Liberallerin ve Ulu“sol”cuların Solculuğu-2 Kemalizm Sol Değildir!
AKP-MHP faşist ittifakı süresince siyasal İslamcılığın karşısına da alternatif olarak Kemalist ideoloji çıkarılıyor. Kendine “sol” diyenlerin siyasal İslamcılığın alternatifi olarak Kemalizm’i yeğlemeleri kabul edilebilir bir siyasi tutum değildir.
Bunlar madalyonun iki yüzü gibidirler. Her ikisinin de alternatifi sosyalizmdir. Burjuvazi, bilinçli olarak, sosyalist mücadeleyi boğmak için kendi sınıfsal çıkarlarına denk düşen ideolojileri ya da siyasal taktikleri öne çıkarıyor. Kitlelere, birinden birini seçmelerini öneriyor ve bunu küçük burjuvazi de rahatlıkla yerine getiriyor. Bugün de AKP siyasal İslamcılığına karşı Kemalist karşı-devrimciliğini yeğleyenlerin durumu budur. TC’nin kuruluşundan bu yana burjuvazinin bu ikili oyunu aynen devam ediyor. Oysa bugünkü AKP siyasal İslamcılığını ortaya çıkaran Kemalist burjuvazidir.
Kemalist burjuvazinin “devrimi”nde ilericilik bulanlar, bunların görülmesini ve savunulmasını istiyorlar.
“Solun, daha doğrusu solun önemlice bir kesiminin, Türkiye’deki burjuva devrim ve modernizasyon süreçlerine son dönemdeki bakışını sağlıklı saymak ne yazık ki mümkün değildir. Bu tarihsel süreci, geri üretim biçim ve ilişkilerinin tasfiyesi, emeğin kapitalizm öncesi bağlarından kurtulması, modern sınıfların oluşması, sınıf mücadelesine olanak tanıyacak belirli bir aydınlanmanın yaşanması, medeni hukukun görece özgürleştirici yanları vb. nesnel-tarihsel ölçütlere göre değil de güncel siyasi duruma ve konjonktürel olgulara bakarak yargılamanın sağlıklı bir yaklaşım olduğu söylenemez. Bugün çetelerin varlığına, Kürtler üzerindeki baskılara, kirli savaşa, devletin yayılmacı özlemlerine vb. kızılıyorsa, bunların nedeni kendi başına “Birinci Cumhuriyet” değil, bu Cumhuriyet’in içini dolduran sınıfsal güçlerdir, sınıf mücadelesinde karşıt ağırlığın oluşturulamamasıdır, sosyalizmin henüz kitlesel bir güce ulaşmamasıdır. “[1]
Birçok defa vurguladığımız gibi küçük burjuvazi soruna tek yönlü bakıyor. Ve burjuva “ilericiliği”nden öte daha ileri bir şey göremiyor. Kemalizm’in “modernasyonundan”, “emeğin kapitalizm öncesi bağlarından kurtulmasın”dan söz ediyor. Ancak Kemalist “devrim”in feodal toprak ağaları ve yerli eşraf takımıyla birlikte yapıldığını ve bunların çıkarlarına uzun bir süre hiç dokunulmadığını görmezden geliyor. Ve dahası olası bir demokratik devrime karşı geliştiğini göremiyor.
Ayrıca Kemalistler, Osmanlı hanedanlığını devam ettiremezlerdi ve Osmanlı’nın tarihi süreci çoktan bitmişti. Yapılması gereken o günün koşullarında, “devrilen taçların yerine”, hakim sınıfların iktidarının “kazasız belasız” tesis edilmesiydi. Bu ise Batı’da olduğu gibi olmadı, olması gerektiği gibi oldu. Çünkü Türk burjuvazisi, bir burjuva devrimini burjuva devrimci tarzda gerçekleştirecek ekonomik ve siyasal koşullardan yoksundu. Osmanlı’dan kalma Türk ordusu artıklarıyla yapabildiklerini yaptılar.
Ki Ekim Devrimi’yle sınıflar mücadelesi yeni bir sürece, emperyalizm ve proleter devrimler çağına girmişti. Bu koşullar altında Türk burjuvazisi daha milli mücadele yılları içinde emperyalizmle işbirliğine girip, toprak ağalarıyla ittifak kurdu ve cumhuriyetini ilan etti. Kemalist “devrim” denilen şey işçi sınıfının ve köylülüğün demokratik devrim ihtimaline karşı gelişti.
Başka şansı yoktu!
T“K”P’li yazar (bu makaleyi yazdığı dönem T“K”P’liydi ve ölene kadar da bu sosyal şovenist ulusalcı çizgiyi terk etmedi), Kemalizm’in “ileri” yanlarını sayarken, olası bir işçi sınıfı devrimini nasıl boğduğunu hiç aklına getirmiyor. Varsa yoksa “burjuva moderasyonu”nu öne çıkarmaya çalışıyor. Oysa yanıbaşında bir Sovyet devrimi yaşanıyordu, M.Suphi önderliğinde TKP kurulmuştu. Kemalistler ise devrimi boğmak için M.Suphi ve yoldaşlarını, Kemalizm’e yönelik hatalı, eksik analizlerini bir fırsata çevirerek alçakça katletmişti. Yani Kemalizm’in, işçi sınıf önderliğinde olası bir devrimi boğması, M.Çulhaoğlu gibi düşünenleri hiç ilgilendirmiyor. İşte, küçük burjuvazinin burjuva ulusalcılığına bel bağlamaları bu denli güçlüdür. Kendilerine yapıştırdıkları “komünist” sıfatı ise üzerlerinde eğreti bir şekilde durmaktadır.
“Bugün çetelerin varlığı”, “Kürtler üzerindeki baskılar”, “kirli savaş” vb. lafları edenler nedense bu yaşananları bugüne özgü göstermeye çalışıyor. Koçgiri Kürt Ayaklanmasının bastırılması, Şeyh Said İsyanın bastırılması, Pontuslu Rumların katledilmesi, Dersim katliamları ise dün olmamış gibi. Yani bunları yapanlar T“K”P’li yazarın “ilericilik” bulduğu M.Kemal döneminde olmuştur.
Çeteleri bugüne özgü göstermeye çalışanlar Kemalist tarihi aklama ve de unutturma çabası içine girmektedirler. Topal Osman, Yahya Kahya ve daha niceleri ve her şeyden önce M.Suphi ve yoldaşlarının yani 15 komünistin katledilmesi vb. çetecilik bugüne özgü olmayıp dün de vardı. “Kirli savaş” denilen haksız ve karşı devrimci savaş bugüne özgü değildir, dün de alası vardı. TC devleti, Kemalizm ideolojisine dayanarak soykırım pratiği üzerinden yükselmiş bir devlettir.
İşçi sınıfı enternasyonalisttir!
Birgün yazarı Merdan Yanardağ, “Solda Türk kompleksi!” adlı (30.10.2022) yazısında ise, işi daha da ileri götürüyor: “Türkiye sosyalistleri, neredeyse Türk olmaktan utanıyor, bu kimliğini adeta gizlemeye çalışıyor. Bu durum, sosyalist hareket için ciddi bir meşruiyet sorunu, hatta krizi yarattığı gibi, ayaklarını bu topraklara ve kültüre basmalarının önünde de ciddi bir engel oluşturuyor. Daralmaya ve fiilen marjinalleşerek tasfiye olmasına yol açıyor.” [2]
Bu ifadeler küçük burjuvazinin “solu” ulusalcı çizgiye çekmek için demagojik ve yalan metaforunu kullanmaktan da çekinmediğinin göstergesidir. Komünistler insanları milliyetlerine göre değil sahip oldukları dünya görüşüne göre değerlendirirler. Ulusal aidiyetlerinden dolayı değil, dünya görüşlerinden dolayı gurur duyarlar ve hiçbir kimseyi de ulusal aidiyetlerden dolayı küçümsemezler. Tersine, ulusal ayrımcılığın, ırkçılığın ve sosyal şovenizmin amansız düşmanıdırlar.
Komünistler, “ne mutlu Türk’üm”, “ne mutlu Alman’ım”, “ne mutlu Fransız’ım” diye övünmez. Eğer övünmek gerekiyorsa, “ne mutlu komünistim” diye övünürler ve bunu da her yerde gururla ilan ederler.
Komünizm birleştiricidir, ulusalcılık ise ayrımcılık ve bölücülüktür. İşçi sınıfı ve emekçileri ulusal kimliklerine göre bölme burjuva politikasıdır. Burjuvazi, kendi sınıfsal çıkarları için kitleleri “ulusal bayrağı” altında toplanmaya çağırır. Sınıf bilinçli işçi sınıfının bayrağı ise bütün dünyada tekdir: Kızıl bayraktır.
Kızıl bayrak; emperyalizme, feodalizme, kapitalizme, ataerkiye, faşizme ve her türlü gericiliğe karşı mücadeleyi ve sömürüsüz, sınıfsız, sınırsız bir özgürlükler dünyasını temsil eder. Burjuvazinin ay yıldızlı bayrağı ise bir avuç burjuvazinin toplumun ezici çoğunluğu üzerinde baskıyı, sömürüyü ve zulmü temsil eder.
Sol tanımlamaları ülkemizde de kendine sol diyen çevrelerde sık sık yapılmaktadır. Elbette bu tanımlamaların bir kısmı, solu, burjuvazi karşısında daha geri bir duruşa çekmek için yapılırken, bir kısmı da “sol”u, ulusallaştırmaya yani burjuva ulusalcılığın şovenist kulvarına çekmeye çalışıyor. Bunlar bütünüyle solu burjuvazi karşısında ideolojik olarak silahsızlandırma çabalarının ürünüdür. Bu aynı zamanda solu, sınıf uzlaşmacı bir tavra zorlamaktır.
Birikim yazarları ve çevresi, solu, liberalleştirmeye çalışırken, T“K”P gibi örgütler ise, solu, “ulusal”laştırmaya çalışıyor. Burjuva ulusal değerlerine sahip çıkılmasını öğütleyerek, Kemalizm’e karşı çıkan liberallerle, Kemalizm savunuculuğu yapan T“K”P, farklı kulvarlarda yürüseler de buluştukları bulvar aynı oluyor.
Tarih, farklı kulvarlardan akıp aynı bulvarda buluşanlara çokça tanıklık etmiştir.
Solu, esas olarak karşı-devrimci Aydınlık çevresi ulusallaştırmak için çok yönlü bir çaba harcadı ve bu çabasına devam ediyor. Bunu yaparken de kendisini Marks, Engels, Lenin, Stalin ve Mao savunucusu olarak göstermeyi ihmal etmemeye çalışıyor ve M.Kemal’in yanına proletaryanın bu ustalarını da serpiştirmeyi de unutmuyor.
Böylece “sol” gözüküp sağ vurmayı deniyor. Solu ideolojik olarak manipüle etmeyi hesaplarken, elimine etmenin de siyasal ve pratik yollarını döşüyor. Bunda kısmen başarılı da oluyor demek yanıltıcı olmasa gerek. Burjuva Kemalist ulusalcılığın sopasını yiyenler, işkence tezgahından geçen kimi “Marksist” eskiler, Kemalizm’in plazalarına tünemeyi “devrimcilik” olarak göstermeye çalışıyorlar.
Aydınlık gibi tescilli karşı-devrimcilerin tavırlarının burada tartışılacak bir yanı yok. Onlar her yönüyle netler. Net olmayan, burjuva ulusalcılığı, kitlelere şirin göstermeye çalışan ve solu burjuva ulusalcılığı kabul ettirmeye çalışan T“K”P gibi sol örgütlerdir. T“K”P’nin bu çizgisi sınıf uzlaşmacı bir çizgidir. T“K”P’nin bu marifeti yeni mi? Ya da T“K”P “ulusalcılığı” yeni mi keşfetti? Elbette hayır. “Gelenek” dediği eski T“K”P’de, M.Suphilerin Kemalistler tarafından katledilmesinden bu yana, T“K”P, “burjuva Kemal”in ruhuna yapışık yürümüştür.
Metin Çulhaoğlu, “solu tanımlamak” adlı yazısına; “Şu ‘sol’ kavramını günümüz koşullarında güncellemeye ne dersiniz?”[3] diye başlamış ve solu kendi bakış açısıyla güncellemiş. Tam da T“K”P’nin çizgisine ve giderek ulusalcılığa daha yatkın hale gelen yanına göre bir “güncelleme” yapmış. Elbette her pratik adımın teorik bir yanı olması gerekiyordu. T“K”P’nin saflarındayken “teorisyenlerinden“ kabul edilen Çulhaoğlu’da üzerine düşeni “Cumhuriyetin 75. Yılı” kutlamalarından beri büyük bir gayretkeşlikle yaptı. Ama, T“K”P’nin ulusalcı yanını, daha doğrusu “Burjuva Kemal” yanını “sol” teoriyle cilalayarak, “ulusalcı” damgası yemekten kurtulmak için de “teorik” bir temel oluşturmaya çalışırken, Kemalizm’i de sola benimsetmeye çalıştı.
T“K”P, elbette şimdilik “sol” cenahta yer alıyor. Ancak “gelenek”çi olduğu kadarıyla da revizyonist ve Kemalist hayranlığı çukurundan bir türlü kendini kurtarmadığı, daha doğrusu böyle bir niyeti de olmadığı için, her seferinde, “sol” tarafının yanına bir de burjuva Kemalciliği eklemekte bir sakınca görmemiştir.
TKP, devrimcilerle ortak hareket etme yerine, başta kardeş örgütleri Aydınlıkçılar (Vatan Partisi) olmak üzere, CHP gibi egemen burjuvazinin partisiyle birlikte hareket edecek denli “sol”(!) kalmıştır. NATO karşıtı protestolarda kitlesini pikniğe çağırmıştır. Taksim Dayanışma’sının çağrısıyla, kitlelerin Taksim’de toplanmasına karşın, kendileri İP ve CHP ile birlikte Kadıköy’de “Gaz Adam Festivali”nde birlikte olmayı yeğlemiştir.
Bu bilinçli bir seçimdir. Çünkü mümkün olduğunca devrimci kesimlerle ve Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi ile yan yana görünmekten, yan yana durmaktan kaçınmıştır. Bu kesimlerle ortak hareket etmek yerine CHP ve İP gibi partilerle birlikte hareket etmeyi daha çok tercih etmiştir.
Son olarak Emek ve Özgürlük İttifakı’nın karşısında, “Sosyalist Güç Birliği” ittifakı ilan etmek tam da bu çizginin ürünüdür. Böylece egemen ulus ırkçılarıyla (CHP ve Aydınlıkçılar) birlikte olmayı “sol” kavramı içine sokabilmiştir. Çulhaoğlu’nun “sol”u “güncelleme”si tam da bunun altını doldurma gayretidir.
“Cumhuriyete sahip çıkma”, “Cumhuriyetin kurucusunu 10 Kasımlarda anmak” T“K”P’ye kalmış. AKP gericiliğinin karşısına bir başka gericilikle karşı koymayı kendine ilke edinmiş olan T“K”P, bunları kitlelere “devrim ve komünizm“ savunusu olarak yutturmayı da elden bırakmıyor.
“Sol”u daha önceleri Birikim Dergisi yazarlarından Ahmet İnsel “tanım”lamıştı. İnsel’in “Solu Tanımlamak” adlı kitabı, CIA’nın “anti-komünist cephesi”nde örgütlü ve maaşlı Daniel Bell ve liberal Andre Gorz’un görüşleri doğrultusunda Marksizm’e yönelik ideolojik bir saldırıyı içermektedir.
Marx’ı “ekonomizm”le suçlayacak denli yolunu şaşırmış ve idealizmin çukurunda kendine yol bulmaya çalışan küçük burjuva “aydınlar”ımızın imdadına; T“K”P’nin “teorisyen”leri de, bir başka cepheden, egemen ulus milliyetçiliğinden, “sol”u burjuvaziye yanaştırmak istemekle yetişiyorlar.
Liberaller ve ulu“sol”cular bu iki farklı cephe, Kemalizm konusunda anlaşamasalar da, Marksizm’i revize etme ve “sol”u, burjuvazinin kabul edebileceği noktaya çekme konusunda birleşiyorlar. Farklı kulvarlarda yürüyerek aynı bulvarda buluşmak buna denir.
Ulu“sol”un Kürt imtihanı!
Konuyu fazla dağıtmadan, Çulhaoğlu’nun “güncellemesi”ni buraya alalım: “Aydınlanmacılık, Emperyalizm Olgusu ve Emek-Sermaye Çelişkisi”ni sol’un kabul etmesini istiyor Çulhaoğlu. Bunları kabul edenlerin “sol” sayılabileceğini belirliyor. Kendine Marksist diyenlerin bunları kabul etmesi gerekir. Ancak yazarın, burjuva aydınlanmacılığını sol olmanın kıstasları arasına alıp, ülkemizde en önemli sorunlardan biri olan Kürt ulusal sorununu dıştalaması, onun günümüz için artık “geçerli olmadığını” söylemesi, bir gerçeğin üstünün örtülmesinin terminolojisidir.
Yani kapitalizmin şafağındaki burjuva aydınlanmacılığını “sol olmanın” kıstası içine alıp, Türkiye ve Kürdistan’da 40 yıldır özgürce ayrılma hakkını şu veya bu şekilde kullanmak için savaşan ve ağır bedeller ödeyen Kürt ulusal özgürlük hareketine yaklaşımı “sol” olmanın kıstasları arasından çıkarmak, tam da burjuva ulusalcılığın, T“K”P açısından da egemen ulus şovenizmini sahiplenmenin siyasal ve ideolojik argümanları olarak kalıyor.
“Burjuva aydınlanmacılığı” kapitalizmin şafağında ortaya çıkan bir olguydu. Bugün sorunu salt burjuva aydınlanmacılığı ile sınırlamak ise gericiliktir. Günümüz açısından toplumu daha ileriye götürecek, sınıfsız, sömürüsüz ve sınırsız bir toplumsal özgürlükler dünyasının yaratılması gerçeği ve bunun nesnel koşulları vardır. İşte, bunu savunmak ve bunun mücadelesini vermek sol olmak demektir. Burjuva aydınlanmacılığı feodal aristokrasiye karşı ilerici ve devrimciydi. Bugün ise her yönüyle gerici bir konumdadır. T“K”P vb.lerinin bilinçli olarak çarpıttığı nokta burasıdır.
Ulu“sol”cuların Kürt ulusunun özgürce ayrılma hakkına karşı düşmanlığını gizlemenin aracı/propaganda yöntemi olarak kullanılmaktadır.
Sosyalizm karşısına burjuva aydınlanmacılığını savunmak ya da ikisinin aynı kefeye koymak, işçi sınıfının bilimsel dünya görüşünü ve toplumsal kurtuluş mücadelesini, bir eski çağ ilericiliğine kurban etmek demektir. Yani tarihi geriye çekmektir. Günümüzde, siyasal İslamcıların varlığı, şeriat vb. düzenleri geri getirmek isteyenler ya da uygulayanlar, emperyalist gericiliğin bir ürünü ve emperyalizmin toplumları bütünüyle tahrip etmesinin ürünüdürler. Bu gelişmeler ve siyasal gericilik; üretici güçlerin alabildiğine gelişmesi karşısında üretim ilişkilerinin ne denli geri bir düzeyde kaldığı ve dolayısıyla, insanlığın (ve elbette doğanın) tahribinin de, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişmenin keskinleşmesinin ürünüdür. Tahribatın boyutu, söz konusu çelişmenin keskinleşmesiyle doğru orantılıdır. Çelişmenin keskinleşmesi arttıkça, tahribatın boyutunda artmaktadır.
AKP siyasal İslamcılığına karşı olmak adına, alternatif olarak Kemalist burjuvazinin, daha bir başka söylemle; komprador Türk egemen burjuvazisinin ay yıldızlı bayrağına sahip çıkmak, onun yanında saf tutmak, “sol” olmanın değil, ama, egemen ulus şovenisti olmanın kıstasları arasına sokulabilir.
Özellikle, Türk ırkçılığı tescilli, işçi sınıfı devrimi ve devrimci düşmanı, ve her türlü eli kanlı faşist katillerle birlikte hareket eden; her koşulda ve her ortamda, MHP ile aynı kulvarda rahatlıkla buluşan, Alman Nasyonal Sosyalistlerin (Nazilerin) görüşlerinden ideolojik bağlamda hiçbir ayrımı olmayan Vatan Partisi (eski İP, Aydınlık, faşist kontr-gerilla bileşenleri) ile başına “yeni“ ekleyerek “Cumhuriyet“ mitingleri düzenleyebilmeyi, T“K”P’nin ”aydınlanmacılık“ anlayışında aramak gerekir.
Aydınlığın “sol”culuğu ile Nazi’lerin “sosyalist”liği arasında her hangi bir fark yoktur. Naziler ne kadar “sosyalist” idiyse, Aydınlık’da bir o kadar “sol”dur!
“Cumhuriyet mitingleri” düzenlemek kendine “sol” diyen T“K”P’ye düşmemeli. Kendini “komünist” ve “sol” değerlendirenlerin cumhuriyetleri, sosyalizm olmalıdır. Çulhaoğlu’nun “emek-sermaye” çelişmesini de “sol” olmanın kıstasları arasında yer vermesi, sınıf mücadelesinden söz etmesi, sorunu bulanıklaştırmanın, T“K”P’nin şovenist çizgisinin üstünü küllemenin argümanları olarak kabul etmek gerekir.
1- M.Çulhaoğlu, “Seksen Beşinci Yılda Cumhuriyet ve Sol, 25 Ekim 2008, Sol Portal
2- https://www.birgun.net/haber/solda-turk-kompleksi-408161
3- Metin Çulhaoğlu, 22.10.2013, Sol gazetesi.
https://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/liberallerin-ve-ulusolcularin-solculugu-1-sentez
Son Haberler
Sayfalar
Hamas[1] -siyonist İsrail devleti denkleminde gazze'deki soykırım:
Açıklanan rakamlar muhtelif olsa da 7.Ekim.2023 ile 30.Mayıs.2024 tarihleri arasında, ezici çoğunluğu çocuk ve kadın olmak üzere, toplamda 36 bin Filistinli hunharca katledilmiş durumda. Yaralı sayısının 80 bini aştığı ve keza binlerce kişinin akıbetlerinin bilinmediği söylenmekte.
Yirmi saplı ilmik (Nubar Ozanyan)
Zulmün sınırının ve çapının olmadığı, çığlığın ve yüksek sesle ağlamanın yasak olduğu topraklarda yaşıyoruz. Ermeniler, Kürtler, Aleviler geçmişte yaşadıklarının yaslarını tutmaya vakit bulamadan daha kapsamlı acıların içine itiliyorlar. Diktatörler bir yandan halkların bembeyaz barış sayfalarına zulümlerini kara kalemle yazarken diğer yandan yaptıkları kötülüklerin ve işledikleri cinayetlerin unutulması ve bir daha hatırlanmaması için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorlar. Halkların hafıza ve belleklerini silerek sahte bir tarih yazımıyla kirletiyorlar.
Emperyalizm Üzerine Notlar-3
Emperyalizm, Bağımlılık ve Eşitsiz Gelişme
Soru 3:
Türkiye Mali olarak ABD ve AB Emperyalistlerine Bağlıdır
Cevap:
Türkiye'nin mali olarak, mali olarak daha güçlü emperyalist ülkelere ihitiyaç duyduğu hatta bağımlı olduğu bir gerçektir. Ancak bu bağımlılık, bir yarı-sömürge ya da bağımlı ülke bağımlılığı gibi olmayıp, finansal olarak daha büyük olmamasıyla ilgilidir.
Bir Kez Daha: Tehlikenin Farkında mıyız?
Ermenistan’da Tavuş Hareketi Üzerine
Ermenistan Apostolik Kilisesi Tavuş İdari Başpiskopos’u Bagrad Galstanian önderliğinde başlatılan sivil itaatsizlik gösterileri, halkın yoğun katılımı ile devam ediyor. Ermenistan’a ait dört köyün, Azerbaycan’a iade edilmesi bardağı taşıran son damla oldu. Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın derhal istifa etmesi isteniyor. 4 Mayıs’ta başlayan gösteriler, yol güzergahı üstünde bulunan Lori, Sevan, Geğarhunik… şehirlerinden halkın yoğun katılımı ile Yerevan’da sonlandırıldı. 26 Mayıs’ta Cumhuriyet Meydan’ında düzenlenen miting ile yüz binlere ulaştı.
“CHP’yi demokrasi cephesıne katılmaya zorlama” yaklaşımları üzerine - 2
Sol-sosyalizm adına adeta akıllara durgunluk veren yaklaşım örnekleri bu saptama ve belirlemeler. Yani sanki de CHP işbirlikçi tekelci burjuvazinin temsilcilerinden ve T.C Devleti’nin koruyucu-kollayıcı ana güçlerinden olan bir sosyal demokrat parti değil de sol, sosyalist veya halkçı bir partiymiş gibi tenkit ve değerlendirme konusu yapılıyor. Hal böyle olunca da burada kusur, varlık nedeni gereğince davranan bir sosyal demokrat partinin değil; sosyal demokrat partiye, sahip olmadığı/olamayacağı payeleri yükleyen yaklaşımların olur doğallığıyla.
İdeolojik Netlik ve Örgütlülük
Günümüzde özgür bir geleceğe doğru yapılacak her hamle, sınıf bilinçli bir duruşu ve buna uygun bir örgütlülüğü zorunlu kılar. Tüm bunlar da yoğun bir emeği ve fedakarlığı gerektirir. Sınıf bilincinden yoksun, kendiliğinden hareketlerle köklü değişimlerin-tarihsel kopuşların yaratıcısı olunamaz. Proleter ideolojiyle donanmış partilerin tarihsel misyonu tam da burada ortaya çıkıyor. Yine partisiz-örgütsüz bir duruşla özgür bir geleceğe dair hesaplar yapılmaz.
AKP-MHP FAŞİST DİKTATÖRLÜĞÜNÜN K. KÜRDİSTAN’DA FİİLİ OLARAK UYGULADIĞI, SÖMÜRGE SİYASETİDİR.
Sömürge siyasetinin en belirgin özelliği, yerel halkın iradesinin gasp edilerek, yok sayılmasıdır. Bunun yerine, sömürgeci merkezi yönetimin doğrudan kendi memurlarını oraya yönetici olarak atamasıdır. Bunun adı bir dönem OHAL Valisi, sıkıyönetim komutanı, bölge müsteşarı oluyorken; bugün de Kayyum belediye başkanı, muhtar vs. vs. oluyor.
Günümüz koşullarında sömürge veya ezilen bağımlı uluslara, azınlıklara, baskı altındaki inançlara ve ezilen cinse karşısömürge siyasetinin aldığı biçim; aleni bir şekilde, koyu faşizmden başka bir şey değildir.
Piroğlu Ecevit (Nubar Ozanyan)
Özgürlük uğruna bedeni ölüme yatırarak bir mevsim aç kalmak… Onurlu ve özgür bir yaşam için kendisine ait olan her şeyi feda etmek. Budur, özgürlük mahkumlarının hikayesi! Dünya ve ülkemizin zindan direniş tarihi buna fazlasıyla tanıktır. Amed zindanından Metris zindanına uzanan direniş tarihi fazlasıyla buna tanıktır. Kolay mı saatlere günlere aldırmadan her gün herkesin gözü önünde santim santim erimek; yaşamın nimetlerine dokunmadan açlığa yatmak… 120 günden daha fazla süren bir direnişi sürdürmek; düşünmek ve hayal etmek bile insanı ürkütüyor.
ABRÜST - leylekler getirdi kız... leylekler...
"Sol Kal Sol Yaşa"
Sol tatile gitmişken...
Toplumsal yapı da; bir an bile parlamentarizmi savunmakta vazgeçmediğini ilan eden her insan ve siyasi yapı da ağır saldırılara maruz kalıyorken...
seçimlerle siyaset yapmak istiyen devrimcilerde proletaryaların her geçen gün ağırlaşarak hissettiği solcusuzluğa karşı da proletaryanın karşısına umut olma uğruna olsa da "Sol Kal Sol Yaşa" diyerekte çıkamıyorken...
fırsatta buyken... fırsatta buyken...
yazın gitsin kız... yazın gitsin...
abrüst... falan filan...
sanat da diyin gitsin.
Zap’a bomba Colemerg’e kayyum (Nubar Ozanyan)
Türk patronlarının ve generallerinin Kürt ve emek düşmanlığı kapsamlı ve planlıdır. Sınırlı bir zaman ve belli bir dönemle sınırlı değildir. Süreğendir. Demokrasiyi gerçekte değil sözde bilir. Uygulamada değil yasalarında yazılı haliyle tanır. Ki bunu bile kaale almaz. Tarihten günümüze dek en iyi yaptığı şey işgal ve Türk olmayan halkların canını almaktır. Emek ve topraklara konmaktır. En iyi bildiği ise “Yakma-Yıkma-Çökme”dir. İkiyüzlü ve sahtekâr olduğu kadar kinci ve intikamcıdır.