Kolektif çalışmanın önemi üzerine -1-
Kolektifle yürümenin, örgütlü kişiliğin adıdır kolektif çalışma
Kolektif çalışma, kolektivizm üzerine literatürümüzde haylice bir külliyat mevcuttur. Hatta sekizinci oturumun ana gündemlerinden olan kültürel yozlaşmanın alt başlıklarından birini de kolektif çalışmada yaşanan problemler oluşturuyordu. Ancak bu oturumda merkezi düzeyde önem atfedilen konu hakkında kavrayışımızı sorgulamamız gerektiği açıktır. Çalışma tarzımıza ait sorunlar ve bu sorunların ele alınış biçim ve içeriği örgüt olma gerçekliğimizi diri tutması bağlamında tartışmaya değer bir konudur.
Öncelikle meseleyi dar anlamından çıkararak yani kolektif olmayı basit görev paylaşımı olarak görmenin ötesinde ideolojimizle doğrudan alakalı bir konu olarak ve bu konudaki her problemin ideolojik duruşumuzun bir yansıması olduğunu anlayarak başlamamız gerekir. En kaba haliyle kapitalizm, bireyi ön plana çıkarırken ve birey üzerinden rekabete dayalı insan ilişkilerini kutsarken Marksizm, bireyi toplumsal hareketin bir parçası olarak değerlendirir. Yani üretim biçimi ve bundan doğan insan ilişkileri, bireyin davranışları üzerinde belirleyici etkiye sahiptir. Örgüt faaliyeti de siyaseten bir üretim faaliyetidir.
Siyasetin üretilme biçimi, çalışma tarzımızı doğrudan etkileyen etkenlerin başında gelmektedir. İdeolojik duruş tam da burada tek tek her bireyin bu üretime nasıl ve hangi biçimde katıldığı ile doğrudan alakalıdır.
Mesele, siyasetin kendisinin ne olduğundan önce nerede, nasıl ve kim için yapıldığı ile ilgilidir. Sınıfsal bir konumlanma, o sınıfın karakterini yansıtması anlamında zorunludur. Herkes konumlandığı yerden sınıf mücadelesine dahil olmakta, devrimci kimliğini ortaya koymaktadır. Devrimcilik soyut bir kavram değildir. Soyut bir kavram olmadığı gibi devrimcilik yapmanın tek bir çeşidi de yoktur.
Bu konuda ülkemiz geniş bir yelpazeye sahiptir. Onlarca örgüt veya hareket devrimcilik iddiası ile sınıf mücadelesi içerinde konumlanmış bulunmaktadır. Her örgütün devrimciliğin yapılış biçimine dair kendine has bir yaklaşımı ve tanımı bulunmaktadır. Bu bağlamda bizim de devrimciliği tanımlama ve yapış tarzımızın bize has özellikler taşıdığı ve öyle olmak zorunda olduğu bir gerçektir. Bizimle diğer anlayışlar arasındaki farkı ortaya koyan şey, tam da sahip olduğumuz dünya görüşüdür. Yani MLM’yi kavrama ve uygulama düzeyimizdir.
Genel olarak devrimcilik, değişme ve değiştirme isteminden doğan bilincin eylemle yaşam bulmasıdır. Değişme ve değiştirmenin ne olduğu ve neye dönüştüğü, devrimciliğin karakterini belirler. Bu açıdan nasıl bir devrimcilik yaptığımız sorgulanmaya-incelemeye muhtaç bir konudur. Devrimcilik, bir iddia işidir. İddialı olmak iyi bir şeydir.
Yalnız, iddianın kendisi de bir amaca bağlanmak zorundadır. Geleneğimiz kuruluşundan itibaren komünist kimliğini açıkça deklare etmiş ve komünizmi hedefleyen bir çizgiyi kendisine rehber kılmıştır. Komünizm mücadelesi, keskin sınıf ayrımları içerir; sınıf mücadelesinde sınıfları hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde tanımlar ve buna uygun net refleksler geliştirir. Sınıf mücadelesinin ideolojik cephesinde proletarya diğer ideolojilerle hiçbir muğlaklığa yer bırakmayacak şekilde uzlaşmaz bir mücadele ve karşıtlık içerisindedir.
Bu savaşta proletarya, en çok da küçük burjuva ideolojisi ile yüzleşmek zorundadır. Çünkü küçük burjuva ideolojisi, ikili bir karakter taşır ve çok rahat biçimde komünist kılığına bürünebilir.
Bu açıdan, proleter devrimcilikle küçük burjuva devrimciliği arasındaki ayrım çizgilerimizden biri çalışma tarzımız olmalıdır. Çünkü çalışma tarzımız aynı bileşenlerde yer aldığımız yoldaşlar veya astımız olan yoldaşlarla kurduğumuz ilişkilenme biçimini yansıtır. Bununla birlikte nasıl bir dünya istediğimiz, iş yapma tarzımızda görünür hale gelir.
Kolektif çalışma yaşayan ruhtur…
Kolektif olmak nedir? Kolektif düşünmek, kolektif yaşamak vb. sorular çoğaltılabilir. Kendimize bu soruları sorduğumuzda karşımıza ilk elden çıkan şey, düşünme ve değerlendirme tarzımız olmaktadır. Yani yaptığımız işe, birlikte çalıştığımız yoldaşlara, kurumumuza ve halka kadar geniş bir yelpazede cisim bulan düşünce sistematiğimizle karşılarız. Örgüt olma gerçekliğimiz, bu sorulara içtenlikle vereceğimiz yanıtlara bağlıdır. İçtenlik, öncelikle kendimize karşı objektif olmayı gerektirir.
Hele ki bulunduğumuz faaliyetlerde yönetici pozisyonundaysak yoldaşlardan önce kendimize karşı duyduğumuz sorumluluk içten ve samimi bir devrimciliği şart koşar. Sorumluluk gerçeği ve gerçekliği olduğu gibi paylaşmaktan ve hiçbir çekinceye yer bırakmayacak şekilde ifade etmekten geçer.
Bu neden gereklidir? Yönetici olmak bir dizi görev ve sorumluluğun yanında ayrıcalık da tanır. Burada en önemli ayrıcalık, bilgiye herkesten önce ulaşma, sahip olma ayrıcalığıdır. İşleyiş gereği, bunun doğal bir yanı vardır fakat bizim açımızdan problemli olan, bu bilginin aynı zamanda bir güce dönüşmesi ve bunun yoldaşlar üzerinde bir iktidar aracı olarak kullanılmasıdır.
Kolektif çalışmanın önündeki önemli engellerden biri öncelikle budur. Herhangi bir faaliyet süreci örgütlenirken ya da o faaliyetin akışı içerisinde kolektif tarzda kararlar alabilmek için faaliyet bileşenlerinin ayrıntılı bilgiye sahip olması gerekir. Burada tek tek fikirlerin ne olduğu çok önemli değildir. Sorun, faaliyet hakkında gerekli bilgiye sahip olanların -genellikle yönetici pozisyonda olanların- faaliyet tartışılırken bilgiyi kendine saklaması ve tartışmalarda kendi istediği doğrultuda bu bilgiyi kullanmasıdır.
Herhangi bir yoldaş, bir fikir ileri sürdüğünde söyleyeceklerini söyledikten sonra “şöyle şöyle şeyler var”, “şu olanaklarımız var, dezavantajlarımız bunlar”, “böyle böyle gelişmeler oldu” gibi başta yoldaşlara açılmayan bilgilerin kullanılması tam da kurulmaya çalışılan egemenlik ile beraber yoldaşların düşüncelerine ve kolektif akla nasıl bakıldığını, yaklaşıldığını gösterir. Böylesi toplantılarda çıkan kararların ortak bir düşünüş ve değerlendirmenin ürünü olduğu söylenebilir mi? Ya da herkesin eşit başlamadığı bir tartışmada herkesin o kararları aynı derecede sahipleneceğinden söz edilebilir mi? Yaşamın kendisi bize bunun böyle olmadığını defalarca kez göstermiştir. Burada kararlardan bahsederken tam da politika üretmekten ve geliştirmekten bahsediyoruz.
Bu tarzda gelişim seyri gösteren karar almalarda devamında şöyle tartışmalara sıkça rastlarız: “Yoldaş faaliyeti yeterince sahiplenmiyor, katılımı zayıf, yoldaşın ideolojik sorunları var, onun için faaliyette sorun yaşıyor” vb. Elbette böyle durumlar da vardır. Fakat konumuz özgülünde tartıştığımız kolektif çalışma ve buradan doğru çıkan sorunlar. Kendi düşüncelerini her şeyin merkezine koyan bir bakış açısının kendi dışındaki düşüncelere gereken değeri verdiği söylenemez. Öncelikle orada yoldaşları küçümseme vardır. Yönetici olmanın getirdiği mutlak doğru olma havası ne yazık ki güçlü şekilde saflarımızda mevcuttur.
Bu durum bakış açısı olarak itimini öznelcilikten alırken örgütsel ilişkilerde bürokrat-kibirli bir tarza işaret etmektedir. Bürokratizm en kaba haliyle kitlelere-yoldaşlara güvenmeme, onlara tepeden bakma halidir. Devamında bu tarz ele alış, faaliyetin seyri içinde çıkacak ve çıkması muhtemel hata ve yetersizliklerin sorumluluğunu almadan kaçmanın da yöntemlerinden biridir. Genelde yetersiz bilgi ve tecrübe ile işe başlayanların hata yapma potansiyeli daha fazladır.
Çoğu zaman yoldaşlarımız gereken bilgi ve tecrübeyi doğrudan pratiğin içinde, kendi başına kazanmaktadır. Buraya gelene kadar çokça hata yapmakta ve bazen de geri çekilmektedirler. Böylesi durumlarda yine hata ve yetersizliklerin kaynağını kolektif tarzda tartışabilmek gerekirken tam da sorumluluklarımızı üzerimizden atmamızın bahanesi haline gelebiliyor durum. Tartışma derken, bir konu hakkında gerekli bilgi, yeterli kavrayışa sahip olmayan yoldaşların kavrayışını derinleştirecek, konu hakkında gerekli bilgiye ulaşmasını sağlayacak tartışmalardır söz konusu olan. Yoksa “sen bunu niye yapmadın”la başlayan tartışmaların devamından sağlıklı sonuçlar beklenmemelidir.
Burada daha fazla anlaşılması için şunun altını çizmekte fayda var; Ortak tartışma derken herkesin aynı düşünmesinden ya da aynı şeyleri ifade etmesinden bahsetmiyoruz. Olgunun herkesçe bilinebilir olmasından bahsediyoruz. Çok doğaldır ki, herkesin kavrayışı arasında fark vardır. Ya da bir dizi etken bir şeyi değerlendirirken devreye girmektedir. Tek tek her bireyin sınıfsal kökeni, iddiası, kavrayışı vb. bir dizi ideolojik duruşa tekabül eden sorun karşımıza çıkabilmektedir. Önemli olan, farklı olanı karşılama biçimimizdir.
Herkes baktığı şeyden aynı şeyleri görmeyebilir. Görülmeyeni göstermek, aynı zamanda göremediğimiz şeyler karşısında gösterilene doğru bakmak ortak bir ruhun yaratılması açısından çimento işlevi görmektedir.
Diğer bir mesele birlikte faaliyet yürüten yoldaşların birbirileri ile kurduğu ilişkilenme biçimidir. Öncelikle şu bozuk ve bir o kadar da tehlikeli tarzı belirtip altını kalın çizgilerle çizelim. Bir faaliyet içerinde ikiden fazla kişi bulunuyorsa faaliyetin yetersizliklerinin üzerine yıkılacağı bir “günah keçisi” illa ki vardır. Ya da bizim kavrayışımız sorunu getirip bu noktaya kilitliyor demek daha doğrudur.
Faaliyet içerisinde bir-iki yoldaş birbirleri ile “daha iyi” anlaşabiliyorken üçüncü, dördüncü yoldaşlar genelde “anlaşamadığımız” yoldaşlar haline gelebiliyorlar. Faaliyet içerisinde bu yoldaşlar kendi aralarında daha fazla ilişkilenip yoğun fikir alışverişinde bulunup tecrübeler aktarılırken diğerleri ile toplantı “resmiyeti” sınırlarını aşmayan bir yaklaşım benimseniyor.
Yoldaşlar arası ilişkileri zedeleyen, birlikte yürüme iradesini körelten bu düşünce-anlayış ve yaklaşımın temelinde darbeci zihniyet vardır. Parti bilinci zayıf, örgüt olma gerçekliğini kavramamış bireylerin burjuva ahbap çavuş ilişkilerini saflarda yaşama hali, yozlaşma ve çürümenin temel göstergelerinden biridir. Sorunlar tartışılırken de aynı düşündüğünden değil yalnızca araları iyi olduğu için birbirini savunan, birbirinin eksiklerine göz yuman, “beğenmediğimiz” yoldaşımız bir diğerini eleştirdiğinde onu susturan ama kendi aralarında bir diğeri hakkında uluorta konuşmaktan çekinmeyen, örgütlü-örgütsüz çevrelerde dedikodu yapmakta bir sakınca görmeyen, onu kötüleyen vb. Kısaca bizi bize yabancılaştıran ilişkilenmeler, öncelikle partinin sınıf mücadelesi içerisindeki gücünü zayıflatmaktadır.
Yoldaşlar arası dayanışma, birlikte iş yapma kültürü kazanmak bir erdem değildir. Devrimci olmanın ve iddialarımızın temelini sağlamlaştırmanın gereğidir. Birbirimizin güçlü yanlarını birlikte omuzlayabiliyorsak aynı şekilde zayıflıklarımızı da birlikte aşabilecek bir bilince ulaşmamız gerekir. Bir yoldaş eğer bizim yanımızda yücelmiyor tam tersine yaşamdan-sınıf mücadelesinden uzaklaşıyorsa orada yoldaş olmaktan bahsedemeyiz. Yoldaş her şeyden önce yanı başındakinin devrimciliğini büyütüyorsa yoldaştır.
Kuşkusuz yoldaşlar arasında birbirinin kimi özelliklerini beğenmeme halleri vardır, olacaktır. Bizim karşımızdaki yoldaşımızın kimi yanlarını beğenmeme durumumuzun olduğu gibi karşımızdaki yoldaşımızın da bizim kimi özelliklerimizi beğenmeme durumunu kabul etmek gerekir. Yoldaşımızın olumsuz olarak değerlendirdiğimiz yönlerine ne kadar tahammülsüzsek onun da bizde gördüğü olumsuzluklara karşı hoşgörülü, anlayışlı olmasını bileceğiz. Aksi takdirde yoldaşlar arası dayanışma ve birlikte iş yapma kültürünü ortadan kaldırırız. Sonrası yalnız kaldığımızda ağlamanın sızlamanın ve gidene lanet okumanın bir faydası olmayacaktır.
Çalışmalarımızda kolektif bir tarz yaratacaksak, yanı başımızdaki yoldaşımıza bakmak ve o çalışmada ne kadar örgüt yarattığımızı sorgulamalıyız. Eğer faaliyetimizde öyle ya da böyle işlerimizi yapmış fakat oradan daha güçlü bir örgüt yaratamamışsak, faaliyetin kazanımları uzun ömürlü olmayacaktır. Tarihimiz bir yığın olumlu çalışmanın yanında güçlü bir örgüt yaratamayışımızın trajik hikayeleri ile doludur. O zaman faaliyetimizin sonuçlarını değerlendirirken “ne kadar örgüt olabildiğimizi” esas ölçütümüz haline getirelim. Yani yoldaşlarla yan yana gelme nedenlerimiz güçleniyor mu yoksa zayıflıyor mu? Bunu değerlendirelim. Birbirimizin yanında ne kadar kendimiz olabiliyoruz sorularına yanıt arayalım. Yoldaşına güven duymak, tereddütsüzce omuz başında safa girmek… Güçlü bir örgütten kastımız budur.
Devam edecek.
Son Haberler
Sayfalar
Partizan: “12/15 Mart Şehitleri Ölümsüzdür! Unutmadık, Hesap Soracağız!”
Katliamlar ve kıyımlar insanlık tarihi kadar eskidir. Yaşadığımız coğrafyada da ülkemiz egemenleri onlarca katliamın altına imza atmıştır. Dersim'de, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta halkımızın yaşadığı tarifsiz acılara bu sefer de Gazi ve Ümraniye katliamı eklenmiştir.
Demirci Kawa’dan Kobané’ye İsyan, Serhıldan, Zafer !
Baharın coşkusu, Demirci Kawa’nın öfkesi ve cüreti ile harmanlanan bir direnişin, isyanın simgesidir Newroz. Dört bir yanı yangın yeri olan bir halkın tereddütsüz ve korkusuzca yine aynı yangının üzerine zılgıtlarla, sloganlarla yürümesidir. Yok, sayılan kimliğinin, yasaklanan dilinin özgürleştirilmesi uğruna direnenlerin mevzisi, teslimiyete karşı Dörtlerin zindanlarda tutuşturduğu ateşle yanmaktan kendini sakınmayanların adresidir Newroz.
Kobanêʼden, direniş ve umuda dair notlar-1-2-3-4-5
Kobanê: Kobanê’de süren savaşın 134. günü sonunda ezilenlerin tarihine yazılan destana 21. yy. Stalingrad’ı demekte abartmış olmayız herhalde. Çünkü keleşlere karşılık tank ve top ile mücadele edildi. 3710 IŞİD çetesi öldürülürken 426 YPG, MLKP ve diğer örgüt savaşçıları şehit düştü. AKP ve diğer devlerin IŞİD’e destek vermesine rağmen yokluktan var edilen bir zafer de diyebiliriz.
Kadin Sorunu Insan Sorunudur
Kadin Sorunu Uzerine Kisa Bir Giris
Dino Ibrahim....
http://dino-ibrahim.blogspot.nl/2013/11/kadin-sorunu-uzerine-kisa-bir-giris.html
Koçgiri Bir Direniş Başkaldırısıdır
Gelo ew ki ye / Jı wé da te ye
Çı bejnik le ye / We ki reyhan e
Navé wî Alîşer e / Him mér e him reyber e
Li çiya ye / Koçgîriyê zulfîkare(1)
Öncelikle bilinmelidir ki, 1921 de Koçgiri (2), 1925 te Zilan ve 1937-38 de Dersim’de yaşananlar, resmi tarih belgelerinde tahrif edilerek gösterilmeye çalışıldığı gibi asla isyan değil, birer katliamdır, hatta soykırım girişimleridir.
Gelin bir aile olalım
Öyle lafla değil, gelin ekmeğimizi ve suyumuzu bölüştüğümüz bir aile olalım. Etrafa dağılmış kum tanecikleri olmaktan çıkıp paramızı, mal ve mülklerimizi, sevinç ve kederlerimizi birleştirdiğimiz büyük bir aile kuralım. Dünya zorbalarının kana buladıkları tarihin binlerce yıllık ezberini bozup ekonomilerimizi birleştirelim ve kendi büyük aile ekonomimizi kuralım. Birlikte üreten ve kardeşçe paylaşan öyle mutlu, öyle özgür bir hayat kuralım ki, tüm dünya parmak ısırsın, ezilen insanlık bizi örnek alsın.
AKP’nin Lebensraum İhtiyacı ve Kürdistan-Haluk Gerger
AKP iktidarı, “Yeni Türkiye”yi inşa ediyor. Ama AKP, aynı zamanda, şimdi artık çökmüş bulunan “Eski Türkiye”den kalma devlet ve sistem krizini de yönetiyor. Yani, AKP iktidarı bir “kriz yönetimi” de.
Türkiye krizinin üç boyutu var. Birincisi, “sorunların anası” Kürt Sorunu. İkincisi, sistemik iktisadi kriz. Üçüncüsü de, bu iki yapısal krizin politik, sosyal, kültürel, vb. yansımaları. “Eski Türkiye” bu bunalımların ağırlığına dayanamayarak göçtü. AKP iktidarı dolayısıyla devraldığı yapının krizini de yönetmek durumunda.
Hükümet-PKK ‘Ortak açıklaması ’ ve BHH seçim tavri üzerine kısa deginmeler
HDP-İmralı heyeti ile Hükümet yetkilileri arasındaki görüşme ve PKK’nın on maddelik açıklaması üzerine bir çok yorumlar yapıldı ve bazı kesimler “PKK silah bırakacak” şeklinde yorumladı.
Her şeyi kendi koşulları içinde değerlendirmek gerekiyor. Koşullardan bağımsız yorumlar, gerçeklerle örtüşmez veya doğru yaklaşımlar olarak ortaya çıkmaz. PKK’nın geldiği aşamayı da bir on yıl öncesi ve hatta beş yıl öncesi gibi ele almak yanıltıcı olur. Bölgede ve uluslararası alanda bu süreçte çok şey değişti.
Modus vivendi...Riskler ve olanaklar
Uluslararası hukukta anlaşmazlık içindeki iki entitenin anlaşmazlığın çözümünü erteleyerek geçici bir anlaşmaya varmaları durumuna Modus Vivendi deniyor.TC ile PKK arasında süregiden çözüm sürecinin evrildiği durumu bundan daha iyi özetlemek mümkün görünmüyor.
Haziran Hareketi Mahcup Etmedi: Demir Küçükaydın
26 Şubat’ta yazdığımız “Birleşik Haziran Hareketi, Seçimler ve HDP” başlıklı yazıda Marksist ve Sosyalistlerin seçimlere ilişkin tavrının, genel ve önümüzdeki seçimlerin özgül niteliklerinden hareketle, nasıl olması gerektiği sorusunu cevapladıktan sonra, yazının sonunda, şunları yazıyorduk:
“Son olarak tekrar edelim.
CHP’ye oy veren, laik ve Alevi ama pek ulusalcı kaygıları olmayıp da demokrat olan geniş bir kesim vardır. Bunlar HDP’yi dikkatle izlemektedirler. Birleşik Haziran Hareketi, bu geniş kesimin HDP’ye yönelmesini engellemek için kurulmuş bir benttir.