KÜÇÜK BURJUVAZİNİN ÖZGÜRLÜĞÜ ARADIĞI YER
Küçük burjuva aydınları sosyalizmi sevmezler. Gerçekte, onların sevdiği düzen, kapitalist sistemdir. Kapitalist sistemin kendilerine dokunmamasını isterler. Onların tek istekleri; “özgürce yazmak”, “özgürce sanatlarını gerçekleştirmek”... Ancak, bu kutsal “özgürlüğün” içinde, kapitalist sistem tarafından ezilen işçi ve emekçilerin özgürlüğü yoktur. Onlara göre, işçi ve emekçilerin görevi; kapitalist iş bölümü gereği sermaye sahibine artı-değer üretmek... Hatta o kadar ileri giderler ki; “toplumun bu alt tabakasının bir iş bulup çalışması, en büyük özgürlükleridir” diyerek, kendi üstünlükleri üzerine toz kondurmazlar. “Aydın” oldukları için “el üstünde tutulmalıdırlar.” İşçiyi, "istihdam ve istatistik" kategorileri içinde ele alırlar.
Sosyalist özgürlük onlara sıkıcı gelir. Çünkü sosyalizmde öne çıkan çalışanlar ve onların eşitliğidir. Sıkça yineledikleri, "bireysel özgürlük" toplumsal özgürlüğün reddini içerir. Oysa, toplumsal özgürlük bireysel özgürlüğün teminatıdır. Ancak, bireysel özgürlük toplumsal özgürlüğün teminatı olamaz. Kapitalist toplumda, bireysel özgürlük vardır, toplumsal özgürlük ise yoktur. Küçük burjuvazi, kapitalist toplumdaki bireysel özgürlüğü savunur. Ancak, bu bireysel özgürlük, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan milyonlarca işçi ve emekçinin kölece çalışma ve yaşamaya mahkum edilmesi pahasına olduğu gerçeği bilinir, ama görmezden gelinir. Kapitalist toplumdaki “bireysel özgürlük”ten kasıt, bir avuç burjuvazinin ve bu sistemin kırıntılarından yararlanan kesimlerdir.
Kapitalist sistemdeki özgürlüğün özü, sermayenin, yani onun sahipleri olan burjuvazinin özgürlüğüdür. Bu özgürlük ise, toplumu oluşturan ezilenlerin özgürlüklerinin ellerinden alınması karşılığında oluşmuştur. Burjuvazi de, kendini savunan, kapitalist sistemin özüne dokunmayan ve onu ideolojik olarak besleyenlere kısmen özgürlük tanır. İşte küçük burjuva aydınlarımızın sözünü ettikleri “özgürlük” budur.
Küçük burjuva aydınları, her ağızlarını açtıklarında, “sosyalizmin bir diktatörlük olduğunu” söylerler. Ama, kapitalist sistemin ise burjuvazinin diktatörlüğü olduğu gerçeğinin üzerini örterler. Oysa, sosyalistler, sosyalizmin proletarya diktatörlüğü olduğunu, yani, çoğunluğun azınlık üzerindeki zorunlu bir diktatörlüğü olduğunu zaten gizlemiyorlar. Bunu açık açık söylüyorlar. Diğer bir söyledikleri ise, kapitalizmin de burjuvazinin diktatörlüğü olduğunu; yani, bir avuç burjuvazinin toplumun ezici çoğunluğu olan çalışanlar üzerinde bir diktatörlüğü olduğu gerçeğini vurguluyorlar.
Küçük burjuva aydınlar; “sosyalist sistemde aydınların yaratıcılıklarının elinden alındığını” ileri sürüyorlar.
İşçi ve emekçilere yabancılaşmış ve onların yaşamlarıyla ilgisi olmayan, yalnızca bir avuç burjuvazinin çirkinleşmiş beyinlerine hitap eden sanata “özgürlük ve yaratacılık” diyenlerin gerçek sanatla da bir ilişkisi olmadığı açıktır.
Buradan hareketle, bir çok kelli-felli meşhur aydınlar, konuyla ilgisi olmasa da konuşma aralarında Stalin’e ya da Mao’ya dokunmadan, bunlar hakkında teşhir edici sözler söylemeden rahat edemiyorlar; daha doğrusu, sosyalizmin temsilcilerine, işçi ve emekçilerin büyük bedeller pahasına yarattıkları tarihi birikimlerine ve değerlerine kem söz etmeden oturdukları konuşma koltuklarından kalkamıyorlar.
Bogaziçi Ünüversitesi’nin 18.01.2013 tarihinde düzenlediği, “ Hrant Dink İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Konferansı“ nda , ‘Türkiye ve Oluşan Dünya Düzeni’ adlı bir konferans veren Noam Chomsky, uzun konuşmasının arasında, şöyle bir şey de söylemeden kendini tutamıyor:
"Arap baharıyla ilgili bakınca, kamuoyu son derece önemli. ABD o yüzden bölgede işleyen demokrasi olsun istemiyor. Sürekli demokrasiden bahsediliyor ama bu Stalin'in demokrasi söylemi kadar ciddi. Stalin'i ciddiye alan olmamıştı, ABD yapınca herkes ciddiye alıyor." (Bkz. 19.01. 13 tarihli gazeteler)
Konun özü kapitalist sitemle ilgili ve daha çok da ABD emeryalizminin Ortadoğu’daki faaliyetleriyle ilgili olmasına karşın, Stalin’de bu konuşmadan nasipleniyor. Düşünür “ünlü” olunca, her sözü “doğru” kabul ediliyor ve alkışlanıyor. Aslında, Chomsky’nin bir derdi de Stalin şahsında sosyalizmdir. Onun istediği sistem, “güleryüzlü” kapitalizmdir. Ancak, kapitalizmin güleryüzlüsü olamaz. O kanlıdır ve sermayeyi, kan akıtarak, insanlığa acı vererek biriktirir. Bu nedenle de, ne kadar “insan hakları”ndan söz ederse etsin, ne kadar “demokrasi” havariliği yaparsa yapsın, bugün ne yapıyorsa onu yapmak zorundadır. Kapitalist sistemin demokrasisi budur. Tam da Chomsky’nin eleştirdiği noktalardır. Fakat, Chomsky’nin bilmezden geldiği nokta; kapitalist sistem eleştirilerle düzeltilemez. O yıkılarak ve yerine sosyalist sistem kurularak düzeltilebilir. Çünkü kapitalist sistem, bir kaç burjuvazinin aç gözlülüğünden dolayı “demokrasi dışı” işler yapmıyor. Bu, kapitalist sistemin yapısal bir özelliğidir, bir başka söylemle, genel karakteristiğidir.
Chomsky gibi küçük burjuva aydınlarımız, kapitalizmi düzeltmek için boşuna çırpınıyorlar. Kapitalist sistemin “aşırı uçları” törpülenerek, kapitalizm insanlığın yaşayabileceği bir sistem haline getirilemez. Kapitalizm insanlığı ve onun üzerinde yaşadığı doğayı uçuruma götürüyor. Görülmesi gereken burası ve kapitalizmin ise alternatifi vardır: O, soyalizm ve nihayetinde komünizmdir. İnsanlığın kurtuluşu sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz komünist toplumdur. Gerçek alternatif budur.
Chomsky ve benzeri aydınlar, insanlığın namuslu aydınları olamak istiyorlarsa, Stalin, Mao ve diğer proletaryanın ustaları ve öğretmenlerini teşhir edecekleri yerde onlardan öğrenmeleri ve ezilen milyonların yarattığı bu değerleri sahiplenmeleri gerekir. ABD demokrasisi, Stalin demokrasisi değil, olsa olsa Hitler demokrasisi olabilir. Stalin, hiç bir zaman işçi ve emekçilere saldırmadı. Stalin, emperyalist amaçlarla bir başka ülkeyi işgal etmedi. Stalin, 2. Emperyalizm savaşında insanlığı emperyalist destekli Hitler faşizminden kurtardı. Burjuvazinin, Stalin’e karşı hıncının büyüklüğü buradan geliyor, ya küçük burjuva aydınlarımızın hıncı nerden geliyor...? Bir tas çorba için de bu kadar eğilinmez ki!...
Emperyalist burjuvazinin Stalin düşmanlığı, açıktan karşı safta, işçi ve emekçilerin karşısında yer aldıkları için analaşılabilir, ancak küçük burjuva aydınlarımızın Stalin düşmanlığı hoş karşılanamaz. Çünkü bu, “kapitalizme karşıymış” gibi sahte görüntü altında, direkt işçi ve emekçilerin değerlerine, onların yaşamı güzelleştirmelerine karşı bir duruştur. Şekere bulanmış burjuva ideolojisidir.
Stalin’in, Sovyet aydınlarının bir toplantısında ki konuşmasından uzun bir pasajı buraya kataralım:
„Bir zamanlar I. Petro, Avrupa’ya kapıları açmıştı. Ama 1917’den sonra emperyalistler, sosyalizmin ülkelerine yayılmasından korkarak o kapıyı uzunca bir süreliğine sıkıca kapattılar. İkinci Dünya Savaşından önce radyolar, filmler, gazeteler ve dergiler aracılığıyla bizler dünyaya dişleri arasına kanlı bıçaklar sıkıştırmış kuzeyli barbarlar gibi tanıtıldık. Proletarya diktatörlüğünü böyle resmettiler. Halkımız ayağında hasır terlikler, eski püskü giysiler içinde, semaverden votka içen insanlar olarak gösterildi. Birden bire, bu “hasır terlikli” Rusya, bu mağara adamları, dünya burjuvazisinin alt insanlar olarak tasvir ettiği bu insanlar, karşılarında tüm dünyanın korkuyla titrediği iki büyük gücü – Almanya’daki faşistleri ve Japonya’daki emperyalistleri ezip geçti.
Bugün dünya, böylesi bir kahramanlığı kimin başardığını ve insanlığı kimin kurtardığını bilmek istiyor.
İnsanlık, gürültüsüz ve şatafatsız, en zor şartlar altında sanayileşmeyi ve kolektivizasyonu başaran, savunma sistemini canları pahasına kuvvetlendirip komünistlerin liderliğiyle düşmanı yenen sıradan Sovyet halkı tarafından kurtarılmıştır. Yalnızca savaşın ilk altı ayında cephede en az beş yüz bin ve toplamda üç milyondan fazla komünist hayatını kaybetti. Onlar aramızdaki en iyilerdi; onurlu, tertemiz, özverili, sosyalizm için, halkın mutluluğu için mücadele eden fedakar savaşçılardı. Şimdi onları özlüyoruz. Eğer hayatta olsalardı, birçok güncel sorunumuz artık geride kalmış olurdu. Bugün, yaratıcı Sovyet aydınlarımızın asıl görevi, eserlerinde bu sade, muhteşem Sovyet insanını tüm yönleriyle yansıtmak ve bu karakterin en iyi özelliklerin bulup gözler önüne sermektir. Bugün edebiyatın ve sanatın gelişimindeki genel ilke budur.“ (Yaratıcı Aydınlar Toplantısındaki Tartışma, 19 Ağustos 1946, Sorun Yayınları‘nın internet sitesinden)
Stalin ve Sovyet aydını, Sovyet insanı budur. Onlar, insanlığın kurtuluşu uğruna canlarını veren milyonlardır. Sovyet demokrasisi, Sovyetler kuruluna kadar yeryüzüne hiç gelmemişti. Sosyalzimle birlikte işçi ve emekçiler gerçek demokrasiyi tanıdılar ve yaşadılar. Sosyalist demokrasi, işçi ve emekçilerin özgürlüğü olduğu için, kendilerini burjuvaziye kiralayan küçük burjuva aydınların pek de hoşlarına gitmez. Bu nedenle de, Stalin ve Mao dönemine durmadan saldırırlar. Emperyalist burjuvazi milyonlarca insanı bombalarla katlederken, onlar yine suçu Stalin ve Mao‘da bulurlar. Çünkü onlar için, milyonlarca, milyarlarca işçi ve emekçilerin özgürlüğü değil, kendi küçük burjuva dar dünyaları daha önemlidir. Düşün ufuklarının uzaklığı, burjuva sermayesinin çizdiği ufuk çizgisiyle sınırlıdır. Bir avuç burjuvazinin özgürlüğüne bakarak kitlelerin „özgür“ olduğunu sanırlar. Bu nedenle de, işçi ve emekçilerin sosyalist sistemdeki gerçek özgürlüğünü kavrayamazlar, kavrayamadıkları içinde düşüncelerini yönlendirenin burjuvazinin bencil çıkarları olduğunun ayrımına bir tülü varamazlar.
Burjuvaziye ve onun küçük aydınlarına karşı Stalin, işçi ve emekçilerin dalgalandırdığı kızıl bayraklarda kurtuluşun semboli olmaya devam ediyor. Rus burjuvazisi de dahil, bütün dünya burjuvazisinin ve onun küçük aydınlarının Stalin’i yok saymalarına karşın, özellikle, Rusya işçi sınıfı, bugün, miting ve gösterilerinde Stalin’in resimlerini daha yükseklerde taşımaya devam ediyorsa, Chomsky gibi aydınlar, işçilerin ellerindeki kızıl bayraklara bakarak bir şeyler öğrenebilirler. Ancak, küçük burjuvazinin özgürlüğü aradığı yer, maalesef, burjuvazinin çöplüğüdür.
Eleştirilen Stalin olduğu için ondan uzun bir alıntıyla sözü noktalamam, umarım okuyucuyu sıkmaz:
“Coşkulu bir Amerikan senatörü “Bolşevik Rusya’yı korku filmlerimizde gösterebiliyor olsaydık, komünist inşayı mutlaka söküp atardık” diyordu. Lev Tolstoy sanat ve edebiyat beyin yıkamanın en güçlü biçimidir diye boşuna dememiştir. Bugün sanat ve edebiyatın yardımıyla kimin ve neyin beynimizi yıkadığı üstünde ciddiyetle düşünmeli, bu alandaki ideolojik sapmaya bir son vermeliyiz. Bence, kültürün, toplumsal ideolojideki önemli bir egemenlik ögesi olduğunu, onun her zaman sınıfsal olduğunu ve egemen sınıfın kültürü çıkarları için kullandığını, kültürü bizim için çalışanların çıkarlarını, proletarya diktatörlüğünün çıkarlarını korumak için kullanmak gerektiğini anlamanın ve içselleştirmenin zamanı gelmiştir. Sanat için sanat yoktur. Toplumdan bağımsız, bu toplumun üstünde duran “özgür” sanatçılar, yazarlar, şairler, oyun yazarları, yönetmenler ve gazeteciler yoktur, olamaz. Kimsenin onlara ihtiyacı yoktur. Böyle insanlar var olamazlar. Eski karşı devrimci burjuvazi geleneklerinin kalıntıları Sovyet halkına hizmet etmek istemiyorlarsa ya da kendini Sovyet halkına hizmet etmeye adamış işçi sınıfı iktidarının karşısında duruyorlarsa, ülkeyi terk etmeleri ve dışarıda yaşamaları için onlara izin veriyoruz. Bırakalım her şeyin alınıp satılabildiği, yaratıcı aydınların yaratma eylemlerinde finansal çekim merkezlerine tamamen bağımlı olduğu, kötü ünlü burjuva toplumundaki “özgür yaratıcılık” kavramı onları ikna etsin." (aynı konuşmadan)***20.01.2013
Yusuf Köse
Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.
http://yusuf-kose.blogspot.com/
Son Haberler
Sayfalar
Kanla beslenen Almanya (Nubar OZANYAN )
Hafıza katillerine inat, modern tarihin en büyük suçlarından biri olan Ermeni Soykırımı’nın başlıca esin kaynağı, fikri ve onayı dönemin emperyalist Alman devletinindir. Soykırım bilimcilerinin araştırma ve çalışmaları sonucu elde edilen belgeler ortaya koymuştur ki, Ermeni Soykırımı, dönemin Alman devletinin İttihat Terakki Cemiyeti’yle kurduğu stratejik ittifak sonucu gerçekleştirilmiştir. Türk ulus devlet inşası, Alman devletinin akıl, destek ve onayıyla olmuştur. Alman ve Türk komprador burjuvalarının sermayesi, Ermeni-Rum-Süryani halklarının kanıyla yıkanmıştır.
Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (4.Bölüm)
“Devrim strajisi" üzerine:
MKP III. Kongresi’nin üzerinde; “Her şeyden önce MKP’nin Sosyalist Halk Savaşı Stratejisi halk savaşını sulandırmaktadır” ve “aşırı sol sekter bir tutumdur.”1 diyeninden tutalım da, “Yarım fokoculuktan tam fokoculuğa bir geçiş teorisi”2 türünden fırtınaların en çok kopartıldığı bir diğer önemli görüş ve yaklaşımı da, kuşkusuz ki; “Devrimimizin Stratejisi, sosyalist halk savaşıdır.” Başlığı altında ortaya konanıdır.3
"Kadın Cinsi Kaybetmiş Bir Cinstir." !!!
Biz sol/sosyalist ve de feminist çevrelerden insanların adeta kanını donduran „başlık olan“ bu 'veciz söz', maalesef sayın M. Oruçoğlu'na ait.
Dikkat edilirse sayın Oruçoğlu'nun bu çıkarsaması, adı sanıyla tekil bir kadına değil, hatta beli bir grup kadına da değil; basbayağısında bir bütünlük olarak "KADIN CİNSİ" ne dairdir.
Böyle bir genelleme bulunabilmesi için insanın ya akli melekelerinin kendisine oyun oynaması veya kaskatı bir erkek şovenist olması gerekir.
Rojava ve Karabağ / Nubar OZANYAN
İşgal altında olan Rojava ve Karabağ, Kürt ve Ermeni halklarının kalbine saplanan iki kanlı bıçak gibi duruyor. Parçalı ve yaralı… Her iki kadim toprak parçası, zalim ve soykırımcı Türk devleti tarafından işgal altındadır.
İttihatçı Kemalist Türk devleti, önüne kattığı ölüm sürüleriyle işgal ve katliam gerçekleştirerek yeni haritalar çizmeye çalıştı. Ancak haritalar kimi zaman işgalci devletlerin hatırlamak istemediği hikayeleri de anlatır. O hikayelerin en canlı yerinde boyun eğmeyen halkların bitmeyen özgürlük özlemi yazılıdır.
Özel Mülkiyetin Dayanılmaz Çekiciliğinde Kadına Yaklaşımın Küçük Burjuva Hafifliği
Kapitalist (ve pre kapitalist) toplumlarda, özel mülkiyetli ekonomik toplumsal yapının; ideolojik, politik ve genel anlamda kültürel belirleyiciliği tartışma götürmez. Düşünceler, davranışlar, etiksel anlayışlar bu minval üzerinde şekillenir ve gelişir.
20. Yılında 19 Aralık Hapishane Katliamını Unutmadık, Unutturmayacağız!
2000 yılında F Tipi hücre sistemine karşı başlayan açlık grevlerinin ölüm orucuna dönüştürülmesiyle büyüyen direniş, hapishane duvarlarını aşarak dışarıda da direnişe dönüştü.
Hapishanelerde ve dışarıda büyüyen direnişin bastırılması ve ardından hücre sistemine geçilmesi hedefiyle faşist diktatörlük, 19 Aralık 2000 tarihinde 20 hapishaneye birden saldırdı.
Binlerce özel tim ve polis eşliğinde; kimyasal gaz, ağır silahlar ve bombalarla düzenlenen bu kanlı operasyonda, 28 devrimci tutsak katledilirken, yüzlerce tutsak da geriye dönüşü olmayacak şekilde sakat kaldı.
Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (3.Bölüm)
2.2. “ESKİ VE İYİCE YERLEŞMİŞ BİR BURJUVA DEMOKRATİK SİYASİ SİSTEME SAHİP OLMASI” SORUNU.
H. yeşil 1. Maddede Türkiye’nin Kominter Programında öngörülen ‘eski ve iyice yerleşmiş bir burjuva demokratik siyasi sisteme sahip’ olması koşulunu aradığına göre, demek ki bu koşula uygun olmayan ülkelerde sosyalist değil, demokratik devrimin gündemde olacağını öngörüyor.
Unutmayın! (İsmail Cem Özkan)
Maraş katliamının bir yıldönümüne daha yaklaşıyoruz... Unutmadık acıyı yaşatanları ve yaşayanları...
Maraş bir dönüm hatta kırılma noktasıdır.
Katliamda elde edilmek istenen sonuç ortada değil mi? 12 Eylül.
Katliamı yapanlar 12 Eylül’ü yapanlardır, organize edenlerdir, arkasında ki lojistik ve ideolojik güçtür...
Peki, ne yaptılar Maraş’ta?
Cevabı açık, katliam!
Peki, sonucu ne oldu?
SAHİ FEMİNİZM, BİR “BURJUVA KADIN HAKLARI AKIMI“ MIDIR? (*)
Sizleri bilmem ama, benim kafama yatmıyor bizim cenahın ve sol-sosyalist ekseriyetin yapageldiği feminizm tanım ve nitelemeleri. Bunlarda itirazımı koşullayan baskın yönler sözkonusu çünkü.
Feminizmin, “burjuva kadın hareketi“, “burjuva akım“ yada “orta sınıf burjuva kadın hakları projesi“ gibi nitelemelerle anılması, doğrusunu isterseniz beni ikna etmiyor.
Hayaller tutsak alınamaz! (Nubar Ozanyan)
Ülkenin çeşitli zindanlarında işkence ve hak gasplarına karşı direnişler yeniden başladı. Modern tarihin en büyük suçu olan işkence, zindanlarda devam ediyor. 12 Eylül AFC dönemini aratmayan, sistemli ve sürekli hale gelen baskılar karşısında dilleri, inançları farklı olsa da halklar, yaşadıkları topraklarda özgürlük düşüncelerini var etmeye ve hayallerini sınır ve yasak tanımadan dolaştırmaya devam edecektir. Hiçbir duvar, hiçbir zorba güç özgürlük düşüncelerine kilit, hayallerine zincir vuramaz.
Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (2)
1-) “DEVRİMİN AŞAMASI SORUNUNDA TKP/ML’NİNTAKINDIĞI TAVIR” SORUNU:
MKP III. Kongresi’nin devrimin niteliğine (ya da aşamasına) ilişkin bu söylediklerine Partizan Özel Sayı (PÖS)‘da esaslı bir itiraz söz konusu olduğundan, sorunu biraz da bu itirazlar üzerinden ele almanın tartışmalara katkı sunacağını düşünüyoruz. Ve tabii ki söylenenler karşısında tavır belirlemekte gerekiyor.