Mersin Eylemi: Savaşın Dayanılmaz Ağırlığı – Emir Arda
26 Eylül günü, Mersin Mezitli’de ki Tece polisevine yapılan eylemin üzerinden ortalama bir hafta geçti. Eylem, yapıldığı günden itibaren, ak koyun ile kara koyunu ayrıştıran bir işleve sahip oldu açıkçası. İki kadın devrimcinin fedai eylemi, siyasal alanın tam ortasına, onu ikiye bölen bir çizgi çekti… Bu yazı eylemin hemen ertesinde kaleme alınabilirdi. Ancak hem HPG’nin açıklamasını beklemek daha doğruydu, hem devletin vereceği refleksi ve eylemin sonuçlarını görmeliydik. O yüzden bu yazının yazılması ve yayınlanması bugüne değin bekletildi… Bu kadar bekleme yeterli. Artık bir değerlendirme yapmak zorundayız.
Eylemin yapıldığı geceden başlayalım. Eylem gerçekleştiği andan hemen sonra, gece 12 civarı ana akım medyaya düştü. CNN, NTV, Habertürk gibi bir çok kanal, İHA’nın alandan yaptığı yayını, canlı olarak yayınlıyordu. Sonuçta TC’nin idari yapısında “büyükşehir” sayılan bir kentteki bir polisevinin önünde ardı ardına silahlar patlamış, polisler karşılık vermiş ve hemen peşi sıra, kentin birçok noktasından duyulabilen ve hatta görülebilen bir patlama meydana gelmişti. Ana akım medyanın, ilk anda aktardığına göre; iki kişi bir araç ile polisevinin önüne gelmiş, silahlarla polisevinin nizamiyesini taramış, sonra kaçmaya çalışırlarken biri vurulmuş, geldikleri araba alev almış ve patlamış, diğeri kaçmayı başarmış ama daha sonra silahıyla birlikte yakalanmıştı.
Hem olabildiğince muğlak, hem de çok kurgusal bilgilerdi bunlar. Salt bu bilgiler ile eylemin bir devlet operasyonu olduğu iddia edilebilirdi. Ancak sabahında servis edilen görüntüler eylemin bir devlet operasyonu değil devrimci bir örgütün devrimci bir eylemi olduğunu açıkça gösteriyordu. İki kadın devrimci, doğrudan bir polisevini hedef almış, sırtlarındaki patlayıcılarla kendilerini feda etmişlerdi. Öyle “araba yanmış, patlamış” gibisinden absürtlükler sözkonusu değildi. Azıcık aklı olanın, KÖH’e bağlı medyayı birazcık olsun takip edenin, herhangi bir kanıta ihtiyacı yoktu zaten bu konuda.
Hemen akabinde, önce valiliğin, ardından Soylu’nun yaptığı açıklamalar ile bir spekülasyon üzerinden CHP hedef tahtasına oturtuldu. İktidar, bu durumu, pek tabii olarak kullanmak istiyordu. Ancak bu tutmadı. Tutsaydı da çok bir şey değişmezdi ama HPG-BİM imzasıyla yayınlanan açıklama, düzen içi siyaset alanının tam ortasına bir bomba misali düşmüş oldu. Eylemi yapan devrimcilerin açıklanan sicil bilgileri, iktidarın CHP üzerinden yaptığı spekülasyonu açığa çıkarmış ve boşa düşürmüştü. Bugün, bu konu üzerine koparılan yaygaranın ve spekülasyonun toplumsal bir karşılık alamadığını, tartışmanın yavaş yavaş sönümlendiğini görebiliyoruz.
Eylemin bu şekilde kullanılması bir kenara dursun, bu durum, iktidar kliklerinin içerisinde, “istihbarat zaafı kimden kaynaklı?” gibisinden bir tartışmaya bile yol açtı. Soylu’nun “bizlik bir durum değil, sınır dışından paramotorla geldiler” gibisinden MİT ve TSK’yı sorumlu gösteren açıklamaları bunun bir sonucuydu. Eski general İsmail Hakkı Pekin’in, KRT TV’de “paramotor işi zor, sınırdan gelmişlerdir, iç istihbaratta zaafiyet var” gibisinden söylemleri de, Soylu’nun bu iddiasına, karşı taraftan verilen yanıttı. Soylu’nun kendini haklı çıkarmak için halen üst üste yaptığı açıklamalar ise bir çırpınma halinden başka bir şey değil…
Ama her şeyden önemlisi, iki kadın devrimcinin bu eylemi; bitirildi denilen “terör”ün bitmediğinin, öyle kolay kolay da bitmeyeceğinin bir kanıtı oldu. HPG’nin “aşılamaz denilen yollar aşılabilir” belirtmesi bu noktada önemli bir alt çizme. Bu, coğrafyamızda devrimcilerin bitmeyeceğinin ve “yaşlı bir köstebek misali tünel kazdıklarının” tekrardan ilanıdır. Eylemin sonucunda, tıpkı Gare’de yaşanan hezimette olduğu gibi iktidarın acziyetini gösteren bir sonuç ortaya çıkmıştır. Ancak tek acziyet iktidara ait değil. Eylemin hemen ardı sıra gelen kınamalar, yapılan tartışmalar solun da bir acziyet içerisinde olduğunu açıkça gösteriyor. Seçimlere bir süreç olarak değil ama bir mekanizma olarak önem atfeden, stratejisini parlamento çalışmalarına odaklamış sol, eylemden oldukça rahatsız olmuş durumda…
2023 seçimleri önemli; düzen içi siyasette her anlamıyla ciddi kırılmalar yaratabilecek bir potansiyele sahip kuşkusuz. Ancak 2023 seçimleri, bir bütün olarak TC sınırları içerisindeki toplumsal yapının özgün niteliklerinden ve yaşadığımız nesnel gerçeklikten bağımsız olarak ele alınamaz… İşte bunu böyle ele alan sol, abandone olmuş, şoka girmiş, n’apacağını bilememiş; sürmekte olan “savaşın dayanılmaz ağırlığı”nın altında kalmıştır. HDP’nin içerisinden gelen açıklamalar böylesi bir durumun ifadeleri. Nitekim, MYK’nın yaptığı açıklama, bu abandone olma halinin aşıldığını ve yeterli olmasa da daha ileri bir tutumun alındığını bize gösteriyor. Bu konuyu daha fazla tartışmaya açmaya gerek yok o yüzden. Ancak solun diğer taraflarının, bu ağırlık altında ki acziyetlerine dair bir şeyler söylemek gerekir.
Bir: Bugün TC sınırları içerisinde yaşanan şiddet, çatışma ve kavga ortamı gökten düşmemiştir. Bu, en azından 150 senelik bir hikayedir. TC devleti, “iki düşman kardeşin kavgası”yla başlayan bu 150 senelik hikayenin bir kırılma anında, iç-dış güçlerin şekillendirdiği bir iç savaşın içerisinde kurulmuş ve yapısal özelliklerini bu iç savaşın içerisinde kazanmış bir mekanizmadır. TC devletinin üstüne oturduğu toplumsal yapıda, bu dinamiğin yıkıcı sonuçlarıyla şekillenmiştir. Bu yüzden, 100 senelik cumhuriyet tarihi, en istikrarlı sayıldığı dönemlerde bile e-muhtıraların vb. yayınlandığı bir istikrarsızlık tarihidir esas itibariyle. Kurucu bir dinamik olarak iç savaşın yarattığı siyasal-psikoloji ve ideolojik-kültürel-ulusal kutuplaşma toplumun her bir yanına sinmiştir. TC devlet mekanizması, tüm bu sürecin bir ürünü olan, inkara, tekçiliğe, sömürgeciliğe, baskı-teröre vb. dayalı bir ulus-devlet paradigması ile işlerliğini korumaktadır. Bugün “Kürt sorunu” diye anılan mesele bu yüzden TC devletinin zayıf karnı; esas itibariyle bir düğüm noktasıdır. 2013’den bu yana gelişen süreç, bu 100 senelik cumhuriyet tarihinin, yaşamakta olduğumuz verili evresidir. 2023 seçimleri, bu verili evrenin nereye doğru gideceğini belirleyebilecek bir eşiktir. Bugün herkesin gizli gizli konuştuğu “iktidarın, hükümeti, faşist terör aracılığıyla devretmeme olasılığı”, bu süreçte, inisiyatif üstünlüğünün maalesef iktidarda olduğunun bir göstergesidir.
İki: Devrimciler bu ülkede, olması gerektiği gibi, yeri geldiğinde yıpratma, yeri geldiğinde kent, yeri geldiğinde barikat savaşlarıyla, ‘71 devrimci kopuşundan bu yana, 50 senedir, devlete, kontrgerillaya ve onun güdümündeki sivil faşistlere karşı mücadele ediyor. KÖH ise 40 senedir yürüttüğü savaş ve zayıf karna vurduğu darbelerle, ipi düğüm noktasından kesip atabilecek bir güç haline gelmiş durumda. Eğer bugün TC sınırları içerisinde bir devrim olasılığından bahsedilecekse, bu, uzun seneler boyunca sürmüş olan bu iki mücadelenin tek bir kanalda birleşmesi sayesinde mümkündür. Eğer 2023 seçimlerinin sonucunda, kitleler lehine öyle ya da böyle olumlu bir sonuç çıkartılmak isteniyorsa, bu da, iktidarın inisiyatif üstünlüğünü kırmayı gerektirmektedir. Devrim veya kitleler lehine olacak herhangi bir değişim, yukarıda belirttiğimiz tarihsel-yapısal özgünlüklerden ve verili nesnellikten dolayı, müphem ve muhayyel stratejisizliklerin veya “demokratik siyasetin” bir ürünü değil, canla-kanla yürütülen birleşik bir devrimci savaşın ürünü olacaktır. “Demokratik siyaset” denilen düzen içi siyaset alanı ise istismar edilecek taktik unsurlarının toplamından daha fazla bir şey değildir. Aksini iddia etmek, ya ham hayaldir ya da çok bilindik bir oportünizmdir.
Üç: Bu 150 senelik hikayenin, 100 senelik cumhuriyet tarihinin ve 50 senelik devrimci mücadelenin, 2013’ten bu yana süren verili evresinde, dağda-ovada onbinlerce savaşçısını kaybetmiş, sömürgeciliğe, tekçiliğe ve inkara karşı, hali hazırda kimyasal silahlara ve taktik nükleer bombalara direnerek savaşan KÖH, pek tabii olarak, yürüttüğü savaşı, en geniş kitlelere duyurabilmek, düşman saflarını yıpratabilmek ve bu safları dağıtabilmek için kent meydanlarına taşıyor. O yüzden, Mersin eylemi, nereden bakarsanız bakın, hem meşrudur hem de gereklidir. Mersin eyleminin ilkesel boyutuna dair yapılacak herhangi bir meşruluk tartışması kimin devrimci olduğunun kimin ise olmadığının/olamayacağının turnusol kağıdıdır. Eylemin taktik geçerliliğini tartışmak ise iktidarın inisiyatif üstünlüğüne razı gelindiğinin bir delilidir.
Dört: Elbette devrimci bir eylem yapıcı bir şekilde eleştirilebilir. Ama her devrimci eylemin ardı sıra “terör” diye köpürmek, yapıcı bir eleştiri değildir. Ki “terör”, bir işkenceci sürüsüne gereken cevabı hak ettiği şekilde vermekse ve kimileri bunu kınamayı kendine bir vazife biliyorsa, o kimileri gibi olmaktansa terörist olmak bir onurdur! Zaten, iki kadın devrimcinin bu eylemi, devlet karşısında görece daha güçsüz olan devrimcilerin, yürüttüğü ve yürütmesi gereken yıpratma savaşının bir örneğidir. Merakı olanlar veya unutanlar, yıpratma savaşının, batı dillerindeki karşılığının ne olduğuna arama motorlarından tekrar bakabilir. O yüzden ne bu eyleme, ne de herhangi bir eyleme, birilerinin her fırsatta “terör” diye köpürmesi, devrimciler açısından bir şey ifade etmez-etmemesi gerekir. Ama kim “terör” diyorsa, kim sözde eleştirisini bu söylem üzerine kuruyorsa, bu onu devletin ağzıyla konuşan bir oportünist yapar.
Beş: Bugün bu eylem sonrası alanının daraldığı veya daralabileceği iddia edilen “demokratik siyaset” denilen yasal mevziler, ‘90larda faili meçhul cinayetlerde katledilen, işkencehanelerde ve zindanlarda direnen, savaş cephelerinde ölümsüzleşen onbinlerce devrimcinin canı pahasına kurulabilmiştir. Böylesi bir mücadele dinamiğinden bağımsız yürütülmeye çalışılacak olan yasal mücadelenin en fazla ulaşacağı nokta “1965 TİP seçim başarısı”dır. TİP, böylesi bir dinamiğe sırtını döndüğü içindir ki, bu başarı bir daha tekrar etmemiştir. Ki zaten HDP örneği o başarıyı kat be kat aşan bir noktadadır. Yasal mücadeleyi mümkün kılan, devletin, hukuki olarak ezilenlere bahşettiği sınırlar değil, ezilenlerin aşağıdan yukarıya doğru yarattığı basınçtır. Bugün, bu basıncı yaratan ve HDP’ye oy veren milyonlarca insan, meclis kürsülerinden yapılan konuşmalara veya esnaf ziyaretlerine vb. tav olduğu için değil, 50 senedir kesintisiz bir şekilde mücadele veren devrimcilere güvendiği için sandığa gitmektedir. Bugün, seçildikten sonra parti değiştirmiş olsun olmasın, kim HDP listelerinden vekil çıkabilmişse, bugün kim bu vb. ünvanlara yaslanarak jan janlı kongre salonlarının kürsülerinden retorik patlatabiliyorsa, devrimcilerin verdikleri can, ödedikleri bedel ve “terör” diye eleştirilen devrimci eylemler sayesinde bunu yapabilmektedir. O yüzden artık herkesin haddini hududunu bilmesi gerekmektedir!
Son Haberler
Sayfalar
Kanla beslenen Almanya (Nubar OZANYAN )
Hafıza katillerine inat, modern tarihin en büyük suçlarından biri olan Ermeni Soykırımı’nın başlıca esin kaynağı, fikri ve onayı dönemin emperyalist Alman devletinindir. Soykırım bilimcilerinin araştırma ve çalışmaları sonucu elde edilen belgeler ortaya koymuştur ki, Ermeni Soykırımı, dönemin Alman devletinin İttihat Terakki Cemiyeti’yle kurduğu stratejik ittifak sonucu gerçekleştirilmiştir. Türk ulus devlet inşası, Alman devletinin akıl, destek ve onayıyla olmuştur. Alman ve Türk komprador burjuvalarının sermayesi, Ermeni-Rum-Süryani halklarının kanıyla yıkanmıştır.
Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (4.Bölüm)
“Devrim strajisi" üzerine:
MKP III. Kongresi’nin üzerinde; “Her şeyden önce MKP’nin Sosyalist Halk Savaşı Stratejisi halk savaşını sulandırmaktadır” ve “aşırı sol sekter bir tutumdur.”1 diyeninden tutalım da, “Yarım fokoculuktan tam fokoculuğa bir geçiş teorisi”2 türünden fırtınaların en çok kopartıldığı bir diğer önemli görüş ve yaklaşımı da, kuşkusuz ki; “Devrimimizin Stratejisi, sosyalist halk savaşıdır.” Başlığı altında ortaya konanıdır.3
"Kadın Cinsi Kaybetmiş Bir Cinstir." !!!
Biz sol/sosyalist ve de feminist çevrelerden insanların adeta kanını donduran „başlık olan“ bu 'veciz söz', maalesef sayın M. Oruçoğlu'na ait.
Dikkat edilirse sayın Oruçoğlu'nun bu çıkarsaması, adı sanıyla tekil bir kadına değil, hatta beli bir grup kadına da değil; basbayağısında bir bütünlük olarak "KADIN CİNSİ" ne dairdir.
Böyle bir genelleme bulunabilmesi için insanın ya akli melekelerinin kendisine oyun oynaması veya kaskatı bir erkek şovenist olması gerekir.
Rojava ve Karabağ / Nubar OZANYAN
İşgal altında olan Rojava ve Karabağ, Kürt ve Ermeni halklarının kalbine saplanan iki kanlı bıçak gibi duruyor. Parçalı ve yaralı… Her iki kadim toprak parçası, zalim ve soykırımcı Türk devleti tarafından işgal altındadır.
İttihatçı Kemalist Türk devleti, önüne kattığı ölüm sürüleriyle işgal ve katliam gerçekleştirerek yeni haritalar çizmeye çalıştı. Ancak haritalar kimi zaman işgalci devletlerin hatırlamak istemediği hikayeleri de anlatır. O hikayelerin en canlı yerinde boyun eğmeyen halkların bitmeyen özgürlük özlemi yazılıdır.
Özel Mülkiyetin Dayanılmaz Çekiciliğinde Kadına Yaklaşımın Küçük Burjuva Hafifliği
Kapitalist (ve pre kapitalist) toplumlarda, özel mülkiyetli ekonomik toplumsal yapının; ideolojik, politik ve genel anlamda kültürel belirleyiciliği tartışma götürmez. Düşünceler, davranışlar, etiksel anlayışlar bu minval üzerinde şekillenir ve gelişir.
20. Yılında 19 Aralık Hapishane Katliamını Unutmadık, Unutturmayacağız!
2000 yılında F Tipi hücre sistemine karşı başlayan açlık grevlerinin ölüm orucuna dönüştürülmesiyle büyüyen direniş, hapishane duvarlarını aşarak dışarıda da direnişe dönüştü.
Hapishanelerde ve dışarıda büyüyen direnişin bastırılması ve ardından hücre sistemine geçilmesi hedefiyle faşist diktatörlük, 19 Aralık 2000 tarihinde 20 hapishaneye birden saldırdı.
Binlerce özel tim ve polis eşliğinde; kimyasal gaz, ağır silahlar ve bombalarla düzenlenen bu kanlı operasyonda, 28 devrimci tutsak katledilirken, yüzlerce tutsak da geriye dönüşü olmayacak şekilde sakat kaldı.
Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (3.Bölüm)
2.2. “ESKİ VE İYİCE YERLEŞMİŞ BİR BURJUVA DEMOKRATİK SİYASİ SİSTEME SAHİP OLMASI” SORUNU.
H. yeşil 1. Maddede Türkiye’nin Kominter Programında öngörülen ‘eski ve iyice yerleşmiş bir burjuva demokratik siyasi sisteme sahip’ olması koşulunu aradığına göre, demek ki bu koşula uygun olmayan ülkelerde sosyalist değil, demokratik devrimin gündemde olacağını öngörüyor.
Unutmayın! (İsmail Cem Özkan)
Maraş katliamının bir yıldönümüne daha yaklaşıyoruz... Unutmadık acıyı yaşatanları ve yaşayanları...
Maraş bir dönüm hatta kırılma noktasıdır.
Katliamda elde edilmek istenen sonuç ortada değil mi? 12 Eylül.
Katliamı yapanlar 12 Eylül’ü yapanlardır, organize edenlerdir, arkasında ki lojistik ve ideolojik güçtür...
Peki, ne yaptılar Maraş’ta?
Cevabı açık, katliam!
Peki, sonucu ne oldu?
SAHİ FEMİNİZM, BİR “BURJUVA KADIN HAKLARI AKIMI“ MIDIR? (*)
Sizleri bilmem ama, benim kafama yatmıyor bizim cenahın ve sol-sosyalist ekseriyetin yapageldiği feminizm tanım ve nitelemeleri. Bunlarda itirazımı koşullayan baskın yönler sözkonusu çünkü.
Feminizmin, “burjuva kadın hareketi“, “burjuva akım“ yada “orta sınıf burjuva kadın hakları projesi“ gibi nitelemelerle anılması, doğrusunu isterseniz beni ikna etmiyor.
Hayaller tutsak alınamaz! (Nubar Ozanyan)
Ülkenin çeşitli zindanlarında işkence ve hak gasplarına karşı direnişler yeniden başladı. Modern tarihin en büyük suçu olan işkence, zindanlarda devam ediyor. 12 Eylül AFC dönemini aratmayan, sistemli ve sürekli hale gelen baskılar karşısında dilleri, inançları farklı olsa da halklar, yaşadıkları topraklarda özgürlük düşüncelerini var etmeye ve hayallerini sınır ve yasak tanımadan dolaştırmaya devam edecektir. Hiçbir duvar, hiçbir zorba güç özgürlük düşüncelerine kilit, hayallerine zincir vuramaz.
Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (2)
1-) “DEVRİMİN AŞAMASI SORUNUNDA TKP/ML’NİNTAKINDIĞI TAVIR” SORUNU:
MKP III. Kongresi’nin devrimin niteliğine (ya da aşamasına) ilişkin bu söylediklerine Partizan Özel Sayı (PÖS)‘da esaslı bir itiraz söz konusu olduğundan, sorunu biraz da bu itirazlar üzerinden ele almanın tartışmalara katkı sunacağını düşünüyoruz. Ve tabii ki söylenenler karşısında tavır belirlemekte gerekiyor.