Perşembe Eylül 24, 2026

KENTİ (YOKSULLARINDAN) “TEMİZLEMEK”…[1]

“Ahlâk ve para aynı çuvala girmez.”[2]

Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım, bugün İstanbul’un en “in” mekânlarından sayılan Erenköy-Göztepe arasında geçti. O yıllarda İstanbul’un tartışmasız bir numarası Teşvikiye- Nişantaşı-Osmanbey karşısında biraz “ikinci sınıf” sayılan, ancak “sayfiye” olarak muteber, bizim gibi yaz-kış kalanların hafiften “taşralı” muamelesi gördüğü, ama geceleri Bağdat caddesinde “anahtar teslim”ine yarıştırılan lüks, spor arabalara bakıldığında, geleceğinin “parlak” olduğunu sezdiren, üç katlı apartmanlar diyarı…

Göztepe parkı onüç-ondört yaşımın favori yaşam alanıydı… Çevremizde boy vermeye başlamış apartmanlara karşı, yeniyetmeliğimizin, serüven tutkularımızın sığınaklarından biri… Özellikle de saatliğine at ve motosiklet kiralayan Çingeneleriyle... Ali, Aşkın ve diğerleri kısa sürede en iyi arkadaşlarımız oldular: önce ata, ardından da motosiklete binmeyi öğrettiler bize. Ali’nin Planet motoruyla, Çiftehavuzlar’dan Suadiye’ye yüreği ağzında, ibreyi saate 100 km.’ye vurdurarak yalınayak ve kasksız yol almak, hâli-vakti yerinde bir ailenin iyi yetiştirmek için hiçbir özveriden kaçınmadığı o “akıllı-uslu” kız çocuğunun içindeki “öteki”nin açığa çıkmasıydı. Bir çeşit erginleme ritüeli.

Yalnız Göztepe değil, kuşkusuz… İki el pişti çevirip demli çayları yudumladığımız balıkçı kahveleriyle Kalamış; ağaçlarının arasında Yeşilçam pozları veren sevgilisinin resmini çeken amatör fotoğrafçı delikanlılarla eğlendiğimiz Fenerbahçe; sahildeki barınakta balıkçılarla doyulmaz sohbetler ettiğimiz Caddebostan; tıfıl liseliler olarak “krallar-kraliçeler” muamelesi gördüğümüz deniz üstü salaş meyhaneleriyle Salacak; cebimize bir şişe kanyak koyup okulu kırdığımızda soluğu aldığımız bitmez-tükenmez felsefe tartışmalarının mekânı Çamlıca; sinema çıkışı döner-ekmek yediğimiz ayaküstü kafeteryalarıyla Bahariye; ilk elele tutuşmaların mecburî mekânı Moda…

Ama yineleyeyim: belki de en egzotiği olduğu için, ille de Göztepe parkı…

Geçen gün bir vesileyle yeniden yolum düştü. Galiba kırk yıl kadar sonra. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin medarı iftiharı, “Anadolu yakasının fark yatan projesi” Göztepe 60. Yıl Parkı!

Gözlerime inanamadım… Paris Versailles bahçelerinden mülhem, çiçeklerin bir renk-boy-sıra disiplini içerisinde dizildiği, “dünyada benzerine rastlanmayacak şekilde karma bir konseptle dizayn edilen, içerisinde barok bahçe, gül ve lale bahçeleri, kuru havuz, biyolojik gölet, çocuk oyun alanı, fitness alanı”[1] vb.nin yer aldığı devasa bir kitsch-mekân... Yürüme parkurlarının beyaz çakıllarla net bir biçimde çizildiği… Konukların adım başında ne yapıp ne yapmamaları gerektiği konusunda kendilerini kesin bir dille uyaran tabelalara muhatap olduğu… Oyun alanlarına hangi tip ayakkabılarla girilmesi gerektiğinin, salıncaklarda nasıl sallanılacağının park konuklarına uygun yerlere asılı talimatnamelerle belletildiği… Yerde tek bir kuru yaprağın bulunmadığı… Mektep kaçkını âşıkları, akşamdan kalma berduşları gözlerden saklayacak bir kuytusu olmayan…  İnsanın kendisini bu “üst sınıf görsel şöleni”, bu buyurgan estetik içinde küçücük, zayıf, ezik, zavallı hissettiği… Banklarında otururken her an nemrut bir park bekçisinin gelip sizi azarlayacağı ürküntüsünün peşinizi bırakmadığı… Soylulaştırılmış, disiplinli, “kusursuz”, küçümseyici, tehditkâr… Sahi, burası Göztepe Parkı mı?

Michel Conan’ın “Bahçeler zengin patronların meşgul olduğu, salt lüks şeyler olarak kendi başlarına incelenebilecek sonuçsuz nesneler değildir,” demesi nafile değil. “Tersine,  elit fraksiyonların, alt ve orta sınıflara en uygun olduğunu düşündükleri ideolojiyi iletecek simgesel bir dil kurmada birbirleriyle çatıştığı muharebe alanları. Bahçe tarihi,  bu büyük simgesel görevler için bir yardımcı, bir araçtır. (…) Ne bahçeler ne de tarihleri ifade ettikleri rakip ideolojiler ve bu ideolojileri öncelik tanıyan toplumsal hareketlerden bağımsız olarak incelenemezler.”[2]

Neoliberalizm, ya da kapitalizmin yeryüzünde sermayenin tahakküm ve talanı dışında bir avuç toprak parçası, bir santimetre küp hava, bir bardaklık su bırakmama, bu konuda önüne çıkacak her türlü engeli yıkıp geçme yolundaki sınır tanımaz itimi, kentsel mekânları iştahının merkezine yerleştirdi beri, yaşam alanlarımız bir bir elimizden alınarak rant kaynağına dönüştürülüyor. Zaten Göztepe Parkı’nın sorumlusu Anadolu Park ve Bahçeler Müdürü Ömer Çebi bu “iştah” konusunda oldukça net:

 “…bizler yurtdışına çıktığımızda orada düzenlenen gezilerde mutlaka bir park gezisi programa dahil ediliyordu, baktığınız zaman ahım şahım bir park olmasa da bir teması olan, lalelerin, barok tarzının ya da havuz çeşitlerinin ön plana çıkarıldığı temalı parklar gezdiriliyordu. Üstelik yurtdışındaki bu temalı parklar kişi başına 20-30 Euro gibi bir bedel ile ziyaret ediliyordu.”[3]

AKP iktidarının kentsel mekânları ucu bucağı olmayan, engelsiz ve sınırsız bir vurgun alanına dönüştürdüğü “Kentsel Dönüşüm Projesi”nde işlem basit: kamusal gücünü kullanarak sıradan insanların, yoksulların, halkın elinden yaşam mekânlarını gasp et, şirketlere teslim et, üzerlerine lüks konutlar, kafeler, restoranlar, AVM’ler, rekreasyon alanları diktir; [tabii Emevî-Abbasî-Selçuklu-Osmanlı-modern kırması bir de cami dikersen hem daha “kültürel” olur, hem de farkını dünya aleme fark ettirmiş olursun…] ardından bunları tüketim kapasitesi yüksek üst-orta, üst sınıf mensuplarının kullanımına sun, bol para kazan… Onlarca, belki de yüzlerce yıldır bu mekânlarda yaşayan, soluklanan, geçimini temin eden yoksulları ise kapıdan içeri sokma. Ya da mekânı öyle bir düzenle ki, alt sınıflar kendilerini “oraya ait” hissedemeyecekleri için kendiliklerinden uzaklaşsınlar.

Yakın ve çarpıcı bir örneği, İstanbul “kentsel/rantsal dönüşüm”ünün ilk eldeki kurbanlarından olan Sulukule sakinleri oluşturuyor. Biliyorsunuz, rantsal dönüşüm kapsamına alınan Sulukule’nin yeniden inşa edilmesi TOKİ-Özkar İnşaat ortaklığına ihale edilmiş, TOKİ mülk sahiplerini gösterdiği alternatif yerleşim alanına taşınma ya da yeni yapılacak konutlardan daire sahibi olma seçenekleriyle karşı karşıya bırakmıştı.  Yeni Sulukule’den konut sahibi olmak isteyenlere, metrekare bedeli 1250 TL’den hesaplanmak üzere, diledikleri büyüklükte konut vaad edilmiş, bu durum sözleşmeye kaydedilmişti. Evi yıkılan 900 hissedardan yeni projeye talip olanların sayısı 50 aileyi geçmiyordu. İnşaatlar 5 yıl sonra tamamlandığında ise, hak sahiplerinin hemen tümü, hem talep ettiklerinden daha küçük konutlarla hem de taahhüt ettikleri paralardan çok daha fazlasını ödeme baskısıyla karşılaştılar. Evleri yıkılmış, mahalleleri dağıtılmış, alışık oldukları yaşam tarzı berhava edilmiş, kandırılmış olmakla kalmadılar. Şimdilerde, kendilerinden lüks, havuzlu sitelerin aidatlarını sollayan miktarlarda aidat talep ediliyor. Ama en çarpıcısı sanırım şu: Site yönetiminden kendilerine gönderilen mektupta çıkan anket formunda sitenin etrafının ‘jiletli tel çit ile çevrilmesi’ ve ‘güvenlik kamera sistemi kurulması’ için hane başına 1.435 lira masraf çıkarılıyor. Bir başka deyişle, TOKİ, Sulukule sakinlerini, eski komşularından “korumak” için para talep ediyor!

Ve Sulukule’de kalmak için direnen son Sulukuleliler, ödeyemedikleri taahhütleri, hayatlarını karartan icra takipleri, kapılarına dayanan haciz memurları karşısında teslim bayrağını çekiyorlar bir bir: “Sulukule’de 2 katlı evimizi yıkıp yerine buradan iki daire verdiler. ‘Sizi sıkıntıya sokmayacağız, sosyal proje olacak’ dediler, kabul ettik. Eşimle 1100 liralık emekli maaşımızla rahatça geçiniyorduk, şimdi 2 maaş da bu evlerin borcuna gidiyor. Dairelerden birini ödeyemeyeceğimizi anlayınca satılığa çıkardık ama 2 aydır kimse talip olmadı. Evlerin birine 180 bin lira borcumuz var, bu gidişle haciz gelecek. Bize muazzam bir kazık atıldı. Doğma büyüme Sulukuleliyim, herkesi tanırdım. Dün saydım, tanıdığım 7 kişi kalmış sitede. Binalar bomboş, sanki ölü şehir,” diyor örneğin doğma büyüme Sulukuleli Çetin Acar[4]

Bir mekânı, bir parkı, bir mahalleyi, bir yıkıntı alanını, eski bir okulu sakinlerinden “arındırarak” “muteberleştirme”,  bir vitrin süsüne, ambalajından yeni çıkmış bir mobilyaya, galeri camekânının gerisindeki sıfır kilometre bir lüks oto görüntüsüne kavuşturmak… İştah açıcı, erişilmez, el değmemiş… Ama o ölçüde de kişiliksiz, anlam yoksunu… Zenginler için yüzdeyüz steril ve güvenlikli, her bir milimetre karesi kameralarla izlenen… Yoksullar içinse tehditkâr, tepeden bakan ve buyurgan…

Kentsel mekânlara anlamını veren, emeklilerin, muzip okul kaçkınlarının, genç aşıkların, işsizlerin, trikotajcı kızların, garson çocukların, amatör kenar mahalle futbolcularının, tek zevki pencereden gelip geçenleri izlemek olan meraklı yaşlı teyzelerin, saçları jöleli tamirci çıraklarının, genç annelerin, bıçkın minibüs şoförlerinin, bilge balıkçıların, elleri çamaşır suyu kokan temizlikçi kadınların, meyhane müdavimlerinin yaşam öyküleri, gündelik kavgaları, uğraşlarıdır, şiirlerin, filmlerin, romanların da tanıklık ettiği üzere…  Onları bu alanlardan süpürüp kentleri zenginlere pazarladığınızda, yalnızca toplumsallığı şiirsiz, sihirsiz ve anlamsız kılmakla kalmazsınız…

Yarattığınız sürülmüşler, değersizleştirilmişler, hayatları gasp edilmişler, dışlanmışlar ordusunun öfkesini daha da büyütürsünüz.

O öfke birgün Gezi kalkışması olur patlar başınıza.

Ya da daha büyük bir şey…

 

31 Ağustos 2013 18:44:37, Çeşme Köyü

 

N O T L A R

[1] Kaldıraç, No:147, Eylül 2013…

[2] İspanyol Atasözü)


[1] Atraxion, “Anadolu Yakasının Fark Yaratan Projesi: Göztepe 60. Yıl Parkı”, http://www.anadoluparkbahceler.com/basindabiz.php?kategori=Yazılı Basın&baslik=.&no=127

[2] Michel Conan, “Introduction”, Perspectives in Garden Histories, “Dumbarton Oaks Colloquium on the History of Landscape Architecture XXI”, Dumbarton Oaks Research Library and Collection, Washington, D.C., 1999, s. 3-4.

[3] Atraxion, “Anadolu Yakasının Fark Yaratan Projesi: Göztepe 60. Yıl Parkı”, http://www.anadoluparkbahceler.com/basindabiz.php?kategori=Yazılı Basın&baslik=.&no=127

[4] Elif İnce, “Sulukule’de Aidat Şoku”, Radikal, 29 Ağustos 2013, s.4-5.

 

108186

Sibel Özbudun

1956 yılında,İstanbul'da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Lisesi'nden mezun olduktan sonra, Fransa'ya giderek, üç yıl süresince Fransa'da dil ve Paris VII ve Paris X Üniversitelerinde sosyoloji öğrenimi gördü. Türkiye'ye döndükten sonra,İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü'ne girdi. Mezun oldu. Uzun süre yayıncılık (Havass ve Süreç Yayınları) ve çevirmenlik yapan Özbudun;

 

1993 yılında, Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nde yüksek lisans eğitimi görmeye başladı. 1995 yılında,aynı bölümde araştırma görevlisi oldu. Doktorasınıda aynı üniversitede verdi. İngilizce, Fransızca ve İspanyolca bilen Özbudun'un çok sayıda çevirive telif eseri bulunmaktadır.

     Blog

 

sozbudun@hotmail.com

Son Haberler

Sayfalar

Sibel Özbudun

Ya Özgürlük Mücadelesinden Yanasınız ya da Değilsiniz

Türk egemen sınıfları, Cumhuriyetin 100. yılını kutlamaya hazırlanırken ikinci yüz yılı için de nutuk atmaya başladılar. Halkımızın deyimiyle perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.

Nitekim ilk yüzyılı işçilere, emekçilere, devrimcilere, komünistlere, ezilen ulus ve azınlık milliyetlere, kadınlara, LGBTİ+lara, inanç gruplarına zulmetmekle geçen bir yüzyıldır. Bu baskıcı, asimilasyoncu, ırkçı, cinsiyetçi, tekçi ve emperyalizm uşağı sömürü-soygun düzeni, Kemalist cumhuriyetin ikinci yüzyılı da birinci yüz yılını izleyecektir.

Katliamlar Cumhuriyeti

13 Kasım'da, İstanbul'un en kalabalık caddesinde yapılan bombalı saldırı, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir kere daha katliamlar cumhuriyeti olduğunun acı bir kanıtı oldu.

Çamur at…[ismail cem özkan]

Kasım ayını soğuk bir gününde kalabalığın henüz tam yoğunlaşmadığı bir saatte İstiklal Caddesi'nde bir katliam yaşandı. Banka konan bir bomba patladı ya da patlatıldı ve 6 masum, hiçbir şeyden haberi olmayan insan öldürüldü…

Ateş düştüğü yeri yakar ve acısını kelebek kanadı gibi evrene yayar, fakat küresel evrenimizde o kadar çok acı yaşanıyor ki, eskisi gibi haber dahi olmuyor… Yaşanan olay ajans bülteninde geçen birkaç satıra dönüştü… Acılar, düşen ateş ve yok olan hayaller…

BORAN için – İmera Fera Yeşilgöz

Herkes olması gerektiği yerde mücadele görevini, parti görevini yerine getirmekteyken, yani her şey olması gerektiği gibiyken gelen her not kalp atışlarımızı hızlandırır. Her şeyden evvel “bir şey mi oldu?” kaygısı hissedilir.

Bir TİKKO savaşçısı:“Devrimci mücadeleye katılma tercihimin bir geçmişi var!”

Avrupa metropolünden gelen bir devrimci olarak, kapitalizmin “vahşetinin kalbinde” yaşarız. Hepimizin hayatı, değerlendirme mantığına göre yapılandırılıyor. İster klasik sömürü ilişkileri ve işgücünün yabancılaştırılması olsun, ister ayrıştırma ve izolasyona dönük eğilimler ya da sosyal yaşamda kendi kendimize olan yabancılaşma olsun; sürekli akan bir damlanın taşı oyduğu gibi insan, kapitalist merkezlerde sürekli kapitalist ideolojinin ekonomik, sosyal ve teknolojik saldırılarına maruz kalıyor.

Kaypakkaya’nın Yoldaşı Olmak! (OKUR POSTASI)

Bazen bulunduğumuz yerlerin, taşıdıkları değeri istemesek de göz ardı edebiliyoruz. Benim Partizan’la tanışmam yılları alıyor ama aktif olmam 3 seneyi buluyor. Birçok insandan şunu duyardım İbo’nun kültüründen gelenler sağlam olur. O kültürü almışsan uzakta da olsa onu yaşatmaya çalışırsın. O bağlılık hiç bitmez.

CHP'NİN İHANETLERİ /Mehmet Emin Gündoğdu

 


   Bu yazının amacı kısa bir CHP değerlendirmesi yaparak, bu partinin izlediği politik hattı ortaya çıkarmak ve okuyucuya bir fikir vermek. Çünkü bu parti tarihi boyunca hep mevcut düzenin koruyucusu olmuştur. Düzen ne zaman tıkansa CHP yardıma koşar. En son marifeti unutulmuş bir konuyu yani türbanı gündeme getirerek Erdoğan hükümetine koz vermiştir.

Mersin Eylemi: Savaşın Dayanılmaz Ağırlığı – Emir Arda

26 Eylül günü, Mersin Mezitli’de ki Tece polisevine yapılan eylemin üzerinden ortalama bir hafta geçti. Eylem, yapıldığı günden itibaren, ak koyun ile kara koyunu ayrıştıran bir işleve sahip oldu açıkçası. İki kadın devrimcinin fedai eylemi, siyasal alanın tam ortasına, onu ikiye bölen bir çizgi çekti… Bu yazı eylemin hemen ertesinde kaleme alınabilirdi. Ancak hem HPG’nin açıklamasını beklemek daha doğruydu, hem devletin vereceği refleksi ve eylemin sonuçlarını görmeliydik. O yüzden bu yazının yazılması ve yayınlanması bugüne değin bekletildi… Bu kadar bekleme yeterli.

İtirazın Farkındalığıyla Meydan Okumadır Şiir[*]

 

 

“Bilim aklın şiiridir,

şiir de yüreğin bilimidir.”[1]

 

Andrey Tarkovski’nin ifadesiyle, “Şiir benim açımdan bir dünya görüşü, gerçekle olan ilişkimin özel bir biçimidir. Bu açıdan bakıldığında, şiir, insanlara hayatı boyunca eşlik eden bir felsefedir.”

Yaşamı savunmak; insan olmak (ve sonuna dek de İNSAN kalmak) hâlidir.

Bundan kimsenin şüphesi olmasın…

Çünkü “Hakikâte ulaşmanın yolları şunlardır: Felsefe, Sanat, Siyaset ve Aşk,” diye uyarır Alain Badiou!

Siz toplumsal muhalefetin yükselmesini bekleyin / ERGÜN ASLAN

Biz proletaryalar enternasyonalizmimizi vermeyenin varlığını sorgularız varlığını.

Ama gıdık.

Ama yanak.

Ama...

Demek öyle.

Demek böyle.

Demek  her şey...

Marks'ın, devrime engel olmaya başlayana kadar dünya proletaryalarının çeşitliliğini enternasyonalizmde  bir araya getirmeye çalıştığını görmezlikten gelmemize kadarmış

En büyük ihanetler en güzel proletarya şarkıları arkasına gizlenilerek gerçekleştirilmiş ihanetlerdir.

Kıymetlimizzz...

Yüksek yüksek menfaatlerimizzz....

Diktatörlerin Surlarını Döven Dev Dalgalar!

21.yüzyılın ilk çeyreği bitmeden ve son yirmi yılda yerkürede işçi sınıfı ve ezilenlerin isyan ve devrim türküleri defalarca yankılandı. Nasıl ki yirminci yüzyılın başında insanlık Ekim Devrimi’nin top sesleri ile uyandıysa, içinden geçtiğimiz yüzyılın da daha ilk çeyreği dolmadan yaşanan ayaklanmalar, isyanlar, grevler insanlığın özgürlük umudunun canlı ve bir o kadar da gerçek olduğunu gösterdi.

Sayfalar