Perşembe Eylül 10, 2026

Kürtlerde 'Türkiyelilik' :Çetin Çeko

İttihat ve Terakki’den günümüze gelen Türkiyeli ve Türkiyelilik kavramlarının esası, Kürt, Ermeni, Süryani, Rum ve Çerkes halklarının egemen Türk ulusuyla eşit hak ve sorumluluklara sahip olmasından ziyade, T.C’nin toprak bütünlüğünü korumaya yönelik bir söylemdir.

Kürt aydınları ve siyasetçileri “Türkiyeli, Türkiyelilik” kavramlarını, 1960’ların ilk yarısından itibaren “Şark, Doğu meselesi” olarak ifade ettikleri Kürt sorununu tanımlarken kullanmaya başladılar. Bu kavramları kullanan aydın ve siyasetçiler sağ muhafazakâr kesimden gelenlerdi.

“Türkiyeli, Türkiyelilik” kavramının siyasi literatüre girişinin, Kürt sorunuyla direk bir bağlantısının olduğunu söyleyemeyiz. Bu kavram, ilk kez “Türkiyeli Cemaat”, Türkiyeli Cemaatler” ve “Türkiyeli Gayrimüslimler” olarak Ağustos 1915’de İttihat ve Terakki Partisi Hükümeti tarafından Mekatib-i Hususiye Talimatnamesi’nde, günümüz Türkçesiyle Özel Okullar Kanunu’nun üç ayrı maddesinde kullanılmış.[1]

Daha sonra 1922-24 yılları arasında, Birinci TBMM döneminde anayasa taslağı başta olmak üzere, birçok kanun maddelerinde “Türkiyeli” kavramından söz edilmeye devam edilmiştir. Siyasi tarih araştırmacılarının genel yorumu, “Türkiyeli, Türkiyelilik” kavramlarının “Osmanlılık” kavramıyla eş anlamlı olup, onun devamı niteliğinde olduğudur.

Tarihsel süreç içinde Osmanlılık kavramının gündeme geldiği dönem, imparatorluğun dağılma sürecinin hızlandığı dönemdir. Osmanlı, imparatorluğun toprak bütünlüğünü sağlayabilmek için, Osmanlılık tanımını bir ortak kimlik, başka bir deyimle ortak harç olarak kullanmaya çalışmıştır. Bütün çabalara karşın ortak harç tutmamış, Osmanlı 1908 ile 1913 arasında Ortadoğu ve Balkanlar’daki topraklarının üçte birini kaybetmiştir.

Türkiyeli kavramının kronolojik kullanımını takip ettiğimizde, T.C’nin kuruluş aşaması ve onu izleyen 1925 Şeyh Said başkaldırısından sonra devlet literatüründen kalktığını görüyoruz. Çok partili döneme geçildikten yaklaşık yirmi yıl sonra, Türkiyeli kavramı yeniden telaffuz edilmeye başlanıyor.

Fakat bu söylemin sahibi artık devlet tarafı değildir. Devletin varlıklarını ve haklarını tanımadığı, kendine Kürt de diyemeyen, devletin onlar için Kürtçü dediği, ”Şarklı, Doğulu” sağ muhafazakâr Kürt aydın ve siyasetçileridir. Devletin gözünde Kürtçü olanlar, Gayrimüslimler için kullanılan Türkiyeli kavramına sahiplenip, kullanmaya başlıyorlar.

40 yıl aradan sonra

Türkiyeli kavramının Kürt aydın ve siyasetçileri tarafından ne zaman ve nerede kullanıldığına ilişkin ulaştığım ilk tarih 30 Haziran 1964 ve yer TBMM’dir. Yaklaşık 40 yıl aradan sonra “Türkiyeliler” kavramı

Urfa Milletvekili Kemal Badıllı tarafından kullanılmış. Bu tarihten önce, Kürt aydın ve siyasetçilerinin Türkiyeli kavramını kullandıklarına dair bir bilgi ve belgeye, yanılma payımı da ekleyerek ulaşamadım.

Kemal Badıllı’nın Türkiyeli kavramını kullanmasına vesile olan konu şudur: Ekim 1963’de İkinci İnönü Koalisyon Hükümeti’nin CHP’li İçişleri Bakanı Hıfzı Oğuz Bekata, koalisyon ortağı Yeni Türkiye Partisi’nden Sağlık Bakanı Diyarbakır milletvekili Yusuf Azizoğlu’nu “Kürtçü derneklere ve şahıslara yardım ettiği” suçlamasında bulunur. TBMM’de “Doğu Meselesi” başlığı altında, adı konmadan Kürt sorunu bağlamında yoğun tartışmalar yaşanır. Aynı partiden Urfa Milletvekili Kemal Badıllı, ülkede Kürtçülük davası var mıdır, yok mudur tartışmalarına cevabını da içeren, Yusuf Azizoğlu lehine bir konuşma yapar. Badıllı’nın 30 Haziran 1964 yılında TBMM kürsüsünde yaptığı konuşmada, Kürtçülük diye bir sorunun olmadığını, sorunun Şark, Garp, iktisadi ve kültürel mesele olduğunu söyler. Badıllı konuşmasını “Yaşasın Türkiye ve yaşasın Türkiyeliler” cümlesiyle sonlandırır. (TBMM Tutanakları: B 14, 30.6.1964, 0:2)

Buna karşın, Aralık 1959’da aralarında sağ ve sol görüşlü 49 Kürt aydınının tutuklanarak açılan meşhur 49’lar Davası savunmalarında Türkiyeli ve Türkiyelilik kavramının bir şekilde geçmesi veya ima edilmesi gerekir diye düşünürken, bu kavramın davanın sanıkları tarafından kullanılmadığını görüyoruz.

Daha sonra Türkiyelilik kavramı, 1965 yılında sağ muhafazakar Kürtlerin kurduğu illegal Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’ne yönelik Ocak 1968’de yapılan operasyon sonucu 27 kişi hakkında açılan davada geçer. Bu davanın sanıklarından Şakir Epözdemir, Kasım 1969 yılında mahkemeye sunduğu yazılı savunmasında, “Türkiye’de yaşayan tüm halkların hak eşitliği esaslarına dayanan Türkiyelileşmeye evet, ama ırkçı bir gayeye dayanan Türkiyelileşmeye hayır” belirlemesinde bulunur.

Türkiyeli, Türkiyelilik, Türkiyelileşme kavramları, artık sıklıkla hem sağ hem de sol Kürt siyasal çevreleri tarafından, 1960’ların ortalarından itibaren kullanılmaya başlanır. Türk Sol hareketi ise Türkiyeli kavramı yerine “Türkiye halkları” kavramını kullanır.

Türkiyelilik ne devlet, ne de Kürtler için inandırıcı

Devlet söyleminde Kürtçülük, ayrılıkçılık anlamına gelmektedir. Dönemin “Doğulu” aydın ve siyasileri, Kürtçülük ve ayrılıkçılık suçlamalarına, hem siyasi hem de hukuki savunma aracı olarak Türkiyelilik kavramına sahip çıkarlar. Devletin gazabından kurtulmak için, biteviye ayrılıkçı, bölücü olmadıklarını ispat etmek gayreti içinde olurlar. Türkiyeli kavramı, ortak vatan anlamında kullanılır. Ancak Türkiyelilik ne devlet, ne de Kürtler için inandırıcı olur. Bugün de durum aynıdır.

Oysaki bütün ulusal sorunlarda ayrılma veya birliktelik, eşit ağırlıkta iki temel ögedir. Ayrılacak veya birlikte yaşayacak uluslar, bunlardan birini tercih ederler. İkisi de pozitif anlam taşır. Fakat egemen ulus iktidarı, ayrılma hakkını negatif bir algı içinde ele alarak, sadece birlikteliği öne çıkarır, ayrılığı ihanet ve kalleşlik olarak itibarsızlaştırır.

Bu kabullenmenin Kürt siyasal hareketindeki kökleri, 1918’de kurulan Kürt Teali Cemiyeti Başkanı Seyyid Abdulkadir’in başını çektiği ve Kürtlerin geleceklerini Osmanlı’da gören anlayışın devamı olduğu yorumları sıklıkla yapılır. Günümüzde de Kürtlerin geleceğini Türkiye’de gören Türkiyeli Kürt aydınlar kategorisi de bu çizginin devamıdır.

Ayrıca Kürt sorununa ilişkin ilk düşünce üreten ve siyasal örgütlenmeye gidenlerin Kürt sağ muhafazakâr kesimi olduğunu belirtmekte yarar vardır. Bir başka deyişle Kürt hareketinin sağdan sola doğru geliştiği yorumları bu manada kayda değerdir.

Kürt hareketine yönelik politik ve örgütsel iskân tezi

Bugün ise genel seçimlere HDP’nin parti olarak katılma kararıyla birlikte, HDP bileşenleri içinde yer alan ve parti içinde Kürt tabanını temsil eden PKK çevresinin, Türkiyeli, Türkiyelilik kavramı içinde olup olmadığı çokça tartışılıyor. Yine HDP’nin ne derece Türkiye partisi ve Kürt hareketinin de ne kadar Türkiyeli olabileceği de tartışılıyor. Bu tartışmanın başını iktidar partisi ve liberaller çekiyor. Özellikle HDP’nin şahsında PKK, Türkiyelilik sınavına tabi tutuluyor.

Kürt hareketinde Türkiyeli ve Türkiyelilik tartışması, ne HDP’nin oluşumu, ne de genel seçimlerle gündeme gelmiş değil. PKK’nin “Bağımsız Kürdistan” tezinden vazgeçerek veya vazgeçtirilerek “Demokratik Özerklik” tezine sarılmasıyla, Türkiyeli ve Türkiyelilik kavramı ilk defa hem muktedir, hem de mağdur tarafından birlikte dillendiriliyor. Kuşkusuz bu, devletin ve PKK’nin Türkiyelilik kavramından aynı şeyleri anladıkları anlamına gelmiyor.

İttihat ve Terakki’den günümüze gelen Türkiyeli ve Türkiyelilik kavramlarının esası, Kürt, Ermeni, Süryani, Rum ve Çerkes halklarının egemen Türk ulusuyla eşit hak ve sorumluluklara sahip olmasından ziyade, T.C’nin toprak bütünlüğünü korumaya yönelik bir söylemdir. Bu söylem, parçalanan Kürdistan’ın siyasal ve coğrafik bütünlüğünü dışlayan, Kürtlerin ulusal birlik ve ayrılma haklarını da ipotek altına almayı hedeflemektedir.

Bir başka deyişle Türkiyelilik, politik ve örgütsel anlamda Kürt siyasal hareketini Türkiye’ye entegre etme tezidir.

[1] Baskın Oran, “Türk” teriminin öyküsü. 2014


66576

SİBEL ÖZBUDUN – TEMEL DEMİRER 2014

Hayaller(imiz)le, cüret(imiz)le, umut(larımız)la yolumuzu açacağız 2014’te de sen/siz orada biz burada; Cemal Süreya’nın, “Artık hayallerim suya düşecek diye/ kaygılanmıyorum./ Çünkü, onlar düşe düşe/ yüzmeyi öğrenmişler,” dizelerini terennüm edeceğiz inat ve ısrarla…

İT DALAŞINDA TARAF OLUNMAZ, SINIFIN NET TAVRI KONUR

Sınıfsal mücadele yaşadığımız coğrafyada belirleyici özellik taşıyor. Bölgemiz  Türkiye’deki örgütlü sınıf mücadelesinin seyrine göre şekil alacaktır. Ezilenlerin başkaldırışı da    göre ilerleme veya gerileme gösterecektir. Bu gerçek Kürdistan için de geçerlilik taşımaktadır.

Sermaye, Siyaseti Çıkarlarıyla Örtüştürür[1]

“AKP-Gülen Savaşı” içinde yolsuzlukların çok az bir kısmının dışa vurumundan sonra, siyaset, bu kirli güçler arasındaki savaşıma odaklandı. Bunun böyle olması doğal. Bu olay, özellikle Haziran (GEZİ) Ayaklanması’ndan sonra hızlanan ve beklenen bir durmdu. Daha önce yazdığım “üç vakte kadar” başlıklı bir yazıda, hükümet açısından “iki vaktin” bittiğini, “üçüncü vaktin” ise içinde olunduğunu yazmıştım. Bu herkes tarafından da bilinen bir gerçekti. Haziran Ayaklanması var olan süreci hızlandırmış ve daha kaçınılmaz bir hale getirmiştir.

Katliamlar Diyarı Şırnak

Röportajda Vali Mustafa Malay 15 Ağustos 1992 tarihli olayda asker ve PKK'lilerin öldürüldüğünü söylüyor. Belleği kendisini yanıltıyor herhalde. Olayda asker ya da PKK'li kimse ölmemişti.

Ben o tarihte Şırnak milletvekiliydim.

15 Ağustos gecesi Şırnak'ı harabeye çeviren silahlı saldırıyı gelen telefonlarla haber aldım. Hükümetin oralarda hiçbir yetkisinin olmadığını biliyordum. Ancak bir ümit yine de İçişleri Bakanı İsmet Sezgin'i aradım ve duruma müdahale etmesi istedim.

İsmet Sezgin PKK'in saldırdığını ve çatışmaların devam ettiğini söyledi.

Fettullah Gülen hareketi hakkında

“Yeminine bakıp insana inanma,insana bakıp yeminine inan.”[2]

 

Ahmet Şık, “Dokunan yanar” diye uyarmıştı Fettullah Gülen (FG) hakkında herkesi; karanlık(lar)ın büyük yangınlar ile aydınlanacağı vurgusuyla başlamalıyım diyeceklerime…

Türk(iye) İslâmının dünden bugüne hülasası olarak yorumlanması mümkün olan FG, yeni bir tarihsel blok ve hegemonya hareketi girişimidir.

Türk(iye) İslâmı’nda kadın olmak

“her put, yıkılmak için dikilir.”[2]

Yerel Seçimler ve Siyaset

Proletarya, hiç bir olaya ve hiç bir siyasal gelişmeye tarafsız kalamaz. Onun “tarafsız”lığı bile taraf olmaktır. Örneğin her hangi bir olayı boykot etmek tarafsız bir siyaset gibi gözükmesine karşılık aktif bir taraf olmaktır. Ya da iki burjuva (örneğin Ergenekon davaları vb.) kliği arasındaki mücadele de birinden birini desteklemeyip “tarafsız” olmak, iki burjuva kliğine karşı aynı tavırı almak anlamındadır.
 
Bütün burjuva partileri hızlı bir şekilde yerel seçimlere hazırlanıyor.

KDP,PKK...Tez,antitez ...sentez?

Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinde KDP bir tezdir.Emperyalizm ve sömürgecilikle mücadelede yarı-modern bir başlangıç.Kurulduğu dönemdeki emperyalizmin ve işbirlikçisi yerel sömürgeciliğin ittifaklı çullanmışlığından kaynaklı parçacı bir tez.Toplumsal gelişmenin düzeyine bağlı olarak aşiretler/aileler ittifakı temelinde politika örgütleyen bir tez.Parçacılığı o kadar belirgindir ki, Doğu Kürdistan’da Süleyman Muini ve Kuzey Kürdistan’da Saitler komplolarındaki rollerini gözardı edebilmemizi,  ne Barzani ailesine ne de yüzyıllık direnişlerine duyduğumuz saygı sağlaya

“Postmodern zamanlar"da din (ve islam)

“de omnibus dubitandum est.”[2]

 

“Din: Teorisi/ Pratiği, Dünü, Bugünü” Sempozyumu’nun Ankara ayağındaki “Dini- Eleştirel Olarak Anlayabilmek” oturumunda öncelikle bir saptamamı sizinle paylaşmama izin verin.

Sempozyumun pratik örgütlenmesi sürecinde, kendini sosyalist/ komünist olarak niteleyen kimi çevrelerin, “dinin tartışılması”na bir hayli soğuk ve mesafeli yaklaştıklarına şahit oldum.

“Cujus regio , ejus religio !” [*] [1]

“Kralların kutsal olduğu, antropolojik ve tarihsel bir malumun ilamıdır; ne ki onlar öyle doğmazlar; ancak hükmettikleri eliyle kutsallaştırılırlar.”[2]

“Din” ile “iktidar” ilişkilerini, konu başlığındaki “iktidar” kavramının farklı yorumları çerçevesinde farklı biçimlerde ele almak mümkün, kuşkusuz: günlük yaşamın kılcal damarlarına nüfuz etmiş gündelik iktidar ilişkilerinin din tarafından tahkim ediliş tarzı; bizatihî dinsel iktidar (ve hiyerarşi) biçimleri ya da siyasal iktidar ile din ilişkileri.

Biz Seni Bekledik Zeki Yoldaş. Dört Gözle, Büyük Umut ve Heyecanla Bekledik/Hasan Aksu

 

Yetmişli yılların başı ve ortalarında Zeki yoldaşı sıkıyönetim mahkemelerinde dik duruşlarıyla, faşizmi yargılayışlarıyla tanıdık. Partili ideolojik, siyasal, savunusunu faşizmi yargılarken izledik. Faşizmi kendi kalelerinde yargılarlarken ülkemizde Partizan hareketinin tanınmasında, kavranmasında önemli etkileri oldu. Zeki yoldaş ve diğer yoldaşları şahsen tanımazdık belki ama onların çabaları, örnek tavırları bizleri Kaypakkaya çizgisinde buluşturmuştu.

 

Sayfalar