarının bu referanduma karşı çıkışlarını, tehditleri ezelden beri bilinen olmasına karşın, kendini sol’da görenlerin bir çoğunun -Marx’ın deyimiyle-; “egemen ulus burjuvazisinin önyargılarına yankı olmalarına” ne demeli?

Dogmatizmle hesaplaşmada teorinin önemi üzerine -2-

Sürecin tüm örgütlü yoldaşlarımıza çok daha fazla sorumluluk ve görev yüklediğini belirtmiştik. Bunlardan biri de dogmatizmle mücadele yöntemlerinden en önemlilerinden biri olan devrimci teori üretimi üzerine yoğunlaşmaktır. Devrimci teoriyle yeterince ilgilenmeme sebeplerinden birinin de ezilenlere ait bir teorik kültürün eksikliği olduğunu vurgulamıştık. Teorik kültürün eksikliği, artık üniversite okuyanların dahi teorik ilgisizliğini ve ayrıca teoriyle ilgilenenler için de önceden az çok belli olan güçlü teorik çizgilerden yoksun olmayı getirmektedir. Konuyu biraz daha açalım.

Tutuklu gazeteci Aslı Ceren Aslan yazdı: Kıyafet meselesi ve iki saldırı konsepti

TC devletinin bugünkü uygulayıcılarından AKP’nin baskı, sindirme ve yok etme politikalarıyla eşgüdümlü olarak yaşamın her alanında çeşitli yansımalar vücut buluyor; bunlardan birisi de giyim-kuşam, üst-baş, nam-ı diyar kıyafet, elbise. Tekçi ve erkek yapısının koruma altına alarak saldırılarını yoğunlaştıran devlet, mayasında yer alan özellikleriyle dönem dönem değişen başlıklarla ezilenlere nasıl giyinmesi gerektiğini öğretiyor(!); esas olarak kendi bekasını sağlama almaya çalışıyor.

Bir insan ömrünü neye vermeli?

Her insan için yaşamının belkide en önemli sorusudur bu. Bitimsiz ve sonsuz bir döngüden ibaret olan sürekliliğe,insan kendi sınırları ve ölçüleri içinde “Hayat” adını veriyor. Bunuda insanın doğmasından ölümüne kadar ki zaman dilimi içinde yorumluyor. Hayat dediğimiz şey, karalanmaya hazır bembeyaz bir defter değilmidir zaten? Herkes bu gerçeği nefes alıp vermeye başladığı andan itibaren yaşar. Farkında olsun veya olmasın.

Dersim’den İstanbul’a uzanan bir mücadele

Yaşamını yitiren Cumartesi İnsanları’ndan Güzel Şahin’in Dersim’den İstanbul’a uzanan mücadelesini kızı Meral Nergis Şahin, “Ötekileştirilen kim varsa tereddüt etmeden yanına giderdi” sözleriyle anlattı.

“Kaybedilen her çocuk benim evladımdır” diyerek Cumartesi Anneleri’nin 22 yıldır Galatasaray Meydanı’nda verdiği mücadeleye destek veren ve geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren Cumartesi İnsanları’ndan Güzel Şahin’in mücadelesinin altında kendi hayat öyküsü yatıyor.

Faşizm almanyada resmileşti

Özellikle, kapitalizmin 2008 büyük krizinden sonra, Avrupa ülkelerinde iç faşistleşme giderek arttığı gibi, kitleler içinde de güçlü taban bulmaya başladı. Avrupa’nın en bilinen faşist partileri Frans’nın “ulusal cephe”si (FN), Avusturya’nın “özgürlük parti”si (FPÖ) ve Hollanda’nın “özgürlük parti”si (PVV) dir. Bunun yanında, diğer Avrupa ülkelerinde de faşist partiler parlamentoda yerlerini almışlardı.

Sınırsız, mülksüz, ulussuz bir yaşam: Nubar Ozanyan

Gazeteden gördüm seni güneşe uğurlayışımızın haberini...  Aliboğazı şehitlerimizin yokluğunu derin bir şekilde yaşarken seninde aramızdan bedenen ayrılışının acısı eklendi.

Kısa bir haberdi; “Filistin'den Rojava'ya bir Ermeni” başlığıyla verilmişti. Başlığın kendisi ve yanındaki resim ilk andan çok farklı, özgün bir komünistin yanıbaşımızdan ayrıldığını anlatmaya yetiyordu.

Tam sınıf bilinci

Proletaryanın devrim biliminde dikkatli bir okuma yapıldığında “Tam anlama-tam kopuş-tam çözüm-tam sınıf bilinci-tam demokrasi-tam özgürlük-tam hak eşitliği“ vb. kavramlara rastlanır. MLM, ekonomi-felsefe-bilimsel sosyalizm konularında kendi içinde bütünlüklü ve birbiriyle uyumlu olan dünya görüşüdür. Özgürlüğe kurtuluşa geleceğe ait tüm sorunlarda ve konularda kırıntı halinde parçalı, sınırlı hiçbir şeyi talep etmez, mücadele hedefine bunları koymaz.

Ekim Devrimi'nin yüzüncü yılında,öğretileri ve kazanımları

  1. İşçi Sınıfının Öncüsü Olarak Parti:

Ekim Devrimi Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (Bolşevik) -RSDİP (B) -Bolşevik Partisi önderliğinde gerçekleşmiştir. İşçi sınıfının dünya görüşleriyle donanmış bir öncü parti olmasaydı, Ekim Devrimi gerçekleşemezdi. Bu nedenle, burjuvaziyle proletarya arasındaki sınıf savaşımında, kapitalizmi yıkıp sosyalizmi kurmak isteyen işçi sınıfı; örgütlenmiş ve çelikten bir disipline sahip bir parti olmadan, işçi sınıfı iktidarı burjuvaziden alamaz. Ekim Devrimi ve daha sonraki işçi devrimleri bunu kanıtlamıştır.

GÜNEY KÜRDİSTANDA REFERANDUM (Hasan Ali Köse)

HER ULUS GİBİ KÜRT ÜLÜŞÜ DA AYRILIP AYRI DEVLET KURMA HAKKINA SAHİPTİR. HİÇBİR GEREKÇE İLE BU HAK GÖRMEZDEN GELİNEMEZ, İNKAR EDİLEMEZ. KÜRTLER İSTER “ BÖLGESEL ÖZERKLİK, İSTER KÜLTÜREL ÖZERKLİK,İSTER DAHİL OLDUKLARI SINIRLAR İÇİNDEKİ DİĞER HALKLARLA, BİRLİKTE YAŞAMA , İSTER FEDERAL BİR YÖNETİM BİÇİMİNİ TERCİH ETME, YA DA AYRILIP AYRI DEVLET KURMA” TERCİHİNDE TAMAMEN ÖZGÜRDÜRLER.

Sayfalar