Cuma Ekim 2, 2026

Koşulları ve an’ı değerlendirmek olarak POLİTİKA -3-

“... Devrimci taktikle çoğunluk olunur!”

Yukarıda Lenin’den alıntıladığımız politikacılık sanatı tanımında en temel noktanın, iktidarın ele geçirilmesi ve devrim sonrasında da iktidarın devam ettirilmesi ve korunması için kitlelerin eğitilmesi ve komünist partinin yanına çekilmesi olduğunu görüyoruz. Proleterlerin ve geniş emekçi kesimlerin, komünist partisine inanması ve onun hegemonyasında hareket etmesi iktidar savaşımını başarıyla vermenin teminatıdır. Komünist Parti, ürettiği politikayla kitlelerle bağlarını sağlamlaştırır, kitlelerin yüzünü kendisine dönmesini sağlar. Bu gerçekleşmiyorsa, aradan on yıllar geçtiği halde “kitlesiz bir devrimcilik” söz konusuyla sorgulanması gereken konulardan biri de politikanın ne için, kim için ve nasıl üretildiğidir.

Politika, “emekçi kitlesini harekete geçiren düşünceleri cisimlendirir.” (Lenin, S.E., c. 6, s. 299) “Düşünceler kitleleri sardığı anda güç haline gelir.” Aksi her durum, fikirlerin soyut dünyasında hapsolmaktır. Politikanın emekçi kitleyi harekete geçirmesi, kitlelerin kendi “bağımsız politik ve özellikle de devrimci mücadelesinin” içerisinde öğrenmesi, eğitilmesi demektir. Kitlelerin eğitimi, burjuva eğitiminden etkilenerek öne çıkan aydınlanmacı tarzla akıl hocalığı yapılması, bilgiçlik taşlanması teorik olarak MLM’ye hakim olmalarının sağlanması, “farkındalık” yaratılması vs. değildir. “Güç toplamak için önce kitleleri eğitelim” demek, kitlelerin “aydınlandığı” oranda mücadeleye geleceğini varsaymak reformizmdir. Devrimi imkansız bir tarihe atmaktır. Bu yukarıda yazdığımız Marks/Engels’in Genç Hegelcilere yönelik eleştirilerinde görüldüğü gibi; gerçekliğin kafalara yeni düşünceler koymakla değişeceğini savunmaktır. Hem kitleleri hem kendini kandırmaktır. Kendini “kurt sanan kuzular” olmaktır!

Politika, pratik faaliyetle yaşam bulur. Kitlelerin eğitimi de, komünist partinin “doğru bir görev, doğru bir siyaset ve doğru bir çalışma tarzı” (Mao) ile kitlelerin taleplerine uygun düşen ve kitlelerle bağını sağlamlaştıran bir hat tutturmasıyla mümkün olacaktır. Bu komünist partinin tüm militanları ve kadrolarıyla kitleler içerisinde olmasını zorunlu kılar. Halkın tüm çelişkileriyle birlikte, o ülkenin ekonomisini, kültürünü, politik şekillenmesini, dinsel saflaşmasını, ulusal, cinsel sorunların tezahürünü, özcesi somut tüm özelliklerini çok berrak şekilde bilmeyi, bunları sentezlemeyi gerektirir. Dolayısıyla kitleleri saracak, onları devrimci mücadelede ve kendi bağımsız politik mücadelesinde eğitecek şiarları, eylemleri, hareket tarzını en iyi şekilde belirleyebilmek, politik önderliği iyi yapabilmekle ilgilidir. Kitleler; legal-illegal, silahlı veya barışçıl girişilen her türlü eylemde, atılan sloganlarda ezen-ezilen ayrımını devlet karşıtlığı temelinde durumlarını daha net bir şekilde görmelerini sağlayan bir politik çizgiyle eğitilirler.

Hiçbir çelişkiye gözleri kapamamak

Gerçekleştirildiği zaman çokça tartışılan “Adalet Yürüyüşü” konusuna da kısaca değinelim. Aslında CHP’nin “sol” çevreler, demokratik aydınlar ve reformistlere “umut” olduğu örnekler ilk değildir. Şu sözlere bakalım:

“1940’ların faşist Hitlerci CHP’si, 1950’lerin ortasından itibaren ‘demokrasi’ havariliğine kalkmış, ‘hak’, ‘adalet’, ‘hürriyet’ diye bağırmaya başlamıştır.

... CHP ile orta burjuvazinin geniş kesimleri arasında kısmi burjuva demokratik haklar” talebi etrafında bir ittifak doğdu! 

“CHP, muhalefetin önderliğini ele aldı ve orta burjuvazinin ve gençliğin heyecanlı atılımını, kendi iktidarı yönünde ustalıkla kanalize etti.” (İ. Kaypakkaya, Bütün Eserleri, Umut Yayımcılık, s. 374-375)

Kitlelerin bir CHP, bir DP geleneği etrafında, bu partiler tarafından kendi iktidar savaşlarında bir kaldıraç gibi kullanılmalarının önüne geçilmesini yolu, bu kliklerden “muhalefette” olanının ya da daha “ileri” olanının arkasında dizilmek, onunla birlikte hareket etmek, kitleler üzerinde egemenliğini artırması için çalışmak değildir.

“Komünist hareket, ikisini de [her iki gerici kliği de –bn] düşman olarak görür; ikisini de devirmek için mücadele eder; ama bunlar arasındaki mücadeleye de gözlerini yummaz; bu boğuşmadan kendi hesabına azami derecede fayda sağlamak için, bunların birbirine göre durumunu iyi tespit eder, en gerici olan tecrit eder, ilk ve en şiddetli saldırılarını ona yöneltir, bu arada diğer gerici kliğin mahiyetini teşhir etmekten, onunla kendi arasındaki düşmanlık çizgisini kışı sıkıya muhafaza etmekten de geri kalmaz.

Bilir ki, hakim sınıflar arasındaki bu boğuşma her an halka karşı bir birleşmeye dönüşebileceği gibi, bugün en gerici olan kliğin yerini, yarın diğeri de alabilir.” (age, s. 369)

Birinci olarak, AKP ve CHP’nin egemen blokta yer alan iki gerici klik olarak tespitini ve mevcut durumda devletin hemen hemen tüm kurumlarında kendi örgütlemesini sağlayan AKP’nin “en gerici” olduğunu, ilk ve en şiddetli saldırılarının AKP’ye ve onun ideolojisi/politikasına, örgütlerine yönelik olması gerektiğini bileceğiz. CHP ile ise, onunla düşmanlık çizgisi sıkı sıkıya muhafaza edilerek yeni “mahiyetini” [sınıfsal durumunu, halk karşıtlığını, muhalefetinin nedenini vs] teşhir ederek mücadele verilecektir. CHP, artık devletin askeriyeden, yargıya tasfiye edilmiş son olarak yapılan referandumda da yasamadaki etkisi en aza indirgenmiş bir burjuva partisidir bu “boğuşmaya” gözlerin yumulması, apolitikliği beraberinde getirir. Soru, bu boğuşmadan azami derecede faydanın nasıl sağlanacağıdır! Hem CHP’nin hem de AKP’nin peşinden sürüklenen geniş emekçi kesimleri, sistemi teşhir düzleminde ne kadar etkileyebileceğiz?

Burada politika üretiminde, politik öznenin büyüklüğü, kitleselliği ve bunlara bağlı olarak etki gücünün ne olabileceği de özel bir değerlendirme konusudur. Daha iyi anlaşılması için örneklendirirsek, Kürt hareketinin alacağı bir kararın etkisi ile TDH’nden herhangi bir yapının (çünkü TDH bileşenleri arasında değerlendirmeye konu olacak ölçüde niceliksel olarak bir fark yok) alacağı kararın etkisi tamamen farklıdır. Bu farklılık, hareket tarzını da etkiler/etkilemek zorundadır. Geniş bir kitleselliğe ve ülke dengelerini etkileyecek bir güce sahip olmayan bir yapı olarak, kurumsal anlamda yürüyüşe katılıp katılınmaması esasta sadece ideolojik olarak değerlendirilmesi gereken (burjuva liberalizminin peşinden sürüklenme) bir mesele olur. Fakat CHP’nin kitlesine ulaşma, aradaki aktif kesime ulaşma söz konusuysa bunun açık kurumsal katılım olmasının bir faydası yoktur. Nitekim, CHP de buna yönelik çok katı tedbirler almış, egemen bir sınıfın partisi olmasının tüm deneyimlerini kullanmıştır. O zaman geriye özellikle OHAL sonrası artan “adalet” talebini kendi ideolojik süzgecinden geçirerek buna dair bağımsız eylemliliklerde bulunabilmek, yürüyen binlerin miting alanındaki yüz binlerin içerisinde yarı-legal tarzda esasta AKP’ye vuran ve CHP’nin teşhirini yapan bildirileri dağıtmak ve daha gelişiş bir askeri güç varsa “adalet” arayan ve “devlet benim, ben” diyen köyünü, deresini savunanlar için ilgili şirkete yönelmek, işten çıkarılanlar için mevcut sendikaları harekete geçirmeye çalışmak, ayrı sokak eylemleri organize etmek gibi pek çok yol ve yöntemin geliştirilmesi gerekir. Oysa TDH sadece Adalet Yürüyüşü’ne katılıp katılmama şeklinde kısır ve sonuçsuz bir tartışmaya girmiştir. Yayınlarında, katılma ve katılmama meselesini, özellikle ideolojik temelde ele almıştır. Bu tartışmalar bitirilmeden, yürüyüşün kendisi bitmiştir.

Bu örnekten hareketle, AKP’ye tepki duyan kitlelerin, sistemin diğer partisi CHP’nin de maskesinin düşürülerek pratik içerisinde pratik içerisinde saflarını netleştirmelerinin, eğitilmelerinin ana çizgileri, işaretleri ortaya çıkmaktadır. “Yürüyüşün sonucu ne oldu?” sorusunu şu anda da önemli bir kitle kendine sormaktadır. Bu soruyu cevaplandırma görevi, en başta kolektifimize aittir. Bu iddiaya sahip olunmalı ve uygun politikalarda sebat ederek var olan tüm güçlerimizle, planlı programlı bir şekilde kitlelerin içine gitmeliyiz. Bunun dışındaki hiçbir yol/yöntem, kolektifin öncü parti olmasını ve kitlelerin onu böyle görmesini sağlayamaz. Kitlelerin çelişkilerini, her türlü çelişkiden, baskıdan faydalanarak, politik hedefimizden gözümüzü ayırmadan ezen-ezilen ekseninde derinleştirmeliyiz.

Rosa Lüksemburg’un sözleriyle ifade edersek: “Çoğunluk olduktan sonra devrimci taktiğe geçilmez, devrimci taktikle çoğunluk olunur.”

(Devam edecek) 

http://kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/kosullari-ve-ani-degerlendirmek-olarak-politika-1

http://kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/kosullari-ve-ani-degerlendirmek-olarak-politika-2

48964

Partizan'dan

Partizan'dan; Gündem ve güncel gelişmelere ilişkin politik açıklama ve yazılar. 

Son Haberler

Partizan'dan

Güzel insanların ardından kurulan her cümle yetersizdir…(İsmail Cem Özkan)

Şimdi anıları olanlar hemen anılarını paylaşmayacak, zamanı gelince yazarlar ya da anı kitabı yapılacaksa oraya bir kaç kelime bırakacaklardır ama popüler olanı yapacaklar yani varsa birlikte çektikleri/ çekildikleri fotoğraflarını paylaşacaklar...

Turan Eser benim geçmişi (artık geçmiş oldu, zamanda üzerine eklenince) uzun bir sancılı dönemin dostluğuna dayanıyor...

Emperyalizm Üzerine Notlar-6

 

13-15 Eylül 2024   ICOR Uluslararası “Lenin’in Öğretileri Yaşıyor” Semineri 1.  Gün

Giriş: Almanya’nın Thüringen Eyaleti’ndeki Truckenthal’da 13-15 Eylül 2024 tarihleri arasında ICOR’un, Lenin’in 100. ölüm yıldönümü anısına, ”Lenin’in Öğretileri Yaşıyor” adı altında uluslararası büyük bir seminer yapıldı. Bu seminer’de “Lenin ve Emperyalizm” başlıklı 1. bölüm’de ben de bir sunum yaptım.

Rothe Fahne (Kızıl Bayrak) dergisinden kısa bir bilgilendirmeyi buraya alıyorum.

Erdoğan ve cumhur ittifakı’nın hazırlıkları iç savaş odaklıdır!

İçinden geçilmekte olan sürecin bu ayırt edici özelliği, rejimin ne kadar da kırılgan bir durumda olduğunun, çıplak bir ifadesi olarak da okunabilir elbet.

Serdareme, Caneme, Hevaleme…

Her devrimci değerlidir. Ancak bazıları istisnadır. Yaşam ve duruşlarıyla, söz ve eylemleriyle derin izler, unutulmaz anılar geride bırakır. Geçtikleri her yerde devrimin, özgürlüğün dinmeyen esintilerini bırakır. Devrimcilerin değerlerini belirleyen her daim hatırlanan pratik ve eylemleri ve yazdığı unutulmaz eserleridir. Serdar Can yoldaş her ikisini de doğru yapmaya çalıştı. Hem devrimin kalemini hem de devrimin silahını iyi kullandı. Hem de en geç yaşlarında.

Erdoğan yeni anayasa istemi ne tür bir ihtiyacin ürünü ?

Siyasal İslamcı din bezirganı Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan, özelliklede son yerel seçimlerde uğradığı ağır hezimetin ardından, adeta gün aşırı bir sıklıkla, toplumun artık yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğunu dilendirmekte. Bu demek oluyor ki Erdoğan’a göre, 22 yıllık iktidarları döneminde yeni bir anayasa, toplumsal bir ihtiyaç haline gelmemiş. Gelse, ille ki o zaman da bunu gündeme taşır ve çözmek isterdi, değil mi? Peki şu son dört-beş aylık zaman diliminde ne oldu da birdenbire acil bir ihtiyaç haline geldi?

Asıl Olan, Örgütlü Yığınların Mücadelesidir

Çağımız, emperyalizm ve proleter devrimler çağıdır. Yaşanan tüm değişimlere, ideolojik anlamdaki çürüme ve yozlaşmaya rağmen işçi sınıfının ezen ve ezilenler mücadelesindeki tarihsel misyonu hala gerçekliğini korumaya devam ediyor.

Yaşanmakta olan, ikili hukuk denkleminde,bir ara rejim midir?

Resmi adıyla, “Cumhur Başkanlığı Hükümet Sistemi”ne, günlük kullanım diliyle “tek adam diktatörlüğü”ne geçişle birlikte ve özellikle de ırkçı faşist-kontra bir odak partisi olan MHP katılımıyla oluşturulan “Cumhur İttifakı” iktidarı altında; sistemin, Anayasasında kendisini tanımlaya geldiği ve iyi kötü ve de taklidi de olsa, bir şekilde uygulanmaya çalışılan “laik” ve Anayasal “hukuk Devleti” prensipleri, adım adım terk edilmeye başlandı.

Komutan Orhan Cihat Bingöl (Nubar Ozanyan)

Duyduğumuzda inanmakta ve kabul etmekte zorlandığımız şehit haberleri yüreğimizi fena halde acıtsa da ideallerine ve anılarına bağlı kalma, mücadele bayraklarını daha yükseklere taşıma sözü vermeye devam edeceğiz.

Kürt ve özgürlük düşmanları sevinmesin! Hesapsızca toprağa düşen her gerilla Kürdistan topraklarında yeniden doğacaktır. Ve onlar her daim ölümsüzlük içinde çoğalarak büyüyecek birer dağ olup düşmanın üstüne yürüyerek anılacaklar. Ne yaşamları ne toprağa düşüşleri ucuz ve kolay olmayacaktır.

Vitrin olma kız... vitrin olma...

Sen, senle halk arasında artırılan düşmanlığı çözmenin araçlarının neler olduğunu bilmiyorsan...

Şimdi ne kadar güzel olurdu değil mi kız...

ne kadar güzel olurdu...

mecliste, belediye başkanlıklarında bir...

Öyleyse.... öyleye...

Hayeller.... söylemler...

Kitleler...

yüzlerini dahil seçemeceğimiz kalabalıklar...

Gerçekler ise....

Zil zurna, kah kaha atarken sümükleri dahil ağızlarına giren masaları tek tek dolaşarak, mekan yeni insanlar..

Hemi... hemi...

hayat bu... gerçeklik bu ise...

Şeriat ve kadın

Tüm  kurumları üzerinden devlet erkine artık tamamen hakim hale  geldiğini düşünen siyasal İslamcı Erdoğan iktidarı, dini esaslar üzerinden toplumsal yaşamın yeniden kurgulanması esas hedefi doğrultusundaki ana hamlelerini, “İstanbul Sözleşmesi”ni feshederek, “Her kürtaj bir Uludere’dir”tavrıyla, en nihayetinde vasat ölçüler içinde kadın haklarını belli yönleriyle koruyan “6284 Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Yasası”na ilişkin tutumuyla ve  keza “9.

Türkiye ve kuzey Kürdistanlı solculara yönelik bayrak eleştirisi

Kendisi de sol-sosyalist cenahtan olan yazar ve aynı zamanda televizyon programcısı sayın Merdan Yanardağ, on binlerce solcunun, Fransa’da faşistleri yenilgiye uğratarak seçimlerin galibi olan Yeni Halk Cephesi’nin zaferini kutlamak için, ellerinde Fransa bayrağı ile toplaştığı Cumhuriyet Meydanı’nda, coşkuyla Enternasyonal marşını seslendirmelerinden övgü ve gıptayla bahsederken: “Bakın diğer ülke devrimcilerinin kendi ulusunun bayrağıyla bir sorunu yok. Ellerinde Fransa Bayrağı ile hep birlikte Enternasyonal okuyorlar.

Sayfalar