Çarşamba Eylül 23, 2026

Kendi çizgine güvenmek: Örgütlerken örgütlenmek!

Geride bıraktığımız hafta, TC rejiminin karakterine dair net göstergeler sunmuş durumdadır. Türkiye’nin Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda bir gazetecinin “ortadan kaybolması” ile başlayan ve ardından TC ile S. Arabistan arasında “pazarlık” unsuru olarak kullanılan ve nihayet öldürüldüğünün açıklanmasıyla sonuçlanan olaydan; ABD’li Rahip Brunson’un “ajan” olarak tutuklanması ve ABD’den Fethullah Gülen’e karşılık “pazarlık” unsuru olarak kullanılmasına kadar bir dizi gelişme ve ortaya çıkan sonuç, Türk hakim sınıfları ve onların faşist rejiminin niteliğine ve nihayetinde pazarlıkçı karakterine dair önemli ipuçları içermektedir.

Her fırsatta bağımsız bir devlet olduklarını propaganda eden TC sözcülerinin kendi topraklarında bir “gazeteci”nin katledilmesine dair tavırları ve meseleyi bir pazarlık unsuru olarak ele almalı utanç verici olduğu kadar, hakim sınıfların ve onların sözcülerinin “yerli ve milli” söyleminin ne kadar sahte bir söylem olduğunu da kanıtlamaktadır. Benzer şekilde Rahip Brunson’un “ajan” olarak tutuklanmasına rağmen, ABD emperyalizminin baskısı sonucu göstermelik bir hapis cezasıyla bırakılması ve ülkesine dönmesi, Türkiye koşullarında “bağımsız yargı”nın halini göstermesi açısından olduğu kadar, TC rejiminin kendi bağımsızlığının içi boş, kof bir söylem olduğunu da göstermiş durumdadır.

Bütün bu meseleler, emperyalizm karşısında Türk hakim sınıflarının ve onların rejiminin, dışarıda emperyalist sermayeye bağımlılığının, içeride ise işçi sınıfı ve halka yönelik uygulamış olduğu politikaların kaynağına ve mahiyetine dair önemli örneklerdir. Her alanda sıkışmış, emperyalist güçler arasında manevra alanları daralan bir devlet gerçekliğinden bahsettiğimiz bilinmelidir. Bu durum, kuşkusuz ki bir yandan içeride işçi sınıfı ve emekçi halka yönelik saldırganlığı daha da artırır ve koyulaştırırken, diğer yandan bu gündemle bağlantılı olarak, özellikle Suriye savaşında yeni maceralara açık kapı bırakmaktadır. Bir yandan İdlib pazarlığı ve bölgede alınan role uygun olarak konumlanan askeri güçlerin varlığı, diğer yandan ise “Fırat’ın Batısı” söylemiyle Rojava’ya yönelik askeri müdahale tehdidinin üst perdeden dillendirilmesi dikkat çekicidir.

Bu gündemle bağlantılı olarak, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in, Suriye’deki son durumu görüşmek üzere 15-23 Ekim tarihleri arasında Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’a ziyarette bulunması ve yapılan görüşmelerin mahiyeti, arka planda kimi pazarlıkların sürdürüldüğünü göstermektedir. Yine 27 Ekim’de İstanbul’da Suriye konulu dörtlü zirve gerçekleştirme planları bununla ilgilidir. Emperyalistler ve Türk hakim sınıfları bölge açısından yeni pazarlıklar içindedirler. Bu pazarlıkların ne olduğu önümüzdeki süreçteki gelişmelerle açığa çıksa da, TC devleti, son olarak İdlib’deki varlığıyla emperyalistler açısından kullanışlı bir aparat olduğunu göstermeye devam etmektedir. Bu bölgede TC’nin askeri kayıplarının olduğu doğrudan Putin tarafından dillendirilmiş durumdadır.

 Yağma ve talan ekonomisi tüm hızıyla sürüyor

Emperyalizmle bağımlılık ilişkisi ve Türk hakim sınıflarının kendi aralarındaki dalaşın tüm hızıyla sürmesi, beraberinde işçi sınıfına ve halka yönelik saldırıların daha da artmasını getirmektedir. Türk hakim sınıflarının kendi aralarındaki dalaşın son gündemi İş Bankası üzerinedir. R.T. Erdoğan’ın başını çektiği klik var olan ekonomik krizi kendi lehine çevirmek için her yolu denemektedir. Ekonomik krizin bütün yükünü işçi sınıfına ve emekçi halka havale eden faşist R.T. Erdoğan rejimi, aslında uzunca bir süredir kendi yandaşlarına ekonomik kaynak aktarmaktadır. TC rejimi, başından itibaren “Çiftlik Bank” rejimidir. Çünkü Türkiye koşullarında devlet iktidarı, hakim sınıflar açısından kendi kliğine ekonomik kaynak yaratmak, sömürü ve yağmadan pay kapmak, devlet ihalelerini kendi yandaşına verip, talandan çıkar sağlamak üzerine kuruludur. Varlık Fonu olarak kurulan ve ülkenin gelir getiren belli başlı kuruluşlarının tek elde ve Erdoğan yönetiminde toplanmasının nedeni budur.

Türk hakim sınıflarının faşist devlet örgütlenmesi tam anlamıyla soyguncu, yağmacı ve talancı bir devlettir ve bu özellik her fırsatta kendini göstermektedir.

Türkiye’nin en büyük özel bankası olan İş Bankası’ndaki CHP hisselerinin hazineye, İş Bankası’nın da Varlık Fonu’na devredilmesi hazırlıkları kimilerinin iddia ettiği gibi “mülkiyet hakkı”na dokunulmazlığın değil tam aksine Türk hakim sınıflarının “sermaye birikim modeli”ne örnektir. Kaynağını Osmanlı’nın müsadere sisteminden alan, faşist Cumhuriyetin kuruluşu öncesi ve sonrasında Ermeni, Rum, Süryani Soykırımı’yla sürdürülen, Varlık Vergisi kanunları gibi kanunlarla devam ettirilen bir “birikim modeli”nden bahsettiğimiz bilinmelidir. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Gülen Cemaati’ne yönelik girişilen tasfiye ve özellikle ekonomik kaynaklara el koyma yöntemi de Türk hakim sınıflarının bu yağmacı, talancı “birikim modeli”ne örnek olarak verilebilir. Şimdi de İş Bankası üzerinden yapılan tartışma bu geleneğin Türk hakim sınıfları açısından tüm hızıyla devam ettiğini göstermektedir. Ancak mesele İş Bankası ile sınırlı değildir. Onunla bağlantılı olarak Şişecam’ın özelleştirilmesi ve başka bir sermaye grubuna peşkeş çekilmesi de söz konusudur.

Bütün bunlar yaşanırken rejimin kendi kurumlarının açıkladığı son veriler bile, tablonun vahametine dair net bilgiler sunmaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre Türkiye genelinde işsiz sayısı 2018 yılı Temmuz döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 88 bin kişi artarak 3 milyon 531 bin kişiye ulaşmış durumdadır. İşsizlik oranı ise 0.1 puanlık artış ile yüzde 10.8 seviyesinde gerçekleşmiş durumdadır. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü’nün (DİSK-AR) İşsizlik ve İstihdam Raporu’nda ise geniş tanımlı işsiz sayısı 6 milyon 310 bin, geniş tanımlı işsizlik oranı da yüzde 18.2 olarak hesaplanmış durumdadır.

Enflasyon, zamlar, işten çıkarmalar, iflaslar vb. vb. diğer meseleler bir yana sadece işsizlik gündeminde bile işçi sınıfı ve halka yaşatılan sorun ortadadır. Bütün bunlar yaşanırken, kendisi 46 yaşında emekli olan ve oturduğu sarayının günlük harcaması 1.8 milyon tutan faşist Erdoğan’ın, ülkemizde 52 olan ortalama emeklilik yaşını, Avrupa ülkelerindeki 65 yılla kıyaslaması ve “emeklilikte yaşa takılanların ülkemize 750 milyar TL maliyeti var. Ekonomik kurtuluş savaşı verdiğimiz günlerde bu yükü ülkemizin sırtına bindirmeye hakkımız var mı?” diyerek fedakarlık istemesi içler açısı olduğu kadar, halka düşmanlığın ne boyutlarda olduğunu göstermesi açısından önemlidir.

Yaşanan ekonomik krizin toplumsal bir krize dönüşmesi işaretlerinin belirdiği ortamda, bu durumun kendiliğinden patlamalara yol açacağını öngörmek zor olmasa da, doğru bir önderlikle birleştirilemediği koşullarda bu durumun kendi karşıtına dönüşmesi de muhtemeldir. Diğer bir ifadeyle ekonomik krizin yarattığı sosyal ve siyasal sorunlar devrimci komünist politikalarla birleştirilmediği oranda faşizmi güçlendirme, faşizmin kitle tabanını tahkim etme potansiyeli de taşımaktadır. Türk hakim sınıfları bu gerçeğin sınıfsal olarak farkında oldukları için bir yandan, inşaat işçilerini tutuklarken, diğer yandan sivil faşist unsurlara af çıkarmaya, kendi sivil faşist tabanını silahlandırmaktan bekçilere şehir ayaklanmalarına karşı eğitim vermeye kadar bir dizi hazırlık içindedirler.

 Birleşik devrimci karşı koyuş!

Erdoğan’ın yerel seçimlerde seçilecek HDP adaylarının yerine daha şimdiden kayyım atanacağını ilan etmesi, büyük çoğunluğu Kürt ve Alevi olan 259 muhtarın görevden alınması, tutuklama ve gözaltı saldırısının tüm hızıyla sürmesi gibi gelişmeler, hakim sınıfların sadece yerel seçimlere değil, onu da kapsayacak biçimde önümüzdeki sürece dair hazırlıklarına dair bilgi vermekle birlikte, yaşanması olası gelişmelere de işaret etmektedir.

Yaşanan süreç açısından dikkat çekici gelişmelerden birisi ise 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında hakim sınıflar cephesinde yaşanan saflaşmanın bazı işaretlerinin ortaya çıkması olmuştur. Çete liderlerine af yasası, M. Kemal’e hakaret adı altında gençlerin tutuklanması, andımız meselesi, Türkçe ezan tartışmaları vb. yaşanan gelişmeler; hakim sınıflar cephesinde kurulan bu ittifakın, ekonomik krizin işçi sınıfı ve halka fatura edilmesinde ortaklaşmalarına rağmen, sınırlarına da işaret etmektedir. Üst yapıda yaşanan bu çelişkiler, hakim sınıflar arasında kurulan ittifakın aslında etkili bir devrimci demokratik muhalefetle parçalanabileceğini göstermektedir.

İşçi sınıfı ve halka yönelik bu saldırganlığın karşılanmasında devrimci ve komünistlere her zamankinden daha fazla rol düşmektedir. Sürecin eskisi gibi karşılanmayacağı çok açıktır. Devrimci komünist hareketin içinde bulunduğu objektif durum, bir yandan kendi sürecine dair önemli bir ideolojik yoğunlaşmayı, politik derinleşmeyi ve örgütsel inşayı dayatırken, diğer yandan birleşebileceği bütün güçlerle birleşme, işçi sınıfı ve halka yönelik bu faşist saldırganlığa birlikte karşı koymayı koşulmaktadır.

Bu anlamıyla 28 Ekim’de “Kriz ve Şiddet Sarmalında Birleşik Mücadelenin Olanakları” şiarıyla gerçekleştirilecek olan Forum önemli bir yerde durmaktadır. Bu bizler açısından son süreçte işçi sınıfı merkezli ortaya çıkan direniş dinamikleriyle temas edip doğrudan bilgilenmeyi, hem de diğer devrimci örgütlenmelerle yapılabilecekler konusunda ortaklaşmayı ve birlikte hareket etmeyi sağlayacaktır. Sürecin ağırlığı, faşizmin saldırganlığının boyutu ve devrimci komünist hareketin içinde bulunduğu durum, birleşik devrimci mücadelenin en küçük olanaklarını bile değerlendirmeyi şart koşmaktadır. Elbette ki esas olarak kendi gücümüze güvenmeyi ama bu süreçte birleşebileceğimiz bütün güçlerle birleşmeyi çok daha fazla önemsemek gerekmektedir.

Saflarımızda var olan ve henüz gideremediğimiz dağınıklığa son verebilmek ve saflarımızı tahkim edip yeniden dizmenin yolunun, işçi sınıfının direniş dinamikleriyle birleşerek, kitlelerin mücadeleleriyle ilişkilenerek sağlanabileceğinin bilincinde olarak pratik sürece yaklaşmak gerekmektedir. Darbeciliğe tavır alan alanlarımızın başında gençlik ve kadın alanlarımızın olması, bizim açımızdan önemli bir avantaj olmasının yanında, önümüzdeki sürece dair umudumuzu da artırmaktadır. Bu umudumuzun pratik ve politik derinlikle artırılması, önümüzdeki sürece hazırlık anlamında ilk elden yapmamız gerekenler olmalıdır.

Bu noktada önemle belirtilmesi gereken husus, mücadele ve örgüt geleneğimiz ve ilkeleriyle gerçek anlamda temas etmiş, her daim çevremizde olanlarla bu süreçte daha fazla ilişkilenmenin, deneyim ve tecrübelerinden öğrenmeyi sürdürmenin gerekli bir yönelim olduğudur. Bu yapıldığı oranda geleneğimiz düşmanın içte ve dışta her türden saldırısına karşı koyabilmiş, kendini yeniden örgütlemiştir.

İçinden geçtiğimiz koşulların ağırlığı, gerçekleştirmemiz gereken görevlerin zorluğu, bir kez daha sınıf mücadelesinin engin denizinde sınanmamızı koşullarken, başaracağımıza olan inancımız tamdır. Bir kez daha, biz bunu yapabiliriz, biz bunu yapacağız…

30759

Partizan'dan

Partizan'dan; Gündem ve güncel gelişmelere ilişkin politik açıklama ve yazılar. 

Son Haberler

Sayfalar

Partizan'dan

TKP-ML Avrupa Komitesi: Kuruluşunun 50. Yılında Partiyle Devrim Yürüyüşümüz Devam Ediyor!

1972-2022… Kesintisiz süren 50 yıllık devrim yürüyüşümüz, partimizin yol göstericiliğinde devam ediyor.

24 Nisan 1972, Türkiye ve T. Kürdistanı açısından kritik önemde bir tarihtir. Yeni bir sayfanın açıldığı bir milattır.

TKP-ML MK: 50 Yıllık Mücadelemiz, Geleceği Kazanma İrademizdir!

YAŞASIN PARTİMİZİN 50. KURULUŞ YILI!

Partimiz 50 yaşında! 24 Nisan 1972’de İbrahim Kaypakkaya önderliğinde sınırlı sayıda kadro ve militan tarafından kurulan partimiz, bugün 50. yaşını kutluyor. Bir insan için uzun ancak sınıflar mücadelesi ve toplumlar tarihi açısından kısa bir süre olan bu zaman diliminde Partimiz, önemli başarı ve zaferler kazandı. Yenilgiler aldı ve gerilemeler de yaşadı. Ancak hiçbir zaman devrim iddiasından ve Halk Savaşı ısrarından, silahlı mücadelenin gerekliliği-zorunluluğu bilincinden kopmadı.

Leninist Emperyalizm Tanımının Bulanıklaştırılması

Rusya’nın 24 Şubat (2022)’da Ukrayna’ya saldırısıyla birlikte, emperyalizm üzerine tartışmalarda sıklaştı.  Ve kendini solcu olarak adlandıran bir kısım siyasi hareket ve bazı yazarlar, Rusya’nın emperyalist olmadığını, ama emperyalist amaç güden işgalci bir güç olarak değerlendirdi. Bazıları ise, “anti-emperyalist cephede” değerlendirmeye devam ediyorlar.

İlham ve güç kaynağımız…(Sentez)

Proletarya partisinin kuruluşunun ve mücadeleye atılışının ellinci yılındayız. Bu süre içinde mücadelesini kesintisiz sürdüren proletarya partisi, bundan sonra da mücadelesini sürdürecektir. Onu var eden koşullar devam ettikçe varlığını devam ettirecektir. Sınıf bilinçli proletaryanın öncü müfrezesinin ülkemizdeki varlık nedenleri, günümüzde sistemin çöküntü içine girdiği koşullarda çok daha kendisini dayatır duruma gelmiştir.  Elbette ki o, üstlendiği tarihsel rolü yerine getirecektir. Çünkü mücadelesine yol gösteren sağlam temellere dayalı ideolojik-politik bir pusulası vardır.

Beyaz dağ’dan arta kalan çığlık dizelerinin şairi EMİR ALİ YAGANI kaybettik… Hasan Hayri Aslan

Son yıllarda Dersim’in çok değerli kültür insanlarını kaybettik. Sılo Qız, Emre Saltık, Hasan Saltık, Mehmet Çetin, Remzi Aydın…  birer yıldız gibi kayıp gittiler. Remzi Aydın için “Gri İklimden Maviye yolculuk” yazı çalışmamı yaparken 9 Şubat günü EmirAli’nin ölüm haberi ile sarsıldık. Epey zamandır yolları taşımak zor geliyor bana; ziyaret edemedim, kısa mesajlaşmalarla yetindik. 13 Kasım 2018’de söyleşi için o gelmişti bulunduğum kente. O sıra aldığım kitaplardan “Beyaz Dağda Bir Gün”ü şöyle imzalamış: “İhtiyar, ne böyle yaşanmışlıklar, ne de bu kitap olaydı!

TKP-ML MK:Yol Göstericimiz, İlham ve Güç Kaynağımızdır Partimiz!

24 Nisan 1972, İbrahim Kaypakkaya önderliğindeki bir avuç komünist tarafından, karanlığa tutulan meşalenin kurumsallaşma adımı olarak tarihe geçti. Dönemin, savaş ve direniş geleneği, Mahir ve Denizlerle birlikte örülüyordu. Anti-emperyalist kavgada yakalanan ivme, devrimci militan bir mücadele yaratmıştı. İbrahim yoldaş, savaş cephesine proletaryayı temsilen katıldı.

Zafer ve yenilgilerle dolu bir tarih! (1)

Dünyada 1965-1970 yılları arasında emperyalist-kapitalist sistemin kaynaklık ettiği ana çelişkiler giderek şiddetleniyordu. Bu başlıca çelişkiler; emperyalizm ile ezilen halklar ve uluslar arasındaki çelişki, emperyalist-kapitalist ülkelerde proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişki ve yine çeşitli emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerdi.

Lorenzo Orsetti… (Nubar OZANYAN)

Yolculuk boyunca başını arabanın arka koltuğuna yaslayarak uyurdu. Yaptığımız yolculuklarda Lorenzo’yu uyanık görmek neredeyse mümkün değildi. Araç içinde uyuyarak saatlerce yolculuk yapabilirdi. Ama “yeni bir özgürlük hamlesi olacak” cümlesini duyduğunda ne gözünde uyku belirtisi ne de yorgunluktan eser kalmazdı. Barış halinden savaş haline, uyku halinden silahlı tekmil haline nasıl hızlıca geçildiğinin örneğiydi Lorenzo.

Burjuvazi Parayı, İşçiler Ekmeği Düşünüyor

Burjuva sınıfı, daha fazla kar elde etmek için daha fazla alanı kontrol altına almak ve bunun için de daha fazla silahlanmak istiyor. Ağızlarında “barış” yok ve hiç bir zamanda “barış”  kelimesini tam anlamıyla kullanmadılar. “Barış” dedikleri anda da yine kafalarında savaş vardı.

Azami kar için birbirlerine karşı savaş açarken, savaşa sürdükleri askerler yine işçilerdi. Savaşta ölenler, bombalarla param parça edilenler, evleri yıkılanlar, göç yollarına  düşenler, burjuvaların egemenlik savaşında hiç bir çıkarı olmayan, ama, onlar vasıtasıyla sürdürülen bir savaş....

Sağlam proleter karakter örneği …Ali Asker YER

Pazar günü Stuttgart Arena Kültürhaus’da evgili yoldaşımız Ali Asker YER’in anma toplantısındaydık. Salon ve çevresi sevenleri ve yoldaşlarıyla doluydu. Bu sevgi seli hiç kimseyi şaşırtmadı, çünkü o gerçekten çok sevilen gerçek bir proleter devrimciydi. Onun yaşamından kareler içeren sinevizyon gösterimi sırasında salonu derin bir sessizlik ve hüzün kapladı, çok sayıda insanın gözleri ıslak ıslaktı. Hiç birimiz onun bu zamansız gidişine katlanamamıştık.

50. Yılın Deneyimi Newroz Ateşinin Görkemiyle1 MAYIS ALANLARINA!

Başta Kürt halkı olmak üzere Mezopotamya halklarının isyan ve direniş günü olan bir Newroz’u daha geride bıraktık. 8 Mart’ta kadınların dalgalandırdığı isyan bayrağı, 21 Mart Newrozlarında başta Kürt halkı olmak üzere Türkiyeli işçi ve emekçilerin kitlesel ve coşkulu eylem ve mitinglerine sahne oldu. 2020 Newroz’u salgın bahane edilerek yasaklanmış, 2021 Newroz’u salgının etkisi altında kalmıştı.

2022 Newroz’u ise gerek Kürt ulusunun artan özgürlük talebi ve gerekse de yaşanan ekonomik krizin derinleşen etkisiyle görkemli bir katılıma neden oldu.

Sayfalar