“Kerdoğan”“Herdoğan”
TARİHLERİ KATLİAM, GÜNLERİ KAN! HESAP VERECEKSİN DİKTATÖR
Bilindiği üzere “Ker” Kürtçede eşek demektir. “Kerdoğan” tabirini Kürt halkının yer yer eylemlerinde Faşist TC Başbakanı Erdoğan'a göndermesi olarak rastlamaktayız. Aynı göndermenin Almanya'da faşist Hitlere gönderme yaparak “Hei Hitler” anlamında “Herdoğan” olarak afişlere yansıması, kitlelerin yaratıcılığı göstermenin yanında, kitlelerin Erdoğan'ı bilinçlerinde nasıl kodladıklarını da göstermesi açısından anlamlıdır. Kürtler an itibariyle faşizmin kendilerine dayattığı politikalara tepki olarak ona “eşek” demektedir. Yurtdışındaki göçmen emekçiler ve politik mülteciler ise daha doğrudan bir ifadeyle onu faşist Hitlere benzetmektedirler.
Gezi İsyanı'ndan günümüze geçen bir yıllık süre içinde yaşananlar kitlelerin bu yargısını fazlasıyla doğrular niteliktedir. Ancak belirtmek gerekir ki günümüzde kimi çevreler, (kendilerini “sol” olarak tanımlayan ama faşist oldukları kuşku götürmeyenlerin dışında) “AKP faşizmi” adı altında bir tanımlama yapmaktadırlar.
Bu kavram an itibariyle kitleri somut bir hedefe yönlendirmek açısından doğru gibi görünse de, AKP öncesi dönemi aklayan, önceden faşizm yokmuş, bu ülkeye faşizm Erdoğan'la gelmiş gibi bir algı oluşmasına da hizmet etmektedir. Bu kavrama bir de son yılların “liberal aydın” tayfasının “artan toplumsal kutuplaşma” minvalli yazıları ve uyarıları eklenince, sanki günümüzde faşizm AKP ve hatta sadece Erdoğan'la özdeşleştirilmektedir. Bunun doğru olmadığı açıktır.
Çok uzağa gitmeden Gezi İsyanı’ndan günümüze yaşananları, “toplumsal kutuplaşma” ya da en iyi tanımlamayla “AKP faşizmine” bağlayanlar, AKP öncesi benzer uygulama ve politikaları açıklamakta zorlanırlar. TC devleti tarihi boyunca, kısa sürelide olsa üç dönem hariç hiç bir zaman demokratik bir özellik göstermedi. Bununda nedeni hakim sınıfların demokratik olmaları değil, kitle hareketinin iktidarlarını zorlamasından kACaynaklı, hareketi denetim altına almak için verilen tavizler nedeniyle, faşist uygulamalarında kimi esnemeler gerçekleştirmesiyle yaşanmıştır. Kısacası kuruluşundan günümüze kadar TC'nin üzerinde yükseldiği zemin faşizmdir.
Dolayısıyla TC devleti, AKP iktidarıyla faşistleşmemiştir. AKP faşizmi tezini dillendirenler gerçekte, AKP öncesini aklamakta ve hatta bu politikalarıyla AKP'nin eline koz vermektedirler. T. Erdoğan'ın her fırsatta, “Cehape zihniyetine ve uygulamalarına” çakması boşuna değildir. Çünkü halk kitleleri kendi tarihsel pratiklerinden de çok iyi bilmektedir ki, bu devlet AKP öncesinde de kendisine zulüm olarak, faşist baskı ve katliamlar olarak görünmüştür.
Faşizmin halka saldırısının tarihselliği, boyutu ve hemen hemen her kesimi hedefleyen pratiği, bugün halkımızın kendisini “Müslüman” olarak, “dindar Kürtler” olarak vb. vb. tanımlayan geniş bir kesimin T. Erdoğan'ın arkasında saf tutmasının arka planını oluşturmaktadır. T. Erdoğan boşuna “yeni Türkiye”den bahsetmiyor. Çünkü halkımız “eski Türkiye”nin kendi hayrına olmadığını yaşadığı pratikten çok iyi biliyor. Halk düşmanı T. Erdoğan, çok iyi bildiği bir işi yaparak, geçmişte halka yönelen faşist terörü, kendi terörünü meşrulaştırmak için başarıyla kullanıyor! Mağduriyet tezgahtarlığına soyunup pazarlama yapıyor.
K. Kılıçdaroğlu yaşanan pratiklerden hareketle T. Erdoğan'a haklı olarak “diktatör” demektedir. Belki de tek doğru söylediği şey budur ama bunu da çarpıtarak yapmaktadır. Evet, T. Erdoğan kuruluşundan günümüze kadar faşist bir niteliğe sahip TC devletinin başbakanı olarak faşist bir diktatördür. Ama T. Erdoğan'ı faşist yapan, onun yönettiği devlet aygıtının faşist karakteridir. T. Erdoğan'ın fıtratındaki faşistlik, TC'nin geleneksel yapısıyla tencere kapak olmuştur.
T. Erdoğan'a diktatör diyen Kılıçdaroğlu'nun çözümü nedir? “Korkmayın Cumhuriyet var, demokrasi var”(!) Yani demek istiyor ki Kılıçdaroğlu, “Tayyip diktatör ama demokratik Cumhuriyet var”(!) “Devleti diktatörden kurtarmak” gerekir vb. vb. Kısacası nereden bakarsanız tutarsızlık, nereden bakarsanız ahmakça!
Gezi'den beridir iktidarın artan bir şekilde en ufak bir hak arama talebine yönelik azgın faşist saldırısını, “AKP faşizmi” olarak tanımlayan başta ana muhalefet partisi olmak üzere çeşitli çevrelerin, Kemalist faşizmi aklamaya hizmet eden bu tanımlamaları geçmişe yönelik bir itirafı da içeriyor aslında.
Çünkü bugün yaşananları faşizm olarak adlandıranlar, AKP öncesi yaşananları, Cumhuriyetin 90 yıllık tarihini nereye koyacaklar! Denilebilir ki AKP'nin artan faşist saldırıları, tek bir şeye yaramıştır: Eskiden Türkiye'nin faşist olduğunu ve dolayısıyla, illegal mücadelenin ve silahlı mücadelenin temel alınması gerektiğini söyleyenlere “uzaydan gelen” muamelesi yapan, “dogmatik”ler ve “marjinal gruplar” olarak saldıranlar, bugün o “marjinal”ler ile aynı söylemde buluşmuşlardır!
Hakim sınıfların bir kliğinin temsilcisi Kılıçdaroğlu başta olmak üzere, bir kısım çevrenin T. Erdoğan'ın diktatörlüğünü dillendirmeleri, “AKP faşizmi” kavramını ileriye sürmelerinin nedeni, kitlelerin son bir yıldır artan bir şekilde düzen dışı eğilim içinde bulunmalarıdır. Kitlelerin mücadelesi ve basıncı, faşizmin baskısıyla birlikte, bu çevreleri, kitlelerin tepkisini düzen içinde tutmayı amaçlamasını getirmektedir. Bir nevi bu söylemlerle “gaz” alınmaktadır!
Çünkü Gezi'den beridir toplumsal yaşamın somut pratiği, bir kez daha ve bir kez daha ülkemizde silahlı mücadelenin gerekliliği dayatmaktadır. Kendisine karşı gaz bombası atan polise, bombası iade edilmekte, TOMA'ların saldırısı taşlarla, molotoflarla ve barikatlarla yanıtlanmaktadır. Faşizmin halka silahla saldırısı ise silahla yanıtlanmaktadır. Gezi'den itibaren faşizmin halka saldırısında ona yakın genç katledilmiş, onlarca insan kör olmuş, binlerce insan yaralanmış, yüzlerce insan tutuklanmıştır. Gelinen aşamada barikat başlarında, sokaklarda mücadele içinde olan kitlelere faşizme karşı mücadelenin nasıl olması gerektiğini sorduğunuzda size doğru yanıtı vereceklerdir.
Halkımızın sokaklara çıkan, barikat başlarında yer alanların önemli bir kesimi kendisine karşı yönelen faşist devlet terörüne yönelik devrimci şiddetle yanıt vermenin gerekliliğine her geçen gün daha da inanmakta, görmekte ve bilince çıkarmaktadır. Fikirler bilinçlere eylemlerle yerleşmektedir. Sokağa çıkan, en küçük hal talebinde bulunan halk kitleleri devletin faşist yüzünü görmektedir. Faşist şiddetle yanıtlanmaktadır.
Faşist şiddete karşı mücadelenin şiddeti içeren yöntemlerle olması gerektiği sokaklardaki halkın bilincinde yer etmiştir. Çünkü faşizme karşı mücadele ise, doğal olarak, -eğer gerçek bir mücadele verilmek isteniyorsa,- şiddeti de içermek zorundadır. Çünkü eğer bir ülkede diktatör varsa, faşizm varsa orada, demokrasi ve özgürlük için mücadelenin yolu bellidir. Tarihte bunun örnekleri vardır. Hiçbir diktatörlük oyla, sandıkla yıkılmamıştır!
“Eski Türkiye”den “Yeni Türkiye”ye: Çözüm!
Faşizm sadece şiddet araçlarıyla saldırmamaktadır. Aynı zamanda yoğun bir ideolojik, politik, kültürel saldırı içindedir. Bunun örnekleri devletin ideolojik aygıtları vb. bağlamında çoğaltılabilir. Halkın faşist zulme isyan etmemesi için her yol kullanılmaktadır. Bu, bir yandan şu an iktidarı elinde bulunduran hakim sınıf kliği için geçerli olmakla birlikte, diğer yandan muhalefette olan hakim sınıf kliğinin politikalarıyla da sürdürülmektedir. Amaç düzenin, devletin bekasıdır!
Şu an iktidarı elinde tutan hakim sınıf kliğinin kendisini meşrulaştırma argümanlarından biri olarak “yeni Türkiye” söylemi kullanılmaktadır. Faşizmkendisini savunmak için “eski” Türkiye'ye gönderme yapmaktadır. Oysa halkımız açısından kimi nüanslar dışında değişen bir şey olmadığı ortadadır. Kemalist faşizmin artık iyiden iyiye sürdürülemez olan kimi politikaların değiştirilmesi bize “devrim” olarak sunulmaktadır! M. Kemal'in “efendiler bu şapkadır” söylemi ve pratiği ile T. Erdoğan'ın “ah benim başörtülü bacılarım” söylemi ve pratiği çok uzak değildir. Bunun nedeni her iki gericiliğin üzerinde yükseldiği temel aynı olmasıdır.
Bu nasıl “devrim”dir ki “eski” Türkiye'de de çocuklar ve gençler bombayla, kurşunla katlediliyordu, “yeni” Türkiye’de gençler kafasından kurşunlanıyor, gaz bombasıyla ya da odunla döve döve öldürülüyor? “Eski” Türkiye'de çocuklar katlediliyor, işkence ediliyor, tutsak edilip tecavüze uğruyorlardı. “Yeni” Türkiye'de de çocuklar aynı muameleye maruz kalıyor.
Pozantı Hapishanesi'nden Sincan Hapishanesi'ne çocuk işkenceleri ve tecavüzleri hatırlansın! Daha “15'inde bir fidan Berkin Elvan”ın kanı yerde duruyor. Özellikle Kürt çocuklarına bu zulmü reva görenler, bu çocuklar dağlara çıkınca feryat figan ediyorlar. Hatta hızını alamayan kimi gazetelerin iddiasına göre; “ilaçla uyutup kaçırıyorlar.” (Akşam 28.05.14) Bu gazeteci müsveddeleri çalışırken ne içiyorlar bilemeyiz ama “milli içecek” ayran içmedikleri kesin. Ancak ve ancak faşist bir kafa böyle iktidar yalakalığı yapabilir, böyle manşetler attırabilir.
Ama daha da “anlaşılır olan”, sağcısıyla “solcu”suyla bütün basının, ya da daha doğru ifadeyle Türk hakim sınıfların hepsinin dağa çıkan Kürt çocukları konusunda aynı refleksi göstermeleridir. Aydınlık, Akit, Akşam “haberciliği”nin, AKP ile MHP ve CHP'nin dağa çıkan Kürt gençleri hakkında aynı çizgide buluşması tesadüf değildir. Hakim sınıfların dağa çıkan Kürt gençlerinden korkusu sebepsiz değildir. Çünkü onlar açısından asıl tehlike dağda elde silahla dolaşan gençlerdir. Ve bu isabetli bir korkudur! Sınıfsal içgüdüyle ilgilidir.
Kürt hareketinin her ne kadar “çözüm süreci” adı altında, silahları çalıştırmaması ve bu anlamıyla, hakim sınıflar açısından an itibariyle somut bir tehlike oluşturmaması, kaldı ki Öcalan'ın “silahlı mücadele döneminin kapandığı”nın ilan etmesine rağmen, silahlı güçlerin varlığı ve üstelikte halen dağa çıkışların yaşanması, TC devletini bütün klikleriyle birlikte rahatsız etmektedir. Çözüm süreci denilen ama ulusal hareket dışında devletin adım atmadığı ve hatta askeri yapılanması başta olmak üzere pek çok alanda kendi konumunu güçlendirdiği bir aşamada, Kürt gençlerinin dağa çıkmasına yönelik örgütlenen karşı devrimci psikolojik kampanya, bize faşizmin neden çekindiğine ve dolayısıyla devrimi hedefleyen bir gücün nereden yürümesine gerektiğine dair fikir vermektedir. Faşizm neye saldırıyorsa orada bir doğru vardır!
Aslında günümüzde silahlı mücadeleyle siyasi mücadeleyi ayrı yerlere koyan anlayışlar vardır. Bu algının oluşmasında, faşizmin ve onun yeminli kalemşorlarının payı olmakla birlikte, bizzat Kürt hareketinin ve Öcalan'ın payı vardır. Kürt hareketi önderliğinin girmiş olduğu süreci politik olarak meşrulaştırmak için, “silahlı mücadele döneminin bittiği, siyasi mücadele döneminin başladığı”ndan ve bunun içinde faşizmin “siyasal mücadelenin önünü açması” gerektiğinden bahsedebilmektedir.
Oysa bu hareket 30 yıllık tarihinde silahları konuşturarak siyasi mücadele yürütmüştür. Şimdilerde silahlı mücadeleyi bu şekilde propaganda etmesi ve siyasi mücadeleyle karşı karşıya getirmesi onun andaki politik yönelimiyle uyumludur ve pek tabi ki doğru bir ele alış değildir. Yarın silahların kullanılması kendisini dayattığında bu teorik tespitlerin faşizmin elinde güçlü argümanlar olarak kullanılacağı, geçmiş dönem derslerinden fazlasıyla tecrübe edilmiştir. Ki bu ülkede faşizm yerle bir edilmediği sürece, silahların konuşacağı mutlaktır. Kürt hareketi de yaşamın bu gerçeğinden kaçamayacaktır.
Silahlı mücadele ile siyasal mücadelenin birbirinden kopuk ve ayrı şeyler olmadığı, silahlı mücadelenin bizzat siyasi mücadelenin kendisi olduğu ve bunun yanında diğer mücadele biçimlerini yani barışçıl eylemleri ve örgütlenmeleri reddetmediği son derece açıktır. Öte yandan belirtmek gerekir ki silahlı mücadele demek sadece İstanbul'un bazı mahallelerinde silahlı A/P yapmak değildir.
Bu tarz bir pratik değerli olmakla birlikte, silahlı mücadele denilince asıl kavranması gereken halkanın kırlık bölgelerde gerilla savaşını güçlendirmek olduğu unutulmamalıdır. Bilinmektedir ki ülkemizde Kürt ulusal hareketi dışında komünist hareketin gerilla gücü bulunmaktadır. Bu durum çok önemli bir tarihsel olanağa işaret etmektedir. Yani ülkemiz sınıf hareketi akacak bir mecraya sahiptir. Dolayısıyla kitlelerin haklı ve meşru tepkilerinin, eylemlerinin akacağı mecra bellidir.
Bugün eskisiyle yenisiyle faşizme karşı yapılması gerekenler belli olduğu gibi, yapılması gereken layıkıyla yerine getirilmediğinde ne olacağı da yıllar önce ifade edilmiştir: “Bugün kırlık bölgelerde köylü kitlelerinin başına geçip silahlı mücadeleyi örgütlemeyen ve kararlı, tutarlı, azimli bir şekilde yürütmeyen bir komünist hareket, komünist sıfatına layık olamaz ve devrimci kitlelerden tecrit olur. Bugün ülkemizdeki devrimci mücadele çok önemli bir noktaya, silahlı mücadele yolunu tutmayan bir akımın, bunun adı isterse komünist hareket olsun, kitlelerden tecrit olacağı bir noktaya ulaşmış bulunuyor.” (İbrahim Kaypakkaya, 7-8 Şubat 1972 DABK Kararı, Bütün Eserleri, Umut Yay. S. 447, bold bn.)
Son Haberler
Sayfalar
Aydın/ Entelektüel Meselesine dair[1]
“Entelektüelin görevi iktidara hakikâti söylemektir.”[2]
Aydın/ entelektüel konusunda epeyce yazdım.[3] Yazdıklarımın tümü, elbette taraflıydı.
Yeri geldi belirteyim, sınıflı bir toplumda “tarafsızlık” yaygaralarını kaale almayan birisi olarak:
Marguerite Duras’nın, “Politik değilseniz, entelektüel de olmazsınız!”
Albert Camus’nün, “Entelektüel, aklı kendisini gözleyen kişidir”![4]
Küçük Burjuva “Sol”culuğun Açmazları
Küçük burjuva “sol”culuğu birleştirici değil, dağıtıcı ve yıkıcıdır. Onun bu nitelikleri, sınıfsal karakterinden ileri gelir. Kapitalist sistem içinde, o her şeyini yitirmiştir. Burjuvaziye kin duyar ve kinini bazen anarşist bir şekilde ortaya koyarken, bu, bazen ise sınıf uzlaşmacılığı şeklinde ortaya çıkar.
Gitmediğin yere başkasını gönderme!
Sınıf savaşımında militanlık ve devrimci önderliğe ilişkin temel bilgilerin elde edilmesi güne ve ana uyarlanarak güncellenip, uygulanması örgüt bilimi açısından tayin edici düzeyde önemlidir. Temel bilgiler ne kadar önemliyse bugün yaşanan ve devam eden sorunlara, sürecin ve anın ihtiyacına yanıt olacak şekilde yenilenip güncellenerek uygulanması bir o kadar önemlidir.
Her an...
Sınıf savaşımında yola çıkanlar yaşamla ölüm arasındaki ince çizgi üzerinde yürür. Yaşamla ölümü her an iç içe, beraber yaşamaya, karşılamaya hazır yürür. Hangisinin ne zaman ağır basacağını “bilemeden” yürür. Ancak bir gün mutlaka ölümle karşılaşıp tanışacağını çok iyi bilir. Devrimcilerin sonsuzluğa uzanan yolculuğunda ölümle karşılaşması sınıf savaşımının nesnel koşullarına, düşmanla yaşayacağı çatışma durumuna, mevzilenme ve konumlanmasına bağlıdır. Ancak ölümle karşılaşma anı her şeyden önce ideolojik donanıma, örgütlenme gücüne ve yürüyüşüne bağlıdır.
Çelişkilerden faydalanabilmek doğru konumlanmayı gerektirir!
İçinden geçtiğimiz süreci doğru anlayabilmek için pek çok gelişmeyi bir arada değerlendirmemiz gerekmektedir. Ortadoğu'daki değişimler, Kürt ulusal hareketinin gelişim seyri, egemen kliklerin arasındaki çelişkiler, ezilenlerin durumu, devrimci hareketler... Bunlar ilk akla gelen başlıklardır. Sonuç olarak süreç, birçok çelişkiyi barındırdığı oranda ezilenler için fırsatlar da yaratmaktadır. Fakat bu fırsatlardan yararlanabilmek süreci doğru analiz edebilmeyi ve doğru bir ideolojik-politik ve örgütsel konumlanışı gerektirir.
Sürüngen gökte kartal olmaz! (2)
30 yıllık Ermeni mücadele tarihinde Kafkaslar'da, Batı-Doğu Ermenistan'da ve Ortadoğu'da Ermeni toplumu içerisinde en güçlü, çoğunluğu elinde bulunduran, temsil eden EDF (Ermeni Devrimci Federasyonu) Taşnak Partisi, aynı zamanda kendi içerisinde siyasal çatışmaların yaşandığı uzun bir dönemeçtir. Bu dönemecin önemli figürlerinden birir olan Antranik Paşa yeni bir yüzyılın başında Osmanlı'ya karşı mücadele içerisinde bir HINÇAK Parti taraftarlığından, Taşnak Partisi'nin bir savaşçısı, aynı zamanda Halkın Fedaisi konumuna getiren onun partiler üstü konumu olmuştur.
Kılıçdaroğlu’nun “adalet” yürüyüşü, gerçekler ve tarihsel olarak sivil itaatsizlik-1
Enis Berberoğlu’nun MİT tırlarının bilgilerini basına sızdırmasından dolayı yargılandığı mahkemece 25 yıl hapis cezasına çarpılması ve tutuklanmasının ardından CHP, yargılamanın “adaletsiz olduğu ve Enis Berberoğlu’nun serbest bırakılması” için Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Adalet” için yürümesine karar verdi.
Keş(iş)inde Söz Söyleme Hakkı Var
Kimine göre sosyalizm bilimseldir, kimine göre de değil.
Bana göre de sosyalizm bilimsel değildir.
Şayet sosyalizm bilimsel olsaydı herkesin ama herkesin sosyalizm için söz söyleme hakkı olurdu değil mi ?
Bilimsellik için söz söyleyenlere bir bakın. İçerisinde kimler var kimler.
Papazlardan tutun anarşistlere kadar herkes var.
Türlerdeki evrimleşmenin nasıl gerçekleştiğini açıklayan Mendel bir papaz idi.
Acı Esintiler
O süre içinde yurtdışına kaçma planları yapmaya başladık. İlk grubun içinde ben de vardım. Ama ekildim. İbo ekti beni. Dede, “İbo istemedi seni” dedi. Yıllar sonra İbo’yla buluştuğumda sordum: “Dede istemedi seni” dedi. İkisine de inanmadım.
Özgür Gelecek-Partizan;ÇAĞRI ve UYARIMIZDIR
Devrimci, demokratik kamuoyuna ve okurlarımıza çağrımızdır!
Devrimciliği çoktan askıya almış kesim karşısında alanlarımızı sonuna kadar koruyacağız!
Uzun bir süre kolektif içinde yaşandıktan sonra artık devrimci kamuoyunun gözleri önünde yaşanan “iç” sorunlarımızda, çeteci mantıkla sorunları kangrenleştiren ve devrimcilere yönelik şiddet uygulamaktan geri durmayan kesimin saldırıları sürüyor.
Canım biraz HASAN AKSU'yla uğraşmak istiyor!
Hasan Aksu, onun tabiriyle gelenekten biri. Epey bir geçmişi var. Fakat son 35 senedir gelenekten uzakta yaşıyordu. Yurt dışına geldiğinde ( ya da onun söylemiyle yd atandığında) bir süre doruklarda dolandı.