Pazartesi Ekim 5, 2026

Münih Mahkemesi’nde Yargılayanlar Yargılandı!

15 Nisan 2015 tarihinde   gerçekleştirilen uluslararası bir operasyonla tutuklanan 10 devrimci hakkında açılan “dava”, 28 Temmuz 2020 tarihinde sonuçlandı. Alman Mahkemesi tarafından Müslüm Elma 6 yıl 6 ay, Erhan Aktürk 4 yıl 6 ay, Sinan Aydın 3 yıl 6 ay, Haydar Bern 3 yıl 4 ay, Banu Büyükavcı 3 yıl 6 ay, Musa Demir 3 yıl 4 ay, Deniz Pektaş 5 yıl, Sami Solmaz 3 yıl, Seyit Ali Uğur 4 yıl 6 ay, Mehmet Yeşilçalı 2 yıl 9 ay “hüküm” verilmiştir.

Sonda söyleyeceğimizi başta söylersek; Siyasi olarak yargılanan ve teşhir olan ise Alman yargı kurumu olmuştur. Alman ve Türk devletlerinin elele yürüttüğü “dava”, duyarlı kamuoyu nezdinde onlar aleyhine sonuçlanmıştır…

Alman Mahkemesi, 10 devrimci ve komünisti Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist üyesi olarak gösterip, 129 a/b şıklarınca tutuklayıp, haklarında gerici yasalar üzerinden hüküm vermeyi amaçlamıştır. Böylece bir kez daha son yıllarda Almanya’da -ve diğer emperyalist ülkelerde de- demokratik hakların gasp edilip, faşistleşme eğilimi içerisine girilmesi gündeme gelmiştir.

Öyle ki, uluslararası finans kapitalin girdiği kaos ve sarmal durum, burjuvaziyi ve onların baskı ve tahakküm aygıtını daha katmerli bir rotaya zorlamakta, yasama, yargı ve yürütme kurumları bu minvalde hareket etmektedir.

Kaldı ki 10 devrimcinin üyesi oldukları iddia edilen Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist hakkında Almanya’da yasaklama kararı yoktur. Hatta bu örgütün sempatizanı, taraftarı olduğu için Türkiye’de baskı gören birçok kişinin iltica talepleri kabul edilmiştir.

Ama diğer taraftan aynı “örgütün üyesi” oldukları gerekçesiyle Münih Mahkemesinde 190 kişi aleyhine dava açılmıştır. Alman Mahkemesinin tutumu bununla da çelişmektedir.

Daha açık deyimle, 129 a/b yasası aslında temelde iltica yasasına ters düşmekte, demokratik haklarla çelişmektedir.

Alman ve Türk Devletinin işbirliği sonucu açılan “dava” 

Türkiye ve Almanya’daki hukuki konumları farklı olmasına karşın 10 devrimcinin tutuklanması, burjuva hukukunun günümüz konjonktüründe artık nasıl çetrefilli bir hal aldığını da göstermektedir.

Tutsak edilmelerine gerekçe olarak gösterilen 129a/b yasası, burjuva demokrasisinin giderek daraldığını ve baskı unsurunun da giderek tırmandığını gösteren yasalardan biri olarak ortaya çıkmaktadır.

11 Eylül saldırısının akabinde başta ABD olmak üzere diğer emperyalist ülkelerde de ardı ardına anti-demokratik yasalar çıkartıldı var olan anti-demokratik yasaların uygulanmasına ise yeniden başlandı.

Almanya’da Hitler faşizmi sonrası yeniden uygulanmaya başlayan 129a/b yasası bunun sonucudur.

Öyle ki, bir dönemler (1950’lerden-1990’lara kadar) burjuva hukukunca yasadışı olarak tanımlanan yasalar ve uygulamalar, giderek yasal bir hal aldı ve uygulamaya konuldu.

Bir dönemler yasak olan faşist partilere izin verilmeye başlandı. Hatta artık bu faşist partiler açıktan seçimlere katılmakta ve oluşturulan hükümetlerde yer almaktadırlar. Yabancı düşmanlığı ve ırkçılık körüklenmeye ve devletlerin resmi doktrini halini almaya başladı. Tüm bunlara bağlı olarak geçmişte kurulan yabancı dernek, kitle örgütleri ve kuruluşların faaliyetlerinde zorluk ve engeller de çıkarılmaya başlandı. Hatta bu kuruluşlara temelsiz gerekçelerle baskınlar yapılır oldu.

İşte Almanya’da “Münih Komünistler Davası”nın dayandırıldığı 129a/b maddesi de bu doğrultuda çıkarılan ve yürürlüğe konulan yasalardan biridir. “Anti-terör güvenlik yasası” tanımıyla uygulamaya konan bu yasa üzerinden Müslüm Elma Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist yöneticisi, diğer tutsaklar ise üyesi olma iddiasıyla “mahkum” edilmek istenmişlerdir.

Her biri ayrı hapishanelerde ve tek tek hücrelerde tutularak total izolasyon uygulamasına maruz bırakılmışlardır. Böylelikle birbirlerinden ve diğer tutsaklardan ayrı tutulmuşlardır. Kimseyle görüştürülmeyerek tek başlarına kalmaya zorlanmışlardır.

Günde 30 dakika havalandırmaya çıkarılmış, günün geri kalanında ise hücrelerde tutulmuşlardır. Ortak davadan yargılanmalarına rağmen, ortak savunma yapmaları engellenmiştir. Kısacası fiili ve psikolojik baskıyla yıpratılmak istenmişlerdir.

Dışarıda verilen haklı ve kararlı mücadele ile Türkiyeli ve Alman demokrat ve devrimci kuruluşlarla enternasyonal dayanışma oluşturulmuştur.

Ve bu minvalde yürütülen kampanya ve etkinlikler ile dava giderek kamuoyuna yansıtılmış ve bunun sonucu mahkeme salonunda izolasyon kaldırılmış, tutsakların mahkemede birbirleriyle görüşmeleri sağlanmış, avukat ve aileleriyle açık görüşme hakları elde edilmiştir.

Kamuoyunun desteği dışarıda verilen kararlı mücadele sonucu sağlanmıştır. Dava duyarlı ve politik kesimlere iletilerek onların desteğine ulaşılmış; giderek daha kitlesel boyutlarda yürütülen bir mücadeleye dönüştürülmüştür.

Öyle ki, dava tutsakların kararlılığı ve dışarıda verilen mücadele ile, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra Almanya’da topluma yansıyan en etkin politik mahkeme olarak anılmaya başlanmıştır.

Böylece, demokratik yapı ve kuruluşlar ile duyarlı kamuoyunun sahip çıktığı bu dava, beraberinde tutsakların tutarlı ve kararlı tutumları ve yaptıkları savunmaları ile bizzat Alman burjuvazisinin yargılandığı bir mahkemeye dönüşmüştür.

Tutsaklar ve onları destekleyen kurumlar nezdinde, ideolojik ve politik arenada yargılanan ve mahkum edilen Alman burjuvazisinin yargı kurumu olmuştur.

Bu davanın diğer bir özelliği Alman yargı organına lanse edilen iddianamenin özünün Türk yargı kurumu tarafından hazırlanmış olmasıdır.

Ancak Almanya’nın resmi makamlarınca dikkate alınan bu karşı devrimci iddianameyi hazırlayan Türk savcı ve emniyet mensupları Fethullah Gülen Cemaati bağlantısı iddiasıyla bizzat TC tarafından “terörist” ilan edilmiş, bazıları hapsedilmiş, bazıları ise aranmaktadır.

Günümüz Türkiye’sinde yasama, yargı ve yürütme kurumlarının tümden lağvedildiği bir dönemde, bugün aranır durumda olanların hazırladığı uydurma iddianameyi kriter almak Alman Devleti’nin yargı mekanizmasının düştüğü halin de bir göstergesidir.

Alman yargısı, TC faşizmiyle işbirliği içinde komünistleri yargılamak istemiş, büyük bir tantanayla ve gösteriyle başlatılan “yargı”lama sonucu “dağ fare doğurmuş”tur. Alman yargısı ilk başlardaki kimi iddialarını geri çekmek zorunda kalmıştır. Dava oldukça uzun sürmüş ve sonuçta tutsaklara “ceza” verilmiştir. Dolayısıyla bu durum, 129 yasası ve a ve b bendlerinin kapitalizmin istikrarlı döneminin burjuva normlarına bile nasıl ters düştüğünün göstermektedir.

Kapitalizmin içinde bulunduğu durumun hukuku…

Girilen ekonomik ve siyasi kriz yumağı derinleştikçe ve daha üst boyuta tırmandıkça, mevcut devletler sömürüyü daha fazla artırmaya ve demokratik hakları daha fazla gasp etmeye başlamıştır.

Bunun sonucu burjuvazinin siyasi baskıları da artmakta ve bu durum devlet erkini daha saldırgan kılmaktadır. Beraberinde burjuva hukuku da lağvedilmektedir.  Bu “dava” da bu minvalde açılmıştır. Ve diğer demokratik kurumlara da davalar açılmaktadır.

Kısacası baskı ve saldırı furyası had safhaya tırmandırılmaktadır…

Ancak Münih dava tutsakları “dava” karşısında secde etmemişlerdir. “Davanın” muhtevasını ve ardında yatan nesnel durumu teşhir etmişlerdir. Davanın sonuna kadar 5 yıl 3.5 ay tutsak edilen Müslüm Elma, Türkiye’de de cunta koşullarında 17 yılı aşkın bir süre hapishanelerde tutulmuştur. Toplamda ise 22 yıl çeşitli hapishanelerde kalmıştır.

Tüm bu süre içerisinde hapishanelerdeki direnişlerde ön saflarda, aktif olarak yer almıştır. Taviz vermemiş ve direniş geleneğini sürdürmüştür.

Hapishanelerde geçirdiği dönemlerde yapılan saldırı ve baskılara karşı direniş geleneğiyle hareket etmiştir. Açlık grevleri ve ölüm oruçlarında aktif yer almıştır. Hapishane koşullarında birçok tutsakta olduğu gibi, Müslüm Elma’da da sağlık sorunları baş göstermiştir. Almanya’ya iltica ettiğinde sağlık tedavisine başlanmıştır.

Almanya’daki tutuklama da tutuklananlar açısından sağlık sorunları oluşturmuştur.  Müslüm Elma’da bu süreçte Polistemi Vera isimli kan hastalığı oluşmuştur.

Kısacası Türkiye zindanlarından miras hastalıklarına Alman burjuvazisinin zindanları da bir başka hastalığı dahil etmiştir…

Uluslararası kapitalizmin yargı, yasama ve yürütme kurumları agresif bir hal almıştır. Nitekim bunun sonucu kendi yasalarıyla bile bağdaşmayan tutuklamalar ve hücrelerde tecritte tutmalar, saldırganlıklarının açık ve bariz göstergeleridir. Amaç demokratik kitle örgütlerini yıpratmak ve baskı altına almak, o saflarda yer alanları sindirmek ve etkisiz kılmaktır.

Elbette ki bu baskı ve saldırı, salt göçmenlere yönelik değildir. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde baş gösteren işçi ve gençlik hareketlerinde görüldüğü gibi bu ülkelerin halkı da hedef alınmaktadır. Sisteme ve rejime yönelebilecek olası hareketleri şimdiden bastırmaktır.

Bu, tüm burjuva katmanlarının karakteristik yapılarının sonucudur.

Münih dava tutsakları da Alman mahkemelerinde yaptıkları savunmada uluslararası kapitalizmin mevcut durumu ve izlediği politikalar ve gerçekleştirdikleri saldırılara dikkat çekerek bu gerçeğe vurgu yapmışlardır.

Artık kronikleşen krizin harmanladığı kısır döngüden bir türlü çıkamayan sistemin mahkemeleri ve işletilen hukuk sistemi de iyice çığırından çıkmıştır.

Bu durum ırkçılıkla, gelişigüzel baskın ve tutuklamalarla, sistemin ortaya çıkmasına zemin sunduğu koronavirüsle, girilen faşistleşme süreci vb. gelişmelerle daha net bir şekilde açığa çıkmaktadır. Ama ezilen sınıfların sömürüye karşı ve demokratik haklar için mücadelesi de ivme kazanıyor. Ve bu mücadele daha ilerilere taşınacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın!

7738

Özgür Gelecek

Gündem ve güncel gelişmelere ilişkin politik açıklama ve yazılar. 

Son Haberler

Özgür Gelecek

TC ve KDP’den sınır ötesi değil sınır içi operasyon

Ülkenin merkezi gündemi haline gelen ve tekrarlanan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) seçimleri, 23 Haziran günü sona ermiş olsa da sosyal ve ekonomik alandaki etkileri ile tartışılmaya devam ediyor. “Her şeyin güzel olacağına” dair sloganlarla E. İmamoğlu “kurtarıcı” ilan edilmiştir/edilmektedir. Bu durumun kitleler nezdinde, kendi içinde anlaşılır sebepleri olduğunun altını çizmek yerinde olur, zira 17 yıllık iktidarı ile AKP artık çürümüşlüğün, baskının, yozlaşmanın ve faşizmin bir numaralı adresi haline dönüşmüştür.

Her Şey Sosyalizmle Güzel Olacak!

İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı (İBB) seçimlerini muhalefetin büyük bir oy farkıyla kazanması, faşist iktidarın siyasal krizinin derinleşmesinde daha da büyütücü bir rol oynadı.

İmralı’nın mesajı ne anlama geliyor: M. Ender Öndeş

Uzun yıllar özgür basın geleneğinde çalışmış biri olarak sanırım şunları söyleyebilirim: Kürt hareketi, ilk dönemlerinde daha yalın bir yapı olsa da, özellikle 2000’lerden sonra alanlar (kadın, gençlik, silahlı güçler, siyaset, vb.) esasına göre işbölümüne yönelmiştir ve bu alanlar arasındaki ilişki uzun süredir artık düz emir-komuta ilişkileri değildir.

Madımak'tan Mercana,Koray'dan Dursun'a-33ler'den 17 'lere

Biri henüz 11 yaşında, Pir Sultan Abdal’ın elinde dünyanın en güçlü direnç, bilinç ve isyan silahına dönüşmüş Bağlamasına, Semaha ve Türkülere sevdalı, 2 Temmuz 1993’te Madımaktaki 33'lerin en küçüğü Koray Kaya…

Diğeri yüzyıllardır özgürlük meşalelerinin yandığı, sefer edilip zafer elde edilemeyen Jar-u Diyar'a, Kaypakkaya’nın destanlaştığı Munzurlara, Zel Dağına, özgürlüğün diyarına giden, 17 Haziran 2005 Mercan Dağlarında kimyasal silahlarla katledilen 17'lerin en küçüğü Dursun Turgut..

mavrithalassa.com adlı sitenin Zinoyev-Topal Osman ''mektupları''na cevabımız

Doğruya Bakarken Eğriyi Görmek Ya Da Eğriye Bakarken Doğruyu Görmek

''Muhalefetin ( Zinovyev, Radek, Trocki ) en büyük hatası, Türkiye ve Çin arasındaki bütün bu farkları göremeyişinde, Kemalist devrimi toprak devrimi ile karıştırmasında ve hepsini ayırmadan bir sepete atmasındadır.'' Stalin

İlk önce şunu aklınızda iyi tutun;
RUSYA'DA İÇ SAVAŞ
7 Kas 1917 – 25 Eki 1922

Bir direniş destanı: Cezayirli Cemile

Cezayir, Kuzey Afrika coğrafyasında emperyalizme karşı belki de en çetin direniş dönemlerini yaşayan ülkelerin başında gelir. Anti-emperyalist direniş geleneğinin yanı sıra Marksist düşüncenin de Kuzey Afrika’ya yayılmasında önemli yerde duran Cezayir, emperyalizme karşı direniş geleneğinin Ortadoğu’da aldığı dini biçimler açısından kendisini ortaya koymuştur. Cihad algısı ile donatılmış bu anti-emperyalist direniş inancını ve ideolojisini büyük oranda İslamiyet’ten alıyordu.

Sedat Peker ve Cavit Özkaya: Yakın tarihin bir resmi: Hakkı Özdal

Malum işlerle iştigal eden Sedat Peker isimli şahıs, bayramın birinci günü İstanbul Karacaahmet Mezarlığı’nda eski arkadaşlarının mezarlarını ziyaret ettikten sonra, kendi tabiriyle ‘tam mezarlıktan çıkacak iken’, mezar taşında ‘Öldüler ama yenilmediler’ yazan bir devrimcinin kabri önünde de duruyor ve dua ediyor. Sonra bu sansasyonel anı, fotoğraflar ve bir notla kendi internet sitesinden duyuruyor.

Topal Osman seven Yeşil de sever: Ali Duran Topuz

Topal Osman da seferberliğe çağrıldı. Seçim kampanyasına. Önce iktidar partisinden Nurettin Canikli, CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Ekrem İmamoğlu’nu eleştirmek için andı bu milli servet değerinde olduğu anlaşılan ismi. Hiç altta kalır mı İmamoğlu, Topal Osman’a bağlılığını ilan ediverdi.

Tarihi bir figür bu Topal Osman, anlaşılan. Kapışılamayan bir figür.

Topal Osman üç halkın düşmanıdır,,,

Ekrem İmamoğlu'nun Giresun konuşmasında, “Topal Osman'ın Kurtuluş Savaşında Pontuslulara ve bu bölgeyi Pontuslulaştırmak isteyenlere karşı verdiği mücadelenin bir benzerini şu anda biz torunları veriyoruz" söylemi, Topal Osman'ın kimliğiyle ilgili gerçeklerin açıklanması, Ermeni, Pontus ve Koçgiri'de katledilenlerin torunlarını incitmiştir. Bu bağlamda Topal ile ilgili gerceklerin kamuoyu ve biz Koçgirililer açısından detaylica bilinmesi kaçınılmaz olmuştur.

Kimdir bu Topal Osman?

Topal'ın Ermeni, Rum Pontus jenosidiyle Koçgiri katliamındaki rolü nedir?

Mayıs kızıllığında ‘71 kopuşu ve KAYPAKKAYA[*]

“Şelaleye Düşmüştür Zeytinin dalı;Celaliyim Celalisin Celali.”[1]

Mayıs ayı, devrimci hareket tarihimizin kızıl şafağıdır. Ona dair ne söylesek, daima eksik kalacaktır.

Kolay mı? Radikal bir kopuştan söz ediyoruz.

Sömürü sistemine karşı verilen mücadeleyi siyasal iktidarın fethedilmesine bağlayan tarihsel cürettir ifade ettiğimiz.

Birleşik mücadeleyi büyütelim; gerici-faşist partiler çözüm olamazlar!

Türkiye ve T. Kürdistanı coğrafyasının seçimlerle imtihanı bir türlü bitmek bilmiyor. Öncesinde “sopalı seçimler”de olmak üzere bu toprakların seçimle imtihanı Cumhuriyetin kuruluşu ile başlamış, ardından çok partili sistemle devam etmiş ve nihayetinde 2002 yılından bu yana biteviye emekçi kitlelerin önüne sandık konulmuş ve demokrasinin vuku bulması adına sandıktan çıkacak sonuçlara bel bağlanmıştır.

Sayfalar