Kiminin Düşü, Ötekinin Karabasanıdır…[1]
korkaklar için bilinmezlik,
cesurlar için ise şanstır.”[2]
“Özel bir şirket uzaya adam yolladı diye heyecanlanıp insanlık ve gelecek adına umutlanmayı anlamıyorum. O uzay, o gelecek bizim değil. Sen ben, hepimiz o şirketler yaşasın diye salgın sırası işe yollanan kalabalıklarız. Sokakta gırtlağına basılanlarız. Cop, kurşun yiyenleriz.”
Ümit Ünal’ın 31 Mayıs (2020) tarihli twit’i böyleydi…
Herkes için eşit, türdeş, tekil bir “gelecek” olmadığının çarpıcı bir ifadesi…
Evet, gelecek, tek değil. Tahayyülü de öyle. Farklı konumlar, farklı çıkarlar, farklı sınıflar için farklı biçimlere bürünüyor. Birilerinin ütopyası, ötekilerin distopyası olabiliyor pekâlâ… Nazileri düşünün, örneğin. Irkların birbirine karışmaksızın bir hiyerarşi içinde dizildiği, Aryen “ırk”ın dünyaya hâkim olduğu, zengin, çalışkan, saf bir “Büyük Almanya” tahayyülü… Peki, bu “kurgu”nun Yahudiler için ne anlama geldiğini düşünebiliyor musunuz?
Corona pandemisi pek çok tartışmanın yanı sıra, bir de “gelecek” projeksiyonlarına ilişkin tartışmaları tetikledi. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” söylemleri eşliğinde…
Çin’in Wuhan eyaletinde bir yabanıl hayvan pazarında ortaya çıkıp birkaç ay içerisinde yeryüzüne yayılan bir virüs, sınırların kapatılmasına, milyonlarca insanın aylar boyu eve kapanmasına, küresel ticaretin durma noktasına gelmesine, gıda krizine, üretimin büyük ölçüde duraklamasına, milyonlarca kişinin işsiz kalmasına, dünya çapında iflaslara… “yol açtı” demeyeceğim; vesile oldu. Daha doğru bir deyişle, dünyanın “bu hâli”nin olanca konforlu, teknolojik, mamur-müreffeh, yüksek-teknolojik, güvenli “görüntü”sünün nasıl bir anda dökülebilecek bir cila olduğunu gözler önüne serdi… Kapitalizmin nasıl kendi suretinde bir cehennem yarattığını… Yaban doğayla arasındaki “mesafe”yi durmaksızın ihlâl eden, talancı, fetihçi bir uygarlığın, eninde sonunda, çökmemek için nasıl mensupları arasında “sosyal mesafe” va’zetmek zorunda kaldığını yaşadık, gördük…[3]
Kapitalizmin her şeyi piyasalaştırma, alınır-satılır hâle getirme, yeryüzünün en ücra köşelerine dek yayılma yolundaki önüne geçilemez dürtüsünün, insanlığa ne denli pahalıya patladığını da… “Artık dünya küresel bir köy hâline geldi; mesafeler kısaldı, mallar, fikirler, sermayeler, insanlar, imgeler, yeryüzü ölçeğinde misli görülmemiş bir hızla deviniyor” devinmesine, ama bu “bitişiklik ve sürat” hâli felaketlerin de (virüsler, nükleer serpinti, kirlilik, savaşlar, uyuşturucu, iktisadi krizler, insan ticareti, pornografi…) misli görülmemiş bir hızla devinmesini getirmekte beraberinde… Tüketim tutkusu, bir cep telefonu, bir otomobil, bir bilgisayar programı, bir ayakkabı modelinin, bir markanın nerdeyse gün yüzü görmeden eskiyip yenisiyle değiştirildiği, sanal ya da gerçek nesnelerin insan ihtiyaçlarıyla bağlantısını tümüyle yitirip var olmanın sahip olmaya eşitlendiği bir toplumun, dayanışma, kolektivite, belalarla birlikte baş edebilme yerine, paranoyak, tekbenci, empati yoksunu, atomize bir bireyler topluluğuna dönüşmesini izledik son yüz yılda…
Ve insanlar arasındaki eşitsizliğin hem ulusal, hem bölgesel hem de küresel düzlemlerde dudak uçuklatıcı boyutlara vardığını, Oxfam verilerine göre dünyanın en zengin 2.153 kişisinin servetlerinin toplamının dünya nüfusunun yüzde 60’ının (4.6 milyar kişi) toplam servetinden daha fazla olduğu[4] küresel kapitalizm dünyasında kronik mali krizler daralan fazlarla emekçiler, yoksullar üzerindeki cendereyi daha da daraltıyor.
Böyle bir sistemin sürdürülemezliği, bugün alttakiler için de açıkça ortaya çıktı, üsttekiler için de. Pandemi, buna vesile, belki de katalizör oldu. Hemen herkesin ağzındaki “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” retoriği, bunun tanığı. Herkes, farklı bakımlardan “yeni normal”i tanımlama peşinde.
Şunun altı çizilmeli: Kapitalizm yarattığı bir sorunu çözerken (ya da şöyle demeli: çözer-“miş gibi” yaparken) durmaksızın yeni sorunlar yığar insanlığın önünde. Örneğin yarattığı “otomobil uygarlığı”nın yol açtığı sorunlar yığını (hava kirliliği, petrol rezervlerinin tükenmesi…) karşısında bulduğu yanıt, toplu taşımacılığa ağırlık verilmesi, kentlerin yeniden düzenlenmesi, yaşamın yavaşlatılması vb. değil, biyoyakıtla çalışan araçların geliştirilmesidir.
Böylelikle devasa tarım alanları, giderek kıtalar (Latin Amerika, Afrika) biyoyakıt üretiminde kullanılan bitkilerin (mısır, kanola vb.) monokültürüne tahsis edilirken, milyonlarca çiftçinin geçim temelleri yok edilmekte, açlık tehlikesi tetiklenmektedir… Geçim temellerini yitiren, açlık tehdidiyle karşı karşıya kalan kırsal nüfusun kentlere yığılması ya da gelişmiş kapitalist ülkelere kitlesel göçü ise, çarpık kentleşmeden yoksulluğa, sınırların militarizasyonundan ırkçılığın yükselişine yeni sorun yumaklarını yaratacaktır. Her birini çözme girişiminin, sistemi daha da sürdürülemez kılacağı iltihaplı sorunlar! Sistem, ilk evrelerindeki “yapıcı yıkıcılığını” çok gerilere bırakmış, kendini kurtarma yönündeki her hamlesi insanlığa büyük zarar veren kusursuz bir “yıkıcı yıkıcılığa” dönüşmüştür.
Bugünün “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” retoriği, aslında, sistemin bütün hızıyla kayalara tosladığının alameti… Kapitalistler ve ideologları, su aldığını artık hiç kimseden gizleyemedikleri gemiyi yeniden yüzdürebilmek için çeşitli projeksiyonlar sürüyorlar piyasaya…
Denendi, bir ölçüde “yürüdüğü” de görüldü: Beyaz yakalıların çoğunun evden çalıştığı, hayatın on-line’a geçtiği, alışverişin dijital ortama aktarıldığı, milyonlarca öğrencinin “uzaktan eğitim”e geçtiği “yeni” bir çalışma ve yaşam modeli… Daha fazla teknoloji (ölü emek), daha az işçi (canlı emek). Ofislerin, ardiyelerin, fabrikaların, okulların, sokakların boşaldığı, insan faaliyetlerinin büyük bölümünün sanal ortama aktarıldığı “yeni hayat”… Patronların iştahını kabartıyor:
“Japonya’da bir üniversite Robot Avatlarla mezuniyet töreni gerçekleştirdi. Dünya üzerinde milyonlarca insan bir anda uzaktan çalışmaya geçip, normalde fiziksel olarak gerçekleşen toplantıları online olarak gerçekleştirmeye başladı. California merkezli girişim Nuro, sürücüsüz alışveriş teslimat araçları için rekor hızda DMV’den izin aldı ve test sürüşlerine başladı.
Belki farkında değiliz ama teknolojik bir devrim gerçekleşiyor. Pandemi sonrası da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”[5]
“İnovasyon”, “dijital ekonomi”, “e-ticaret”, “akıllı kentler”, “yapay zekâ”… toplumun “tuzu kuru” kesimlerini, ama özellikle de bu yolla işyeri kirası, elektrik, ısınma, bakım, servis, yemek vb. masraflardan kurtulmanın yanı sıra, çalışanların araya gelip patronların “sakıncalı” fikirleri paylaşması, “tehlikeli” eylemlere girişmesi riskini de bertaraf eden, patronları heyecanlandıran kavramlar.[6] Üretimin “ölü emeğe” yıkılarak “canlı emeğin” değersizleştirilmesi projesi…
Bir süre önce New York valisi Andrew Cuomo, Silicon Vadisi şirketleriyle birlikte New York’la ilgili yeni proje geliştirdiğini açıkladı. Apple’ıne eski CEO’su Eric Schmidt, eski vali Michel Bloomberg ve Melinda ve Bill Gates çifti tarafından desteklenen “proje”yi, Zizek, Naomi Klein’dan naklen şöyle betimliyor:
“Cuomo ve Schmidt ’COVID sonrası New York eyaletini şöyle hayal edin: teknoloji, sivil yaşamın her alanına kalıcı bir şekilde entegre edilecek” sözleriyle planı lanse ediyor. Naomi Klein bu ifadeyi “kalıcı olarak devam ettirilebilen ve son derece kârlı, kimsenin kimseyle fiziksel temas kurmadığı bir gelecek” olarak tercüme ediyor. Örneğin evden dışarı çıkarak harcamak isteyeceğiniz nakit para olmayacak. Her türlü mal ve hizmet internet üzerinden sipariş edilecek ve siparişleriniz evinize drone ile gönderilecek, “sonra bu teslimatın bilgisi ortak merkezi platformun ekranına düşecek’ ve sistem uzaklarda bir yerde ‘depolarda, veri merkezlerinde, içerik düzenleyici merkezlerde, montaj fabrikalarında, lityum madenlerinde, sanayi merkezlerinde, et işleyen fabrikalarda ve hapishanelerde çalışanları tetikleyecek.’”
Ve Zizek ekliyor: “Dilin ve konuşmanın olmadığı silikon bir dünyada yalıtılmış korunaklı kapsüllerin içine tıkılmış insanlar… Biz bu kapsüllerin içinde otururken sistemi işleten derebeylerimiz kazanmaya devam edecek. Bize görünmeyen daha başka milyonlarca insan da kan-ter içinde harıl harıl çalışmaya devam edecekler - nasıl karabasan ama?”[7]
“Olay”ın yalnızca New York’ta geçtiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz! Örneğin MÜSİAD, yaklaşık 4500 kişinin (1000 aile) yaşayabileceği, ülkenin hayati sektörlerini barındıran, her türlü olağanüstü durumda üretimi devam ettirebilecek, kapılarını kapattığında kendine yeterli olabilecek, depolama ve sanitasyon olanaklarının yanı sıra, işçi konutları, eğitim kurumları, marketleri, PTT’si, tiyatro-sineması bulunan “izole üretim üsleri”ni devreye sokmaya başladı bile.[8] Kapalı devre işleyecek bu “izole üretim üsleri”nin kapısından hiçbir “idlal ve ifsad” (yoldan saptırma ve fesada yol açma) teşebbüsünün girmesine izin verilmeyeceğini kestirmek için kahin olmaya gerek yok. Toplumun bütününden izole edilmiş işçiler, sonsuza dek pürüzsüz döneceği tasavvuruyla kurulmuş bir düzenek içinde itaatkâr ve verimli, üretimi sürdüreceklerdir. Boş zamanlarını nasıl dolduracakları, çocuklarının okulda neler öğreneceği, hangi filmleri izleyecekleri, ne düşünecekleri MÜSİAD tarafından dikte edilerek…
Dediğim gibi, sömürü ve tahakküm düzenlerinde birilerinin “düş”ü, ötekilerin “karabasan”ıdır.
Patronların bu olabildiğince “emekçisizleştirilmiş” (daha doğru bir deyişle emekçiler gözlerden silinmiş), “arındırılmış/strelize” izolasyon dünyasından devşirecekleri tek kazanç, maliyetleri düşürmek değil, kuşkusuz. Aynı zamanda her bir bireyin dijital bir “büyük gözaltı”nda yaşayacağı bir gözetim toplumu kurmak.
Bunu fütürolog Yuval Noah Harari, Financial Times’da yayınlandığında çok tartışma yaratan yazısında betimliyor:
“Düşünce deneyi olarak şöyle bir şey hayal edin: 24 saat boyunca vatandaşlarının kalp atışlarını ve vücut ısılarını ölçmek isteyen bir hükümet bütün vatandaşlarına bu işe yarayacak bir bileklik takıyor. Sonuçlar da yine hükümetin oluşturduğu algoritmalar tarafından analiz ediliyor. Siz bile bilmeden bu veriler sizin hasta olup olmadığınızı bilirken aynı zamanda ne zaman, nerede olduğunuzu, kimlerle görüştüğünüzü de tespit edebilecek. Böyle bir sistem salgını birkaç gün içinde durdurabilir. Ne kadar muhteşem değil mi?
Olumsuz tarafı ise tabii ki inanılmaz bir gözetim mekanizmasına meşruiyet kazandıracak olması. Mesela CNN yerine FOX News bağlantısına tıklarsam siyasî düşüncemin yanı sıra kişiliğim ile ilgili de ne çıkarımlar yapılacaktır, kimbilir. Eğer kalp atış hızımı ve kan akışımı takip ederseniz aynı zamanda beni neyin sinirlendirdiğini ve güldürdüğünü de göreceksiniz.
Şunu hatırlamamız gerekir ki sinirlenme, eğlenme, âşık olma veya sıkılma gibi durumlar da tıpkı öksürme ve hasta olma gibi biyolojik olgulardır. Eğer bu gözetim mekanizmaları devam ederse hükümetler bizi bizden daha iyi tanıyacaklar. Duygularımızı tahmin edip onları manipüle ederek bize istedikleri malları ve siyasetçileri satabilecekler. Kuzey Kore’de bu sistemin 2030 yılında geçerli olduğunu varsayalım. Eğer “Büyük Lider”in konuşmasını dinlerken sinirlenirseniz, akıbetiniz malûm.
Elbette ki biyometrik gözetlemeyi yalnızca acil durum zamanlarında kullanılan bir önlem olarak da kurgulayabilirsiniz. Ancak ya her zaman bir acil durum olma riski ile yaşamaya başlarsak ne olacak?”[9]
Harari’nin “otoriter/totaliter toplumlar için kurguladığı (meşhur “Çin modeli”) ama “demokratik” toplumlara da sirayet etmesinden kaygılandığı bu distopyanın, artık kadükleşmiş “otoriter/ totaliter-demokratik” ikileminin ötesinde, tüm bir kapitalist dünya için yeni bir “cennet” projeksiyonu olduğuna kuşku yok. “İşçisizleştirilmiş üretim / gözetim altındaki toplum…” Meraklısı, “MÜSİAD Davos”u olarak niteleyebileceğimiz MÜSİAD-Vizyoner zirvelerinin tartışma başlıklarına bir göz atabilir.[10]
Emek cephesi, muhalifler arasındaysa, pandeminin kapitalizmin sürdürülemezliğini, başta sağlık sistemi olmak üzere kâra dayalı mantığının insan yaşamını nasıl hiçe saydığını açığa çıkardığını öne sürüp, “hiçbirşey eskisi gibi olmayacak”ı kapitalist olmayan ya da “sürdürülebilir” (deyim yerindeyse “light”) bir kapitalizme dayalı, doğayla barışık, dayanışmacı bir toplum modelini mümkün kıldığı şeklinde yorumlamayı yeğleyenler var.
Kapitalizmin herhangi bir kisveyle sürdürülebileceği varsayımı, hiç kuşku yok ki, müflis bir yaklaşımdır. Yeryüzünü “izole üretim birimlerine hapsedilmiş işçiler/ üreticiler” ile “evlerinde tecrit edilmiş dijital tüketiciler” olarak örgütlemeye heves eden bir tasarımın dağarcığında, “insan” diye bir kaygının bulunmadığı, açıktır. “Üretim”i dijitalize etme, emekçi sayısını asgarileştirme, her şeyi “akıllı”laştırarak üretim ve dağıtım süreçlerinde insan müdahalesini olabildiğince sınırlandırma, devasa bir perakende sektörünü (bakkal, manav, kırtasiyeci, tuhafiyeci, berber, nalbur, tesisatçı, terzi…) yok etmeye yönelik Endüstri 4.0 güzellemeleri, kapitalistlerin elinde, nüfusun büyük kesimlerinin marjinalleşmesi ve “a(r)tık nüfus”a dönüşmesinden öte bir anlam taşımaz. Bu tasarımın, milyonlarca, milyarlarca işsizleşmiş işçinin, esnafın, köylünün, küçük tüccarın geçimini nasıl sağlayabileceğine dair bir tasarımı, bir yanıtı ya da bir yanıt verme iradesi/niyeti yoktur.
Bereket, artık söylenecek yalan kalmadığını, “evde kal/hayat eve sığar/ sosyal mesafeyi koruyalım” talkınının sisi pusu dağılmaya yüz tuttuğunda, “sosyal-mesafeyi-koruma-şansı-olmayanlar” sokaklara dökülerek aşikar etti. Varoşlara sıkıştırılmış yaşamlara mahkûm kılınmışlardı, işsizdiler ya da sefalet ücretli, kırılgan işlerde çalışıyorlardı, yoksuldular, dışlanmışlardı, kriminalize edilmişlerdi, cezaevlerini dolduruyor, sokak ortasında polis vahşetinin hedefi oluyor, nefes alamıyorlardı. Bir kez daha başkaldırdılar. “Biz varız!” diye haykırıyorlar, Minneapolis, New York, Londra, Paris, Brüksel, Beyrut sokaklarında…
Onlar sistemin efendilerinin hayallerini süsleyen “kapsül-içi” on-line yaşama, kredi kartlarının limiti kadar prestij sahibi olmaya, biyometrik kayıtlarının devlet ya da şirketlerin eli altında olmasına, “akıllı kentler”de 7/24 gözetim altında tutulmaya, kısacası “Endüstri 4.0” bir yaşama razı değiller.
Nasıl bir yaşam düşledikleri, kavgalarında şekillenecek. Tıpkı geleceğin onların elinde şekilleneceği gibi…
10 Haziran 2020 18:20:49, İstanbul.
N O T L A R
[1] Önsöz Dergisi, No:45, Yaz 2020...
[2] Victor Hugo.
[3] Rob Wallace, Alex Liebman, Luis Fernando Chaves ve Rodrick Wallace, Monthly Review’da yer alan makalelerinde (“Covid-19 ve sermayenin çevrimleri”, çev.: Gamze Boztepe, https://sendika63.org/2020/04/ covid-19-ve-sermayenin-cevrimleri-rob-wallace-alex-liebman-luis-fernando-chaves-ve-rodrick-wallace-584354/) soruyorlar: “Yabani gıda pazarının tipik oryantalizm içinde tanımlanması dışında, en belirgin sorular üzerinde çok az çaba harcanmıştır. Egzotik gıda sektörü, Vuhan’ın en büyük pazarındaki daha geleneksel çiftlik hayvanlarıyla birlikte mallarını satabileceği bir konuma nasıl ulaştı? Hayvanlar bir kamyonun arkasında ya da sokak arasında satılmıyordu. İlgili izinleri ve ödemeleri (ve bunların deregülasyonunu) hesaba katın. Yabani gıda, su ürünlerinin hayli ötesinde, dünya çapında giderek daha resmi hale getirilmiş bir sektördür ve sanayi üretimini destekleyen kaynaklar aracılığıyla sürekli olarak sermayeleştirilmiştir. Hiçbir yer çıktının büyüklüğünün yakınına bile yaklaşmasa da ayrım artık daha belirsizdir.
Örtüşen ekonomik coğrafya, Vuhan pazarından, virüsü bulunduran el değmemiş bir bölgenin kenarını çevreleyen operasyonlarla egzotik ve geleneksel yiyeceklerin yetiştirildiği art bölgelere kadar uzanır. Endüstriyel üretim ormanın sonlarına tecavüz ederken, yabani gıda operasyonlarının lezzetli gıdalarını yetiştirmek veya son kalanları yağmalamak için daha ötelere müdahale etmesi gerekir. Sonuç olarak, en egzotik patojenler, bu olayda yarasa tarafından barındırılan SARS-2, dünya sahnesine çıkmadan önce, ister gıda hayvanlarında ister onlara bakan işgücünün bünyesinde olsun, uzayıp giden bir kent çevresinin bir ucundan diğer ucuna doğrultulmuş bir av tüfeğine, yani bir kamyona doğru yol alır.” Ve ekliyor, Marx21’den Yaak Pabst ile söyleşisinde Rob Wallace: “Küresel olarak ve Çin’de, yabani gıda ekonomik bir sektör olarak daha resmi hale geliyor. Ancak endüstriyel tarımla ilişkisi sadece aynı para çantasını paylaşmanın ötesine uzanıyor. Endüstriyel üretim (domuz, kümes hayvanları ve benzerleri) balta girmemiş ormanlara doğru genişledikçe, yabani gıda işleticilerine kaynak popülasyonları için ormanda daha fazla tarama yapmaları konusunda baskı yapıyor, Covid-19 dahil olmak üzere yeni patojenlerle arabağlarını ve onların yayılmasını arttırıyor.” (Yaak Pabst, “Rob Wallace’la söyleşi, Kapitalist Tarım ve Covid-19: Ölümcül Bir Kombinasyon”, çev.: Gamze Boztepe, https://sendika63.org/2020/03/rob-wallacela-soylesi-kapitalist-tarim-ve-covid-19-olumcul-bir-kombinasyon-yaak-pabst-580114/)
[4] “World’s billionaires have more wealth than 4.6 billion people”, Oxfam basın bülteni, 20 Ocak 2020, https://www.oxfam.org/en/press-releases/worlds-billionaires-have-more-wealth-46-billion-people.
[5] “Pandemi sonrası teknoloji trendleri-bireysel interaktif online eğitim” https://tezgahcilar.com/egitim/ pandemi-sonrasi-teknoloji-trendleri-bireysel-interaktif-online-egitim/
[6] “Satış işi yapan firmalar ofisleri kapatmaya başladılar. Çalışanları takip cihazıyla izleriz kafası var. Örneğin müşteri ziyaretine gittiğinizde telefondaki bir uygulamaya girip check-in yapıyorsun. Günde kaç ziyaret yaptığın, arabayla nerelerde dolaştığın takip ediliyor. Evinde internetin var mı, masan-sandalyen var mı diye soran yok zaten. İşveren ofis masrafından kurtulduğuna bakıyor. Çalışanlar birbirini göremediğinden sosyalleşemiyor da. Gerekli-gereksiz yapılan online toplantıları hiç söylemiyorum… Home Office bana başta özgürlük gibi geliyordu. Ama anladım ki köleleştirmenin bir başka şekliymiş.” “Homehapis” hashtag’iyle bu paylaşımı yapan Genba isimli kullanıcının (https://twitter.com/mumiabiz/status/1270606259121774594) bu kavramların çalışanlar için hiç de “heyecan verici” olmadığına tanıklık ediyor!
[7] Slavoj Zizek, “Schmidt-Cuomo projesi bizi doğru Matrix’e götürüyor”, https://sendika63.org/2020/05/schmidt-cuomo-projesi-bizi-dogru-matrixe-goturuyor-slavoj-zizek-587419/
[8] Handan Sema Ceylan, “İzole ‘üretim üsleri’ geliyor”, Dünya,12 Mayıs 2020, https://www.dunya.com/ekonomi/izole-uretim-usleri-geliyor-haberi-470052.
[9] Okan Yücel, “Yuval Noah Harari’nin FT yazısı: Koronavirüs sonrası dünyaya totaliter gözetleme rejimleri mi, yoksa küresel dayanışma mı hâkim olacak?”, Medyascope, 25 Mart 2020, https://medyascope.tv/2020/03/25/yuval-noah-harari-koronavirus-sonrasi-dunyaya-totaliter-gozetleme-rejimleri-mi-yoksa-kuresel-dayanisma-mi-hakim-olacak/
[10] Bir örnek için bkz. http://www.musiadvizyoner.org/Program/index.html.
Sibel Özbudun
1956 yılında,İstanbul'da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Lisesi'nden mezun olduktan sonra, Fransa'ya giderek, üç yıl süresince Fransa'da dil ve Paris VII ve Paris X Üniversitelerinde sosyoloji öğrenimi gördü. Türkiye'ye döndükten sonra,İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü'ne girdi. Mezun oldu. Uzun süre yayıncılık (Havass ve Süreç Yayınları) ve çevirmenlik yapan Özbudun;
1993 yılında, Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nde yüksek lisans eğitimi görmeye başladı. 1995 yılında,aynı bölümde araştırma görevlisi oldu. Doktorasınıda aynı üniversitede verdi. İngilizce, Fransızca ve İspanyolca bilen Özbudun'un çok sayıda çevirive telif eseri bulunmaktadır.
Son Haberler
Sayfalar
Yaşamınız İçinde Birgün de Olsa Halkın Yanında Yer Alın!
Bu başlık, sağ ve sol liberallere bir çağrıdır. Liberaller hiç bir zaman doğrunun yanında yer almadılar. Alır “gibi” yapıp, güçlünün yanında, egemenin yanında yer aldılar. Egemenlere karşıymışlar “gibi” yaptılar, izledikleri yol egemenleri, zalimleri güçlendiren yol oldu.
“Demokrasi”den sıkca dem vurdular, “insan haklarından" söz ettiler, ama asla halkın haklı olduğunu, ne ağızlarına aldılar ne de kalemleri beyaz kağıtlara bunları yazabildi. Kendilerine yaşamları boyu siyasal niteliklerini veren; “yetmez ama evet” ile burjuva düzenin bekasından yana tavır aldılar.
"İpler kimin elinde "2
Dünyadaki gelişmeleri dikkate aldığımızda Asya kıtası ve Ortadoğu proleter devrimlerine, ulusal kurtuluş hareketlerinin başarı elde etmesine,zaferle taçlanmasına, objektif şartların en uygun olduğu alanlardır. Yanlızca objektif şartların değil ,aynı zamanda komünistlerin ve anti emperyalist , anti faşist hareketlerin örgütlü ve ciddi bir potansiyol güç oluşturduğuda bir gerçek. Emperyalizmin karnının en yumuşak olduğu bu alanlarda yükselecek halk devrimlerinin emperyalizme büyük darbeler vuracağı kesindir.
Sen susuyorsun çünkü...
Seni Cizre, Silopi, Nusaybin, Diyarbakır Sur, Şırnak ve Dargeçit halkıyla empati kurmaya çağırmayacağım. Çünkü sen ölmüşsün. Bu düzen sana makam ve rahat bir hayat vererek ruhunu esir almış, öldürmüş seni. Ölmüş bir ruh gömüldüğü mezarda dışarıdaki seslere sağırdır.
Sevgili okur, bu sözlerim sana değil, siyasetçileredir.
15. yılında başka bir 19 Aralıkta
“Amaçları, insanı, insandan başka birşey haline getirmekti”. Primo Levi
Aralık sallanıyor.
Bütün ayları özel kılan katliamlarla dolu Türkiye tarihinde, çığlıklar-haykırışlar, direnişlerle dolu Aralık her gelişinde, daha dünmüş gibi sallanıyor….
Bir bireyin tarihini bile objektif olarak yazması zorken, Aralık’ı yazmak hep zorluyor bizi.
Partisizlik Özgürlüktür
Sen benım kım olduğumu bılıyor musun ?
Haa..bılıyom. Bızım koylu husosun.
Avradın da dayak yiyip şehire kaçan huso .
Bireycilik, grupçuluk....
Kapitalizmin ortaya çıkardığı bir hastalık bu.
Kapitalizmin itişi, kalkışının acımazsızca ceyran edişi içerisinde statümüzü, grubumuzu.... buluruz, buldururuz.
Sanki kendimizin, ailemizin, yaşadığımız grubun.... sorunlarını, hislerini ..... başka bireyler, gruplar yaşamıyorcasına, bilemeyeceklercesine davranır, yaşarız.
İsrailleşen Türk devleti ve Kürtler
Ulusal sorununu çözmeyen bir devletin burjuva “demokratlığı” söz konusu olamaz. Türk devletinin tarihinde, burjuva anlamda “demokrat”lığı oldukça sınırlı olmuştur. Sınırlı yıllar içinde burjuva “demokrasisi”ni uygulaması, dış koşulların ve iç koşulların (işçi sınıfı ve emekçilerin) dayatması sonucu olmuş, ama, işçi ve emekçiler ve başta Kürtler olmak üzere diğer azınlık uluslar üzerindeki faşizm sopasını da hiç bir zaman elinden bırakmamıştır.
Mazlum Yoldaşın Ardından
Yetmişli yılların ortalarında Malatya’dan İzmir’e gelmişti Mazlum yoldaş. Simsiyah saçları, kararlı bakan ışıltılı gözlerindeki sevgi yüzüne de yansıyordu. Kısa sürede herkesin sevgisini kazanmış, mahallenin “Marangoz İbo”su olmuştu bile.
Taklit yeteneği çok iyiydi. Gırgır ve şamatayı sever öykündüğü yoldaşlarını bire bir taklit ederken dernektekileri gülmekten kırar geçirirdi.
Çalışkandı; tam bir görev adamıydı. “Teoriden anlamam, ben pratik adamıyım!” derdi. Kızdı mı hemen parlardı, ama çabuk da sönerdi.
Şimdi yürüme zamanıdır!
Şimdi savaşma zamanı, savaşı büyütüp her tarafa yayma zamanıdır. Özgürlük ateşini yakınlaştırma ve devrimcileşme zamanıdır. Şimdi büyük bir ısrar ve kararlılıkla zorlukların üstüne doğru yürüme, engelleri cesaretle aşma zamanıdır. Partimizin ideolojik-stratejik hattı, işçi sınıfının, halkımızın, bölge halklarının değişim ve devrim ihtiyacına yanıt olma zamanıdır. Dayanılması zor, yokluk ve yoksulluklarla dolu ezilenlerin çığlıklarına kulak verme zamanıdır. Ertelenmesi asla mümkün olmayan zorunlulukların ve kaçınılmazlıkların gerçekleştirilmesi zamanıdır.
“Hendek” e düşmek mi, hendek atlamak mı?-Dursun Ali Küçük
*Kendimi hendeğe düşmüş gibi hissediyorum….
Kürdistan şehirleri ve ilçelerinde yaşanan vahşet gözlermin önünde kayıp gidiyor.
İçim kan ağlıyor..
Sanırım savaş ortasındaki her insanda bunu yaşıyor.
Ya bu hendekten atlarsın ya bu deveyi güdersin.
Ya da deveye hendek atlamak gibi bir işe kalkışırsın.
Ama nasıl direnirsen diren siyaset ve halkını düşmanın eliyle de olsa hendeğe gömemezsin.
Vebali ağırdır.
*Sömürgeciğe ve işgalciye karşı direnmek farzsdır ve kayıtsız şartsız tartışma götürmez.
"İpler kimin elinde "
Bugün bir arkadaşımla sohbet ederken Ortadoğu, Türkiye ve Kürdistan ve en önemliside Suriye'de neler oluyor üzerine konuşmaya başladık; Ben siyasal tahlillerde bulunmaya çalışrken,, üçüncü dünya savaşının kapıda olduğunu,çanların kimin için çalıyoru anlatırken , arkadaşım dediki:"Yoldaş bu söylediklerini Marks, Lenin, Stalin , Mao yoldaşlar o zamanlar söylemişler... Sen bugüne has özgül tahlil yapsan vede biz bunun neresindeyiz,anlatsan daha gerçekçi olur". Ben önce bir duraksadım şaşırdım , "söyleyen dilim söylemez" oldu.
“Seçme ve Seçilme En Temel İnsan Hakkıdır, Haydi Mülteciler Seçime”; dediler ve!
Yarın 10 Aralık.
1948’den bu yana etkinlikler düzenlenen “Dünya İnsan Hakları Günü”.
“Mültecilerin seçme hakları var artık. Seçme ve seçilme en temel insan hakkıdır” diyerek harıl harıl çalışan kurumlardan bir kısmı; yarın da Suriye’ye yerleştirilen savunma silahlarına karşı protestolar gerçekleştirecekler!(Bu kurumların adını burada belirtmek, yaptıkları iyi şeylere göz kapamakla eş olacağı için; böyle geçelim).
Comment form