Pazar Ekim 11, 2026

Kürt krallığı için mi Halepçelerde öldüler ?

 

            Gazeteler geçenlerde Mesut Barzani ile Celal Talabani'nin İstanbul'daki mülklerini sıralayınca, Halepçe'de soykırıma uğratılan Kürtler geldi gözümün önüne.

            Takvim yaprakları 16 Mart 1988 gününü gösterirken, Irak diktatörü Saddam Hüseyin'in emriyle havalanan savaş uçakları Güney Kürdistan'ın Halepçe kasabasına gaz bombaları yağdırıyordu. Bombardımanda beş bini aşkın insan yanarak ölmüş, yedi bin kadarı da yaralanmıştı. Halepçe bir ceset denizine dönmüştü o gün. Göğsüne sımsıkı bastırdığı ölmüş bebeğinin üstüne kapanan zavallı bir babanın objektifte donup kalan cansız görüntüsü yıllar boyu katliamın tanığı ve simgesi haline gelmişti.

            Vahşetin Güney Kürdistan'da kol gezdiği o korkunç günlerde Süleyman Demirel Meclis kürsüsünde ıvır zıvır bir konuşma yapıyordu. Bense henüz çaylak bir milletvekiliydim. Ayağa fırlayıp, "Halepçe'de beş bin insan katledildi,"diye ürkekçe bağırmıştım. Süleyman Demirel, "Burada ciddi şeyler konuşuyoruz,"diyerek beni azarlayıp susturmuştu. ANAP ve DYP milletvekilleri de, "Sus, otur yerine, terbiyesiz herif!"diye üstüme gelince neye uğradığımı şaşırıp oturmuştum yerime.

            Katliama karşı dünya da Süleyman Demirel gibi aldırışsızdı. Bir dere kuytusunda beş bin kurbağa katledilse ve binlercesi yaralansa herhalde ayağa kalkardı dünya. Katliama uğrayanlar Kürtler olunca, o cilalı "insanlık ve kardeşlik" lafları unutuluyor ve o koca koca devlet büyükleri kilit vuruyorlardı dillerine.

            Kürtler için Halepçe ne ilkti, ne de son oldu. Hikâyesi uzundur: bir sene sonra 1989'un sonbaharında, Saddam'ın üstlerine yağdırdığı zehirli bombalardan kaçan yüz bine yakın Kürt, geride binlerce ölü bırakarak Uludere ve Çukurca'daki sarp vadilere sığındılar. Hakkâri milletvekili Cumhur Keskin akşam saatlerinde telefon edip yardım isteyince, Adana milletvekili Cüneyt Canver, Mardin milletvekili Adnan Ekmen ve ben, sabahı beklemeden otomobille hemen yola koyulduk. Ertesi gün kuşluk vakti Hakkâri'deydik. İlk işimiz Vali ile görüşmek oldu. Vali,"Hükümetin verdiği talimatın gereğini yapıp yarın sığınmacıları sınır dışı edeceğiz,"dedi. Valiye dil döküp doğacak felaketi anlatmaya çalıştıysak da bir faydası olmadı. Emir yüksek yerden, Ankara'dan gelmişti; yapılacak hiçbir şey yoktu! Bozulmuş bir moralle valilikten çıkıp sığınmacıların konakladıkları vadilere gittik.

            Göz alabildiğine uzayıp giden derin vadiler mahşeri bir insan deryasıyla çalkalanıyordu. İnsanlar aç, çıplak, yorgun ve perişandı. Acı bir çaresizlik oturmuştu solgun yüzlerine. Bizi görünce, "Bimre Saddam, bijî Berzanî,"diye slogan attılar. Ayakta konuştuğumuz buğday tenli orta yaştaki bir peşmerge komutanı,"Geri gönderilirsek daha sınırda bütün halkı makineli tüfeklerle tararlar,"dedi. Onun o kendinden emin hali hepimizi derinden etkilemişti. Haki renk resmi giysileri içinde çakı gibiydi, ellerini güvenle arkasında bağlamıştı. Kömür karası gözlerinde ölüm korkusunu aradığımı hatırlıyorum. Korkunun zerresi yoktu, çelikten bir cesaret ışıldıyordu sakinlikle gülümseyen kapkara gözlerinde. Valinin sesi uğuldarken kafamın içinde, o zeytin karası güzel gözlerin bir gün sonra sonsuza kadar kapanacağını düşünüyordum dehşet içinde. Yaşlı bir adam vardı orada. Kasvetli bir sessizlik içinde bir taşa çökmüştü. Tanınmaz haldeki yüzü, elleri ve çıplak ayakları yanıklar içindeydi. Güçlükle nefes alıp veriyordu. Düşünceleri başka bir yerdeydi. Kül rengi gözleri kederle dalıp gitmişti önündeki boşluğa.  Sorduğumuz sorulara cevap vermedi, ya da veremedi; davul gibi şişen morarmış dudakları hafif bir iniltiyle kıpırdadı. Sanki yanardağlar patladı o an içimde. Kendimi bıraktım, gök gürler gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

            Bir kâbus gibi geçen sekiz yıllık milletvekilliğim boyunca bir tek o zaman bir işe yaradığımı hatırlıyorum.

            Ankara'dan ümidimizi kesince Hakkâri'ye dönüp aceleyle bir basın toplantısı düzenledik. Ankara'nın kararını bir tek dünyanın ilgisi değiştirebilirdi. BBC radyosu haberi duyurunca uluslar arası birçok haber merkezi sözcümüz Cumhur Keskin'le bağlantıya geçip geniş röportajlar yaptılar. Cumhur Keskin saatlerce telefonun başında kaldı. Gece yarısına doğru tüm dünya çığlığımızı duymuştu artık.

            Ertesi gün birçok gazete kederler içindeki o yaralı yaşlı adamın fotoğrafını koymuştu birinci sayfasına. İç ve dış kamuoyu olaydan haberdar olunca, hükümetin sığınmacıları-kimseye sezdirmeden- sınır dışına çıkarma plânı sekteye uğradı. Başbakan Turgut Özal kıvrak zekâsıyla manevra yapıp sığınmacıların kurulacak çadır kentlerde misafir edileceğini açıkladı.  Böylece bir taşla iki kuş vurmuş oluyordu. Yaklaşan yerel seçimlerde hem Kürt seçmenin desteğini alacak, hem de içte ve dışta hümanist bir lider profili çizmiş olacaktı.

            Bu haberle dünyalar bizim olmuş gibi sevinmiştik. Saddam'ın girişeceği yeni bir katliamın önüne geçmiş olmanın o eşsiz hazzını hâlâ duyarım içimde. Adnan Ekmen'le o günleri konuştukça hep rahmet, minnettarlık ve güzel sözlerle anarız sevgili dostlarımız Cumhur Keskin ve Cüneyt Canver'i.

            Güneyli Kürtler işte böyle nice Halepçelerde katledilerek geldiler bugünlere.

            Mesut Barzani ve Celal Talabani'nin İstanbul'daki mülkleri gazetelerde çıkınca bir Kürt siyasetçi, "İstanbul'daki bu mülkler Güney'deki mülklerin yanında devede kulak kalır,"dedi, kanıksamış bir tavırla.

            Sonra beni daha da şaşırtacak şu sözlerle devam etti konuşmasına: "Halkın kanı ve gözyaşı pahasına kurulan ülke, iki ailenin fertleri arasında parsellenmiş durumdadır.  Gidip Hewler'i görmen lâzım, zenginliği ve göz kamaştıran şatafatıyla Avrupa'nın gözde bir kentidir sanki. O dev kentin neredeyse Kars'ın yarısı  büyüklüğündeki görkemli bir mahallesi tümüyle Neçirvan Barzani'ye aittir.

            Ülke pazarı yabancılara; İran, Mısır ve Türk iş adamlarına peşkeş çekilmiştir. Anlayacağın ülkenin sömürge statüsü sadece şekil ve el değiştirmiş. Devleti bu iki aile yönetiyor. Ülkede yapılan her ticari işe bu iki ailenin fertleri ortaktır. Hiçbir yatırım yok, bir toplu iğne dahi üretilmiyor. Ayran bile dışarıdan geliyor. Otellerde ve işyerlerinde Kürtler değil yabancı işçiler çalıştırılıyor. Ülkeye petrol gelirlerinden akan paranın haddi hesabı yok. Üretimden koparılan ve münzevileştirilen halka maaş adı altında sınırlı para ve gıda yardımı yapılıyor. Geriye kalan milyar dolarlar ise Barzani ve Talabani ailesi fertlerince Türk ve Avrupa bankalarına taşınıyor. Yabancı bankalardaki dolar hesapları açıklansa küçük dilini yutar çoğu insan. Küçüğünden büyüğüne kadar hepsi saray hayatı yaşıyor.

            Yönetimden kimse hesap soramıyor. Hesap sormak isteyenler Türkiye'deki gibi düşman muamelesi görüyor. Basın özgürlüğünün kırıntısına dahi izin verilmiyor. Birçok gazeteci öldürüldü. Sesini çıkaranlar cezaevlerine kapatılıyor. Kürt polisler Türk polisleri kadar kaba ve serttirler. Hakaretlerinin Kürtçe olması daha da acıtıcı oluyor. En ufak bir demokratik kıpırdama bile Türkiye'de olduğu gibi polis şiddetiyle bastırılıyor. Halk toplu olarak hak aramaya kalkışsa Kürt yönetimi AKP gibi kan dökmekten çekinmez."

            Sohbetimiz sürerken, 1989 güzünde Çukurca ve Uludere'de gittiğimiz ürkünç vadilerdeki o çaresiz ve yaslı Kürtlerin mahşeri kalabalığı geçip gidiyordu gözümün önünden. Dehşet içinde bir defa daha anladım ki, demokratik devrimlerini gerçekleştiremeyen ulusal kurtuluş hareketleri, sömürgecilerin pençesinden kurtulsalar bile sonunda gidip kendi egemenlerinin sultası altına giriyorlar. Ulusal boyunduruğun kırılması elbette yaşamsaldır, ancak tek başına yeterli değildir. Kurtuluş hareketleri ancak bir halk devrimiyle taçlandırılırsa halklar iktidar olur; aksi halde Türkiye'de olduğu gibi ulusun içinden çıkan kendi diktatörleri eski kölelik düzenini, "vatan, millet, bayrak, kardeşlik…"yalanları ile maskeleyerek devam ettirirler.

            Enternasyonal yurtseverlikten ayrı bir ideoloji olan milliyetçiliğin halkın değil egemenlerin bir ideolojisi olduğu ve sadece onlara hizmet ettiği Türkiye ve Güney Kürdistan'daki pratikle bir defa daha gün ışığına çıktı.

            Hiçbir halk bir oligarşi ya da bir burjuva sınıfının iktidar olduğu bir düzende özgür olamaz ve ülkesinin zenginliklerinden yararlanamaz.  Özgürlüğün yolu halkın söz, karar ve denetim yetkisine sahip olduğu ve yönetenleri yönettiği kendi iktidarından geçer. Yoksa ezilen halklar kurtulduk diye bayram ederken, bir sabah kalktıklarında kendilerini kendi zalimlerinin pençesinde bulurlar. O gaflet uykusundan uyandıklarında artık ne uğrunda öldükleri devlet kendi devletleridir, ne de nice nice hayallerle süsledikleri bayrak kendi bayraklarıdır. Nasıl ki Türk devleti ve ay yıldızlı bayrağı Türk halkının değil Türk hükümran sınıfının ise, nasıl ki Federe Kürt Devleti ve bayrağı Kürt halkının değil bir avuç Kürt hükümranın ise…  alinakmahmut@hotmail.com 27 Eylül 2013

108333

Mahmut Alınak

Eski kürt milletvekillerindendir.Çeşitli kitapları bulunmaktadır.Aralık 2011 yılına kadar sitemizde sürekli yazılar yazan Mahmut Alınak,Aralık 2011'de KCK tutuklamalarına maruz kalarak tutsak edilmiştir.Temmuz 2012'de tahliye edilmiş olup,zaman zaman yazıları ile okur kitlesine ulaşmaktadır.

alinakmahmut@hotmail.com

Son Haberler

Sayfalar

Mahmut Alınak

24 Haziran’da düzen değişmeyecek!

AKP-MHP “Cumhur İttifakı”nın 24 Haziran’da seçim kararı almasıyla, politik arenada çok hızlı bir süreç işlemeye başladı. Sürenin çok kısa olması, gerek C. Başkanlığı gerekse de milletvekili adayları açısından takvimin ciddi anlamda sıkışmasını getirdi.

Erken seçim sadece erken seçim değildir! “HAYIR”larımız daha bitmedi! Burjuva faşist partilere bir kez daha oy yok!

2019 yılında yapılması gereken çoklu seçimlerin AKP ve MHP’nin kararıyla 24 Haziran 2018 tarihinde yapılmasına karar verildi. Türkiye’nin tek gündemi, şu anda 24 Haziran tarihinde yapılacak olan erken genel milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimine odaklanmış bulunuyor. Görünen o ki, AKP, Efrin işgalinin “rüzgarını” arkasına alarak seçimleri erkene alma çabasında başarıya ulaşmış durumda. Şunu en başta belirtelim; faşist ittifakın seçimleri erkene alma çabasının ve bu telaşın esas gerekçesi AKP’nin artık ülkeyi yönetemez duruma gelmesi, köşeye sıkışmasıdır.

Devrimci olmak mı devrimci olmaya çalışmak mı?

İster kısa önce ister uzun bir tarihi dilim içinde devrimci saflarda yer alarak devrimci olduğumuz konusunda açık beyanlarda bulunuruz bazen. Oysa pratiklerimize ve yaptıklarımıza baktığımızda yerine getirilmeyen, eksik, yarım kalan, tamamlanmayan birçok görevimiz olduğunu görürüz ,pratikte onlarla bir biçimde karşılaşırız. Ya da başarılamayan, etkili ve sonuç alınamayan tarzda sonlanan birçok görevle karşı karşıya kalırız.

24 Haziran seçimlerine giderken AKP, seçimler ve parlamento üzerine

AKP, topluma saldığı korku üzerinden ülkeyi yeniden dizayn etmek isterken, işlerin istediği gibi gitmediğinin, köşeye sıkışmışlığının farkında olarak, tüm aktörleri hazırlıksız yakalamak ve ters köşe yapmak üzere seçimleri erkene almış oldu. 

AKP, “Başkanlık” sistemini esas alan ana-yasa referandumundan hileyle istediği sonucu aldıktan sonra şimdi de kamuoyunda“baskın seçim kararı” olarak nitelenen 24 Haziran 2018’de yapılacak çoklu seçimde başta cumhurbaşkanlığı olmak üzere parlamento ve belediye seçimlerini kazanarak 2023 yılına doğru ilerl

Karl Marx 200 Yaşında

Karl Marx 5 Mayıs 1818 yılında Almanya’nın Trier şehrinde doğdu. Bu 5 Mayıs’ta Karl Marx 200 yaşına basacak.

Karl Marx’ın mavi tulumlu komünist hayaleti burjuvazinin üzerinde dolaşmaya devam ediyor. Burjuvazi, Marx’ı öldürmek istedikçe, Marx daha da büyüdü ve bütün uluslararası işçi sınıfının ve ezilen halkların kurtuluş umudu oldu. Onların eylemlerinde, düşlerinde mücadelelerinde, kavgalarında, yenilgilerinde ve zaferlerinde yaşadı ve yaşamaya devam ediyor.

Ermeni Sorunu ve Tarihle Yüzleşmek – Hasan Köse

Osmanlı imparatorluğu çok uluslu bir yapıya sahipti. Devlet sınırları içinde yaşayan farklı inanç ve etnik kökene sahip topluluklara karşı büyük bir hoşgörü ve eşit haklar temelinde yaklaşıldığı yönündeki propogandalar büyük bir yalandır. Benzeri çok uluslu devletler gibi Osmanlı da, bir halklar hapihanesi konumundaydı. Bu basit gerçeği görmek için, Muslüman olmayan topluluklara ve Alevilere karşı izlenen ayrımcı ve aşağılayıcı politikalara bakmak yeterlidir. Osmanlı imparatorluğunda hiç bir zaman bütün halklar eşit konumda olmamıştır.

TKP/ML-TİKKO ROJAVA KOMUTANLIĞI:103 YILDIR UNUTULMAYAN ERMENİ SOYKIRIMINI LANETLİYORUZ.

Aradan 103 yıl geçti. 103 yıl geride kaldı. Yaşanan Ermeni soykırımı unutulmadı, acıları yok olmadı. Kapanmayan toplumsal bir yara olarak  günümüze dek yaşanmaya devam ediyor. Suçsuz günahsız kadın ve çocuk bedenleri “Der-zor, Mergede,Endivar,Şedade,Serekaniye”de Suriye’nin-Rojava’nın çöllerinde kum taneciklerine dönüştü. Soykırım anıları toz olup uçmadı. Geride kalanların hafıza ve yüreklerinde  silinmez acı olarak kaldı.  

TKP/ML Ortadoğu Parti Komitesi :“Bugün temel görev partinin etrafında kenetlenerek örgütlenmektir!”

Şan olsun partimiz TKP/ML’nin 46. kuruluş yılına!

24 Nisan devrimin gerçek yoludur!

Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist (TKP/ML) Örgütlenme Komitesi: “46. yılında partimizi hak ettiği yere, hak ettiği sınıfın ellerinde getireceğiz”

46. yılında partimizi hak ettiği yere, hak ettiği sınıfın ellerinde getireceğiz!

Proletarya Partisi’nin kuruluşunun 46. yılındayız. 24 Nisan 1972’de komünist önder Kaypakkaya yoldaş tarafından kuruluşu ilan edilen partimiz TKP/ML, Türkiye devrimi açısından bir dönüm noktası olmuş, çığır açmıştır. İhtilalci devrimin ilk adımı olan 24 Nisan 1972, aynı zamanda elli yıllık suskunluğun yerle bir edildiği tarihi bir mirasın komünistlerin ellerinde yukarıya çekilen kızıl bayrağı oldu.

Protest müziğe yeni bir nefes; SUSMA…

“Bir miIIeti tutsak etmek isterseniz,müziğini çürütün…” Confucius

103 Տարի Չի Կարող Մորանալ

Ապրիլ 24-ի Ցեղասպանությունը Դատապարտում Ենք․

Քաղաքակրթությունների Պատմության մեջ, ազգերի եղելությունն կարելի է ջնջել, սակայն մեր օրերում չի հորխնել ցավը գրած հեդքերի վերացնել ու ջնջել․  Մեկ դար ու մեկ դարի անցել կատարված ցեղասպանությունից․ 103 դարի է անցել․

Սակայն մշտական քաղաքացիական տառապանքը շարունակում է, շարաունակում ե նաև խորը հետքեր դողնելով․ անմեղ ու անմեղ մարմիններ Դեր-Զեր ի անապատներում ավազահատիկ են վերածվել․

Sayfalar