Kiminin Düşü, Ötekinin Karabasanıdır…[1]
korkaklar için bilinmezlik,
cesurlar için ise şanstır.”[2]
“Özel bir şirket uzaya adam yolladı diye heyecanlanıp insanlık ve gelecek adına umutlanmayı anlamıyorum. O uzay, o gelecek bizim değil. Sen ben, hepimiz o şirketler yaşasın diye salgın sırası işe yollanan kalabalıklarız. Sokakta gırtlağına basılanlarız. Cop, kurşun yiyenleriz.”
Ümit Ünal’ın 31 Mayıs (2020) tarihli twit’i böyleydi…
Herkes için eşit, türdeş, tekil bir “gelecek” olmadığının çarpıcı bir ifadesi…
Evet, gelecek, tek değil. Tahayyülü de öyle. Farklı konumlar, farklı çıkarlar, farklı sınıflar için farklı biçimlere bürünüyor. Birilerinin ütopyası, ötekilerin distopyası olabiliyor pekâlâ… Nazileri düşünün, örneğin. Irkların birbirine karışmaksızın bir hiyerarşi içinde dizildiği, Aryen “ırk”ın dünyaya hâkim olduğu, zengin, çalışkan, saf bir “Büyük Almanya” tahayyülü… Peki, bu “kurgu”nun Yahudiler için ne anlama geldiğini düşünebiliyor musunuz?
Corona pandemisi pek çok tartışmanın yanı sıra, bir de “gelecek” projeksiyonlarına ilişkin tartışmaları tetikledi. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” söylemleri eşliğinde…
Çin’in Wuhan eyaletinde bir yabanıl hayvan pazarında ortaya çıkıp birkaç ay içerisinde yeryüzüne yayılan bir virüs, sınırların kapatılmasına, milyonlarca insanın aylar boyu eve kapanmasına, küresel ticaretin durma noktasına gelmesine, gıda krizine, üretimin büyük ölçüde duraklamasına, milyonlarca kişinin işsiz kalmasına, dünya çapında iflaslara… “yol açtı” demeyeceğim; vesile oldu. Daha doğru bir deyişle, dünyanın “bu hâli”nin olanca konforlu, teknolojik, mamur-müreffeh, yüksek-teknolojik, güvenli “görüntü”sünün nasıl bir anda dökülebilecek bir cila olduğunu gözler önüne serdi… Kapitalizmin nasıl kendi suretinde bir cehennem yarattığını… Yaban doğayla arasındaki “mesafe”yi durmaksızın ihlâl eden, talancı, fetihçi bir uygarlığın, eninde sonunda, çökmemek için nasıl mensupları arasında “sosyal mesafe” va’zetmek zorunda kaldığını yaşadık, gördük…[3]
Kapitalizmin her şeyi piyasalaştırma, alınır-satılır hâle getirme, yeryüzünün en ücra köşelerine dek yayılma yolundaki önüne geçilemez dürtüsünün, insanlığa ne denli pahalıya patladığını da… “Artık dünya küresel bir köy hâline geldi; mesafeler kısaldı, mallar, fikirler, sermayeler, insanlar, imgeler, yeryüzü ölçeğinde misli görülmemiş bir hızla deviniyor” devinmesine, ama bu “bitişiklik ve sürat” hâli felaketlerin de (virüsler, nükleer serpinti, kirlilik, savaşlar, uyuşturucu, iktisadi krizler, insan ticareti, pornografi…) misli görülmemiş bir hızla devinmesini getirmekte beraberinde… Tüketim tutkusu, bir cep telefonu, bir otomobil, bir bilgisayar programı, bir ayakkabı modelinin, bir markanın nerdeyse gün yüzü görmeden eskiyip yenisiyle değiştirildiği, sanal ya da gerçek nesnelerin insan ihtiyaçlarıyla bağlantısını tümüyle yitirip var olmanın sahip olmaya eşitlendiği bir toplumun, dayanışma, kolektivite, belalarla birlikte baş edebilme yerine, paranoyak, tekbenci, empati yoksunu, atomize bir bireyler topluluğuna dönüşmesini izledik son yüz yılda…
Ve insanlar arasındaki eşitsizliğin hem ulusal, hem bölgesel hem de küresel düzlemlerde dudak uçuklatıcı boyutlara vardığını, Oxfam verilerine göre dünyanın en zengin 2.153 kişisinin servetlerinin toplamının dünya nüfusunun yüzde 60’ının (4.6 milyar kişi) toplam servetinden daha fazla olduğu[4] küresel kapitalizm dünyasında kronik mali krizler daralan fazlarla emekçiler, yoksullar üzerindeki cendereyi daha da daraltıyor.
Böyle bir sistemin sürdürülemezliği, bugün alttakiler için de açıkça ortaya çıktı, üsttekiler için de. Pandemi, buna vesile, belki de katalizör oldu. Hemen herkesin ağzındaki “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” retoriği, bunun tanığı. Herkes, farklı bakımlardan “yeni normal”i tanımlama peşinde.
Şunun altı çizilmeli: Kapitalizm yarattığı bir sorunu çözerken (ya da şöyle demeli: çözer-“miş gibi” yaparken) durmaksızın yeni sorunlar yığar insanlığın önünde. Örneğin yarattığı “otomobil uygarlığı”nın yol açtığı sorunlar yığını (hava kirliliği, petrol rezervlerinin tükenmesi…) karşısında bulduğu yanıt, toplu taşımacılığa ağırlık verilmesi, kentlerin yeniden düzenlenmesi, yaşamın yavaşlatılması vb. değil, biyoyakıtla çalışan araçların geliştirilmesidir.
Böylelikle devasa tarım alanları, giderek kıtalar (Latin Amerika, Afrika) biyoyakıt üretiminde kullanılan bitkilerin (mısır, kanola vb.) monokültürüne tahsis edilirken, milyonlarca çiftçinin geçim temelleri yok edilmekte, açlık tehlikesi tetiklenmektedir… Geçim temellerini yitiren, açlık tehdidiyle karşı karşıya kalan kırsal nüfusun kentlere yığılması ya da gelişmiş kapitalist ülkelere kitlesel göçü ise, çarpık kentleşmeden yoksulluğa, sınırların militarizasyonundan ırkçılığın yükselişine yeni sorun yumaklarını yaratacaktır. Her birini çözme girişiminin, sistemi daha da sürdürülemez kılacağı iltihaplı sorunlar! Sistem, ilk evrelerindeki “yapıcı yıkıcılığını” çok gerilere bırakmış, kendini kurtarma yönündeki her hamlesi insanlığa büyük zarar veren kusursuz bir “yıkıcı yıkıcılığa” dönüşmüştür.
Bugünün “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” retoriği, aslında, sistemin bütün hızıyla kayalara tosladığının alameti… Kapitalistler ve ideologları, su aldığını artık hiç kimseden gizleyemedikleri gemiyi yeniden yüzdürebilmek için çeşitli projeksiyonlar sürüyorlar piyasaya…
Denendi, bir ölçüde “yürüdüğü” de görüldü: Beyaz yakalıların çoğunun evden çalıştığı, hayatın on-line’a geçtiği, alışverişin dijital ortama aktarıldığı, milyonlarca öğrencinin “uzaktan eğitim”e geçtiği “yeni” bir çalışma ve yaşam modeli… Daha fazla teknoloji (ölü emek), daha az işçi (canlı emek). Ofislerin, ardiyelerin, fabrikaların, okulların, sokakların boşaldığı, insan faaliyetlerinin büyük bölümünün sanal ortama aktarıldığı “yeni hayat”… Patronların iştahını kabartıyor:
“Japonya’da bir üniversite Robot Avatlarla mezuniyet töreni gerçekleştirdi. Dünya üzerinde milyonlarca insan bir anda uzaktan çalışmaya geçip, normalde fiziksel olarak gerçekleşen toplantıları online olarak gerçekleştirmeye başladı. California merkezli girişim Nuro, sürücüsüz alışveriş teslimat araçları için rekor hızda DMV’den izin aldı ve test sürüşlerine başladı.
Belki farkında değiliz ama teknolojik bir devrim gerçekleşiyor. Pandemi sonrası da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”[5]
“İnovasyon”, “dijital ekonomi”, “e-ticaret”, “akıllı kentler”, “yapay zekâ”… toplumun “tuzu kuru” kesimlerini, ama özellikle de bu yolla işyeri kirası, elektrik, ısınma, bakım, servis, yemek vb. masraflardan kurtulmanın yanı sıra, çalışanların araya gelip patronların “sakıncalı” fikirleri paylaşması, “tehlikeli” eylemlere girişmesi riskini de bertaraf eden, patronları heyecanlandıran kavramlar.[6] Üretimin “ölü emeğe” yıkılarak “canlı emeğin” değersizleştirilmesi projesi…
Bir süre önce New York valisi Andrew Cuomo, Silicon Vadisi şirketleriyle birlikte New York’la ilgili yeni proje geliştirdiğini açıkladı. Apple’ıne eski CEO’su Eric Schmidt, eski vali Michel Bloomberg ve Melinda ve Bill Gates çifti tarafından desteklenen “proje”yi, Zizek, Naomi Klein’dan naklen şöyle betimliyor:
“Cuomo ve Schmidt ’COVID sonrası New York eyaletini şöyle hayal edin: teknoloji, sivil yaşamın her alanına kalıcı bir şekilde entegre edilecek” sözleriyle planı lanse ediyor. Naomi Klein bu ifadeyi “kalıcı olarak devam ettirilebilen ve son derece kârlı, kimsenin kimseyle fiziksel temas kurmadığı bir gelecek” olarak tercüme ediyor. Örneğin evden dışarı çıkarak harcamak isteyeceğiniz nakit para olmayacak. Her türlü mal ve hizmet internet üzerinden sipariş edilecek ve siparişleriniz evinize drone ile gönderilecek, “sonra bu teslimatın bilgisi ortak merkezi platformun ekranına düşecek’ ve sistem uzaklarda bir yerde ‘depolarda, veri merkezlerinde, içerik düzenleyici merkezlerde, montaj fabrikalarında, lityum madenlerinde, sanayi merkezlerinde, et işleyen fabrikalarda ve hapishanelerde çalışanları tetikleyecek.’”
Ve Zizek ekliyor: “Dilin ve konuşmanın olmadığı silikon bir dünyada yalıtılmış korunaklı kapsüllerin içine tıkılmış insanlar… Biz bu kapsüllerin içinde otururken sistemi işleten derebeylerimiz kazanmaya devam edecek. Bize görünmeyen daha başka milyonlarca insan da kan-ter içinde harıl harıl çalışmaya devam edecekler - nasıl karabasan ama?”[7]
“Olay”ın yalnızca New York’ta geçtiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz! Örneğin MÜSİAD, yaklaşık 4500 kişinin (1000 aile) yaşayabileceği, ülkenin hayati sektörlerini barındıran, her türlü olağanüstü durumda üretimi devam ettirebilecek, kapılarını kapattığında kendine yeterli olabilecek, depolama ve sanitasyon olanaklarının yanı sıra, işçi konutları, eğitim kurumları, marketleri, PTT’si, tiyatro-sineması bulunan “izole üretim üsleri”ni devreye sokmaya başladı bile.[8] Kapalı devre işleyecek bu “izole üretim üsleri”nin kapısından hiçbir “idlal ve ifsad” (yoldan saptırma ve fesada yol açma) teşebbüsünün girmesine izin verilmeyeceğini kestirmek için kahin olmaya gerek yok. Toplumun bütününden izole edilmiş işçiler, sonsuza dek pürüzsüz döneceği tasavvuruyla kurulmuş bir düzenek içinde itaatkâr ve verimli, üretimi sürdüreceklerdir. Boş zamanlarını nasıl dolduracakları, çocuklarının okulda neler öğreneceği, hangi filmleri izleyecekleri, ne düşünecekleri MÜSİAD tarafından dikte edilerek…
Dediğim gibi, sömürü ve tahakküm düzenlerinde birilerinin “düş”ü, ötekilerin “karabasan”ıdır.
Patronların bu olabildiğince “emekçisizleştirilmiş” (daha doğru bir deyişle emekçiler gözlerden silinmiş), “arındırılmış/strelize” izolasyon dünyasından devşirecekleri tek kazanç, maliyetleri düşürmek değil, kuşkusuz. Aynı zamanda her bir bireyin dijital bir “büyük gözaltı”nda yaşayacağı bir gözetim toplumu kurmak.
Bunu fütürolog Yuval Noah Harari, Financial Times’da yayınlandığında çok tartışma yaratan yazısında betimliyor:
“Düşünce deneyi olarak şöyle bir şey hayal edin: 24 saat boyunca vatandaşlarının kalp atışlarını ve vücut ısılarını ölçmek isteyen bir hükümet bütün vatandaşlarına bu işe yarayacak bir bileklik takıyor. Sonuçlar da yine hükümetin oluşturduğu algoritmalar tarafından analiz ediliyor. Siz bile bilmeden bu veriler sizin hasta olup olmadığınızı bilirken aynı zamanda ne zaman, nerede olduğunuzu, kimlerle görüştüğünüzü de tespit edebilecek. Böyle bir sistem salgını birkaç gün içinde durdurabilir. Ne kadar muhteşem değil mi?
Olumsuz tarafı ise tabii ki inanılmaz bir gözetim mekanizmasına meşruiyet kazandıracak olması. Mesela CNN yerine FOX News bağlantısına tıklarsam siyasî düşüncemin yanı sıra kişiliğim ile ilgili de ne çıkarımlar yapılacaktır, kimbilir. Eğer kalp atış hızımı ve kan akışımı takip ederseniz aynı zamanda beni neyin sinirlendirdiğini ve güldürdüğünü de göreceksiniz.
Şunu hatırlamamız gerekir ki sinirlenme, eğlenme, âşık olma veya sıkılma gibi durumlar da tıpkı öksürme ve hasta olma gibi biyolojik olgulardır. Eğer bu gözetim mekanizmaları devam ederse hükümetler bizi bizden daha iyi tanıyacaklar. Duygularımızı tahmin edip onları manipüle ederek bize istedikleri malları ve siyasetçileri satabilecekler. Kuzey Kore’de bu sistemin 2030 yılında geçerli olduğunu varsayalım. Eğer “Büyük Lider”in konuşmasını dinlerken sinirlenirseniz, akıbetiniz malûm.
Elbette ki biyometrik gözetlemeyi yalnızca acil durum zamanlarında kullanılan bir önlem olarak da kurgulayabilirsiniz. Ancak ya her zaman bir acil durum olma riski ile yaşamaya başlarsak ne olacak?”[9]
Harari’nin “otoriter/totaliter toplumlar için kurguladığı (meşhur “Çin modeli”) ama “demokratik” toplumlara da sirayet etmesinden kaygılandığı bu distopyanın, artık kadükleşmiş “otoriter/ totaliter-demokratik” ikileminin ötesinde, tüm bir kapitalist dünya için yeni bir “cennet” projeksiyonu olduğuna kuşku yok. “İşçisizleştirilmiş üretim / gözetim altındaki toplum…” Meraklısı, “MÜSİAD Davos”u olarak niteleyebileceğimiz MÜSİAD-Vizyoner zirvelerinin tartışma başlıklarına bir göz atabilir.[10]
Emek cephesi, muhalifler arasındaysa, pandeminin kapitalizmin sürdürülemezliğini, başta sağlık sistemi olmak üzere kâra dayalı mantığının insan yaşamını nasıl hiçe saydığını açığa çıkardığını öne sürüp, “hiçbirşey eskisi gibi olmayacak”ı kapitalist olmayan ya da “sürdürülebilir” (deyim yerindeyse “light”) bir kapitalizme dayalı, doğayla barışık, dayanışmacı bir toplum modelini mümkün kıldığı şeklinde yorumlamayı yeğleyenler var.
Kapitalizmin herhangi bir kisveyle sürdürülebileceği varsayımı, hiç kuşku yok ki, müflis bir yaklaşımdır. Yeryüzünü “izole üretim birimlerine hapsedilmiş işçiler/ üreticiler” ile “evlerinde tecrit edilmiş dijital tüketiciler” olarak örgütlemeye heves eden bir tasarımın dağarcığında, “insan” diye bir kaygının bulunmadığı, açıktır. “Üretim”i dijitalize etme, emekçi sayısını asgarileştirme, her şeyi “akıllı”laştırarak üretim ve dağıtım süreçlerinde insan müdahalesini olabildiğince sınırlandırma, devasa bir perakende sektörünü (bakkal, manav, kırtasiyeci, tuhafiyeci, berber, nalbur, tesisatçı, terzi…) yok etmeye yönelik Endüstri 4.0 güzellemeleri, kapitalistlerin elinde, nüfusun büyük kesimlerinin marjinalleşmesi ve “a(r)tık nüfus”a dönüşmesinden öte bir anlam taşımaz. Bu tasarımın, milyonlarca, milyarlarca işsizleşmiş işçinin, esnafın, köylünün, küçük tüccarın geçimini nasıl sağlayabileceğine dair bir tasarımı, bir yanıtı ya da bir yanıt verme iradesi/niyeti yoktur.
Bereket, artık söylenecek yalan kalmadığını, “evde kal/hayat eve sığar/ sosyal mesafeyi koruyalım” talkınının sisi pusu dağılmaya yüz tuttuğunda, “sosyal-mesafeyi-koruma-şansı-olmayanlar” sokaklara dökülerek aşikar etti. Varoşlara sıkıştırılmış yaşamlara mahkûm kılınmışlardı, işsizdiler ya da sefalet ücretli, kırılgan işlerde çalışıyorlardı, yoksuldular, dışlanmışlardı, kriminalize edilmişlerdi, cezaevlerini dolduruyor, sokak ortasında polis vahşetinin hedefi oluyor, nefes alamıyorlardı. Bir kez daha başkaldırdılar. “Biz varız!” diye haykırıyorlar, Minneapolis, New York, Londra, Paris, Brüksel, Beyrut sokaklarında…
Onlar sistemin efendilerinin hayallerini süsleyen “kapsül-içi” on-line yaşama, kredi kartlarının limiti kadar prestij sahibi olmaya, biyometrik kayıtlarının devlet ya da şirketlerin eli altında olmasına, “akıllı kentler”de 7/24 gözetim altında tutulmaya, kısacası “Endüstri 4.0” bir yaşama razı değiller.
Nasıl bir yaşam düşledikleri, kavgalarında şekillenecek. Tıpkı geleceğin onların elinde şekilleneceği gibi…
10 Haziran 2020 18:20:49, İstanbul.
N O T L A R
[1] Önsöz Dergisi, No:45, Yaz 2020...
[2] Victor Hugo.
[3] Rob Wallace, Alex Liebman, Luis Fernando Chaves ve Rodrick Wallace, Monthly Review’da yer alan makalelerinde (“Covid-19 ve sermayenin çevrimleri”, çev.: Gamze Boztepe, https://sendika63.org/2020/04/ covid-19-ve-sermayenin-cevrimleri-rob-wallace-alex-liebman-luis-fernando-chaves-ve-rodrick-wallace-584354/) soruyorlar: “Yabani gıda pazarının tipik oryantalizm içinde tanımlanması dışında, en belirgin sorular üzerinde çok az çaba harcanmıştır. Egzotik gıda sektörü, Vuhan’ın en büyük pazarındaki daha geleneksel çiftlik hayvanlarıyla birlikte mallarını satabileceği bir konuma nasıl ulaştı? Hayvanlar bir kamyonun arkasında ya da sokak arasında satılmıyordu. İlgili izinleri ve ödemeleri (ve bunların deregülasyonunu) hesaba katın. Yabani gıda, su ürünlerinin hayli ötesinde, dünya çapında giderek daha resmi hale getirilmiş bir sektördür ve sanayi üretimini destekleyen kaynaklar aracılığıyla sürekli olarak sermayeleştirilmiştir. Hiçbir yer çıktının büyüklüğünün yakınına bile yaklaşmasa da ayrım artık daha belirsizdir.
Örtüşen ekonomik coğrafya, Vuhan pazarından, virüsü bulunduran el değmemiş bir bölgenin kenarını çevreleyen operasyonlarla egzotik ve geleneksel yiyeceklerin yetiştirildiği art bölgelere kadar uzanır. Endüstriyel üretim ormanın sonlarına tecavüz ederken, yabani gıda operasyonlarının lezzetli gıdalarını yetiştirmek veya son kalanları yağmalamak için daha ötelere müdahale etmesi gerekir. Sonuç olarak, en egzotik patojenler, bu olayda yarasa tarafından barındırılan SARS-2, dünya sahnesine çıkmadan önce, ister gıda hayvanlarında ister onlara bakan işgücünün bünyesinde olsun, uzayıp giden bir kent çevresinin bir ucundan diğer ucuna doğrultulmuş bir av tüfeğine, yani bir kamyona doğru yol alır.” Ve ekliyor, Marx21’den Yaak Pabst ile söyleşisinde Rob Wallace: “Küresel olarak ve Çin’de, yabani gıda ekonomik bir sektör olarak daha resmi hale geliyor. Ancak endüstriyel tarımla ilişkisi sadece aynı para çantasını paylaşmanın ötesine uzanıyor. Endüstriyel üretim (domuz, kümes hayvanları ve benzerleri) balta girmemiş ormanlara doğru genişledikçe, yabani gıda işleticilerine kaynak popülasyonları için ormanda daha fazla tarama yapmaları konusunda baskı yapıyor, Covid-19 dahil olmak üzere yeni patojenlerle arabağlarını ve onların yayılmasını arttırıyor.” (Yaak Pabst, “Rob Wallace’la söyleşi, Kapitalist Tarım ve Covid-19: Ölümcül Bir Kombinasyon”, çev.: Gamze Boztepe, https://sendika63.org/2020/03/rob-wallacela-soylesi-kapitalist-tarim-ve-covid-19-olumcul-bir-kombinasyon-yaak-pabst-580114/)
[4] “World’s billionaires have more wealth than 4.6 billion people”, Oxfam basın bülteni, 20 Ocak 2020, https://www.oxfam.org/en/press-releases/worlds-billionaires-have-more-wealth-46-billion-people.
[5] “Pandemi sonrası teknoloji trendleri-bireysel interaktif online eğitim” https://tezgahcilar.com/egitim/ pandemi-sonrasi-teknoloji-trendleri-bireysel-interaktif-online-egitim/
[6] “Satış işi yapan firmalar ofisleri kapatmaya başladılar. Çalışanları takip cihazıyla izleriz kafası var. Örneğin müşteri ziyaretine gittiğinizde telefondaki bir uygulamaya girip check-in yapıyorsun. Günde kaç ziyaret yaptığın, arabayla nerelerde dolaştığın takip ediliyor. Evinde internetin var mı, masan-sandalyen var mı diye soran yok zaten. İşveren ofis masrafından kurtulduğuna bakıyor. Çalışanlar birbirini göremediğinden sosyalleşemiyor da. Gerekli-gereksiz yapılan online toplantıları hiç söylemiyorum… Home Office bana başta özgürlük gibi geliyordu. Ama anladım ki köleleştirmenin bir başka şekliymiş.” “Homehapis” hashtag’iyle bu paylaşımı yapan Genba isimli kullanıcının (https://twitter.com/mumiabiz/status/1270606259121774594) bu kavramların çalışanlar için hiç de “heyecan verici” olmadığına tanıklık ediyor!
[7] Slavoj Zizek, “Schmidt-Cuomo projesi bizi doğru Matrix’e götürüyor”, https://sendika63.org/2020/05/schmidt-cuomo-projesi-bizi-dogru-matrixe-goturuyor-slavoj-zizek-587419/
[8] Handan Sema Ceylan, “İzole ‘üretim üsleri’ geliyor”, Dünya,12 Mayıs 2020, https://www.dunya.com/ekonomi/izole-uretim-usleri-geliyor-haberi-470052.
[9] Okan Yücel, “Yuval Noah Harari’nin FT yazısı: Koronavirüs sonrası dünyaya totaliter gözetleme rejimleri mi, yoksa küresel dayanışma mı hâkim olacak?”, Medyascope, 25 Mart 2020, https://medyascope.tv/2020/03/25/yuval-noah-harari-koronavirus-sonrasi-dunyaya-totaliter-gozetleme-rejimleri-mi-yoksa-kuresel-dayanisma-mi-hakim-olacak/
[10] Bir örnek için bkz. http://www.musiadvizyoner.org/Program/index.html.
Sibel Özbudun
1956 yılında,İstanbul'da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Lisesi'nden mezun olduktan sonra, Fransa'ya giderek, üç yıl süresince Fransa'da dil ve Paris VII ve Paris X Üniversitelerinde sosyoloji öğrenimi gördü. Türkiye'ye döndükten sonra,İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü'ne girdi. Mezun oldu. Uzun süre yayıncılık (Havass ve Süreç Yayınları) ve çevirmenlik yapan Özbudun;
1993 yılında, Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nde yüksek lisans eğitimi görmeye başladı. 1995 yılında,aynı bölümde araştırma görevlisi oldu. Doktorasınıda aynı üniversitede verdi. İngilizce, Fransızca ve İspanyolca bilen Özbudun'un çok sayıda çevirive telif eseri bulunmaktadır.
Son Haberler
Sayfalar
Bitip Tükenmeyen İçten Sesleniş: Orhan Velİ Kanık.
“Deli eder insanı bu dünya; Bu gece, bu yıldızlar, bu koku, Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç.”[1]
Şiirin en kendine has şairlerinden, yaramaz çocuğuydu. Şiirleri gibi hep genç kaldı; ölmedi.
Ve 14 Nisan 2014’de 100’üncü kez doğdu Orhan Veli Kanık.
Onu hep 36 yaşında biliyoruz bilmesine de, meğer O, 100 yaşına gelivermiş.
Ama hâlâ öyle genç, öyle yeni, öyle sıcak, öyle yaratıcı ki...
* * * * *
TKP/ML TİKKO DERSİM BÖLGE KOMUTANLIĞI
TKP/ML TİKKO'ya bağlı gerilla grubu tarafından 13 Ekim tarihinde Dersim-Merkez’de bulunan Deşt (Geyiksuyu) Köyü’ndeki asker taburuna yönelik Kobanê için yapılan eyleme ilişkin bir açıklama yayınladı.Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist (TKP/ML) Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO) tarafından yapılan açıklamanın tam metni şöyledir:
Halkımıza,
Giderken...
Hayat yolculuğu bugün beni alıp tekrar cezaevine götürürken, ümitlerini yalan üzerine kurulmuş Ankara siyasetine bağlayanlarla bir veda sohbeti etmek ve kardeşçe bir uyarıda bulunmak istiyorum.
Belkide kendi kendimi tekrarlamış olacağım, ancak gönül yine de bir şeyler söyle diyor bana. Söyleyeceğim ilk şey: Ey ezilenler, dil, din, millet, mezhep ve cinsiyet ayrımı yapmadan ezenlere karşı birleşiniz. Kurtuluşunuzun tek yolu budur.
Seçimler
Partinin mi Halkın mı İnsanı
Sen hangisi olacaksın
Ben sevdim Dadaistçe yazmayı
Evet ...
Uluslararası alanda meşrulaşmak işid karşısında kazanılabilecek bir zaferden daha önemli bir zaferdi.
Tüm dünyadaki sınıfsal içerikli insanlar bir daha bu dünyada emperyalistlerin halklarca kurtarıcı olarak alkışlandığını görerek meşrulaşmaların gerçekleştiğini görmek istemiyorsa;
Sınıfsal içerikli partilerin sınırları aşamayışını aşıp toplumlarımızın ortak mücadelesinin harcı olabilecek üslubu bulmak zorunda
De.... artık darısı da.....
Rojava’dan Şengal’e, Filistin’den Ukranya’ya; İşgal, Katliam ve Direniş
Bugün Ortadoğu yine kan gölüne çevrilmiş durumda. Yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarının yoğun olduğu bu bölgeye akbabalar gibi gözlerini diken uluslararası para babaları, insanlığın tepesinde taklalar atmaya devam ediyorlar. Milyonlar, mevcut sistemim kâr hırsı uğruna gerici savaşlar, işgal ve talanlar sonucunda en vahşi yöntemlerle katledilerek yaşam hakları ellerinden alınmakta, evlerinden, yaşadıkları yerlerden göçe mecbur bırakılmaktalar.
Peki ya Erkekler? Ganime Gülmez
“Görüntü yetseydi, bilime gerek olmazdı. Geçmişe göre, herşey daha fazla gözümüzün önünde dönüyor…Burada kavrayabildiğimiz oranda, geçmişten-günümüze Ortadoğu düzenini kavramamız gerekiyor öncelikle…. Milliyetçilik ve dinin çürütücü-bozucu, insanın ortak özelliklerini ayırıcı-bozucu-yabancılaştırıcı tarihsel rolü açıktır…” ve daha bir dizi ufkumuzu aydınlatabilecek bilgiler verdi Haluk Gerger, önceki gün Frankfurt’ta gerçekleşen toplantıda.
Kobanê direnişi görmezden geliniyor
Denilebilir ki bugün Kobanê’de yaşananlar hem bütün Kürdistan tarihinde görülen işgale ve hem de işgalcilere yönelik olan Kürt isyanlarının destansı özetine denk düşüyor. Adeta tarih günümüzde her iki hali de yaşıyor. Bir tarafta direkt olarak işgal kuvvetleri diğer tarafta da isyanlar vardı. Şimdi de dünya bir taraftan IŞİD şahsında Emperyalizmin hortlamış ve Kürdistan’ı tekrar baştanbaşa işgal etmek istemesini izliyorken, diğer taraftan da yüzyılın destansı direnişine şahitlik ediyor.
Kobanê'de Kürt ulusal hareketi emperyalizm'in siyasal gericiligi ile kusatiliyor!
(IŞ)İD’in Kobanê kuşatması, Kürt siyasi hareketleri arasındaki ve Kürtlerle emperyalizm ve bölge egemen güçleri arasındaki ilişkilere yeni bir siyasi zemin sunmaktadır. Bu gelişmeler; bir yandan Rojava’da oluşan Kürt kazanımlarının meşruiyet alanını genişletirken, diğer yandan Kürt ulusal birliğine olanak sunmaktadır. Ancak bu gelişmelere eklenmesi gereken bir nokta daha vardır. O da Kürt ulusal kazanımlarına yönelik emperyalizmin kendi siyasi hesaplarıyla müdahale etmede büyük olanaklar bulmasıdır.
Kürtler utanılacak bir tarihle övünmemelidir :Tamer Çilingir
Kürt ulusunun, cumhuriyetle birlikte egemenler tarafından maruz kaldığı uygulama inkar ve imhadır. Her fırsatta iktidarın ’’barış sürecine’’ denk düşmeyen uygulamalarını eleştirirken,’’Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda birlikte savaştık’’ vurgusu yapılarak, uğradıkları büyük haksızlık dile getirilirken yapılan hesaplaşma yanlış ve eksiklikler içeriyor.
Kobanê bizimdir, biz Kobanê'yiz
Gözümüzdeki kıymık
en iyi büyüteçtir.”[1]
Kobanê, sokak sokak çatışıyor.
Müthiş bir hâl bu; belki de mitolojideki kahramanları kıskandıran türden cüretkâr ve çocuksu içtenlik yüklü...
Dövüşenler, düşenler insan(lık) tarihine yeni(lenen) bir direniş destanı armağan ediyorlar.
14 Eylül 2013’de Serêkaniyê’de düşen Yılmaz (Serkan Tosun) ile 5 Ekim 2014’de Kobanê yitirdiğimiz Paramaz Kızılbaş’ın (Suphi Nejat Ağırnaslı) ölümsüzleşmesi gibi…
Karanlığa karşı büyük bir yangın bu; hepimizi, herkesi, her yeri aydınlatan!
“İyi de ne olacak” mı?
Sol Gösterip Sağ Vurma Ve Şekere Bulanmış “Çözüm”(!)
Son haftalarda TC devletini yönetenler birbirinden ilginç açıklamaları yapar oldular. Bakanlar Kurulu Başkanı Ahmet Davutoğlu rüyalarında Hegel ve Gazali ile hasbıhal ettiğini ileriye sürerken; Tayyip Erdoğan’da din dersleriyle ilgili AİHM'in kararını yorumlarken, "Mademki fizik dersi, matematik dersi zorunlu olarak okutuluyor, niye din dersi de zorunlu olarak okutulmasın” diye sormakta ve "Din dersi okutulursa toplumda terörizm, ırkçılık, şiddet, antisemitizm, uyuşturucu bağımlılığı da olmaz" fetvasını vermektedir.
Comment form