Perşembe Ekim 15, 2026

Kaypakkaya’da Rejimin/Kemalizm’in Teşhiri (Sait Çetinoğlu)

Kaypakkaya,  sol yada sosyalist gelenek içinde Kemalizm ile arasında mesafe koyarak cepheden eleştirip  bir ilki gerçekleştirmiştir. Olağan üstü sınırlı koşullarda olmasına karşın eleştirilerinde son derece radikaldir. Bu güne göre oldukça sınırlı bir bilgi[1] dağarcığı ile yapıldığını söyleyebileceğimiz rejimin niteliğine dair bu eleştirileriyle Kemalizme büyük gedik açmıştır. Kaypakkaya’nın öneminin bu eleştirilerinde gizli olmasının yanında, Kemalizmin iflah olmaz çözülüşünün başlangıcı olan bu eleştiriler Kaypakkaya’nın neden hala yasaklı olduğunu ve  çeşitli etkinliklerle ona sahip çıkanların hala kovuşturmalara uğraması ve cezalandırılması da bu eleştirilerde gizlidir.

O sisteme cepheden tavır alıp, sistemin can damarını hedeflemiştir. Buradan hareketle Kaypakkaya’nın bir diğer özelliğinin altının çizilmesi gerekir: Sınırlı bilgi ile neredeyse sezgisel diyebileceğimiz  bir şekilde rejimin niteliğinin açıkça ortaya koyması, eğer Kaypakkaya’nın daha fazla imkanı olsaydı, bir anahtar gibi anahatlar itibariyle sunduğu tezlerini  geliştirme,  açma ve derinleştirme fırsatı bulabilmesi, yıllardır yaşanılan teorik açmazın sonlanmasına neden olacağını söyleyebiliriz.  Bu bakımdan yaşanan teorik sefalet ile Kaypakkaya’nın kaybı arasında var olan doğrudan ilişkinin altının çizilmesi gerekir.

O, ancak Kemalist dezenformasyon ve yalan imparatorluğunun ortasına açtığı delikler misali olan tezlerinin anahatlarını ve nirengi noktalarını verebilmiştir.  Bu tezlerin geliştirilme ve ilerletilmeye ihtiyacı vardır. Eğer vakit bulabilseydi kendisinin geliştirip derinleştireceği tezlerini ardıllarının aynı mantık içinde yerine getirmeleri zorunludur.  Biz bu kısa yazıda Kaypakkaya’nın anahatlarıyla değindiği rejimin temel niteliği ile ilgili tezleriyle Kemalist rejim eleştirisine odaklanacağız.

Rejim eleştirisi devlet eleştirinden başlamadan olmazdı. O da Paris komünün örnek alarak Komün deneyimini daha ileri götürecek bir örgütlenmenin yapı taşlarını örerken hedef tahtasına koyduğu ilk kurum devlettir: Yine bizim partimiz, komünizme geçmek için bir devletin, Paris Komünü tipinde, Sovyet tipinde vb. bir devletin zorunluluğunu kabul etmekle birlikte, nihai olarak her türlü devleti kaldırmak amacındadır. Devletin sönümlenmesi gerektiğini  anlatmaya çalışırken Lenin’in kirli sevgili gömlek metaforunu kullanılarak sözlerini lenin ile bağlar: Ve biz kendi kendimizden mi korkacaktık! Biz, ‘her zaman’ giy­diğimiz ‘sevgili’ pis gömleğimizle mi yetinecektik?…” “Kirli gömleği çıkarıp atmanın zamanıdır, temiz çamaşır giymenin zamanıdır!”

Kaypakkaya’nın rejimin niteliğine yönelik eleştirisinde öne ilk öne çıkardığı  yön rejimin darbeci karakteridir.  Darbeci karakterini mahkum ederken isyan geleneğini öne çıkarır.  Bu özelliği çağdaşlarıyla kendisini ayıran en önemli niteliklerinden  biridir.  Programının en başında ML çizgisini öne çıkarıp diğerleriyle arasına bir çizgi çekmenin gerekliliğini vurgularken bu niteliğini de altını çizerek rejimin en önemli yanını deşifre eder:

İhtilalci kelimesi, bu çizgiyi çekmekte yetersiz kalmaktadır. Ayrıca, ihtilal kelimesinin, ülkemizde, halkın arasında kazandığı özel anlam da hesaba katılmalıdır! İhtilal genel olarak, burjuva subaylarının darbesi olarak anlaşılmaktadır. Darbeci subaylar kendilerine “ihtilalci” demiş­ler, halk da onları öyle tanımaya alışmıştır. Mesela, “27 Mayıs İhtilali” denir. Bu harekete katılanlara “ihtilalci subaylar” denir. İ. İnönü eski bir “ihtilalci subaydır” vs. Halk ayaklanmaları, bu çeşit darbecilikten “isyan” kelimesiyle ayrılır. Şeyh Bedrettin İsyanı, Pir Sultan İsyanı, Baba İshak İsyanı, köylü isyanları, Dersim İsyanı, askerlerin isyanı vs… Biz, burjuva darbeciliği ile kitlelerin “aktif mücadelesi” arasında da koyu ve kalın bir çizgi çekmek zorundayız. Bu bakımdan  Kaypakkaya, Halkın kurtuluşunu hakim sınıfların ordusundan beklemenin ne derece ahmakça hayal olduğunu[n]altını çizerek çağdaşlarından ayrılır. 27 Mayıs’ın –çağdaşları için iyi darbedir- anlamını vurgular: MBK iktidarı dönemi, gerekse koalisyon hükümetleri dönemi, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iktidarda olduğu dönemdir.

Çağdaşlarıyla mesafesini koyup araya kalın bir çizgi çekerken rejimin niteliğinden başlar ki bu bir anlamda hareket alanını ve karşına alacağın güçleri belirlemektedir. Ayrıca tanımlayamadığın bir yapı ile savaşabilmenin de olanağının olmadığı bilinci O’nun Kemalist rejimi tahlil ve eleştirmeyi ve rejimin temel niteliğini deşifre etmeyi öne almayı zorunlu kılmaktadır. Çağdaşları ve koptuğu yapı ile ilgili eleştirisinde Kemalizmden başlar:

Kemalist rejimin kuruluşu ile ilgili “Proleter devrimleri ve milli kurtuluş savaşları çağının ilk kurtuluş mücadelesi”! efsanasi yada safsatasına  karşı:  Bu ifadede Kemalizm hayranlığı kendisini bir kere daha ele veriyor. Mao Zedung yoldaşın “Kemalist devrimin, proleter dev­rimleri çağında yer almasına rağmen, dünya proleter devrimlerinin bir parçası değil, eski burjuva demokratik devrimlerinin bir parçası oldu­ğu” nun altını çizerek. Kemalist rejimle durumda bir değişiklik olmadığının altını çizer: Kemalist devrimin so­nucunda, halk yine ezilen ve sömürülen, tahakküm edilen bir kitle ola­rak kalmıştır.

Kemalist rejimi “Asya’nın bütün ezilen. halklarına”, “ce­saret ve umut” veren bir devrim hareketi efsanesine/safsatasına  yine kıtanın devrimci lideri ile cevaplar : [Kemalist rejim]  Asya’nın halklarından çok Asya’nın korkak burjuvazisine cesaret ve umut vermiştir. Safsatasına da Çin’de burjuvazinin Kemalist devrimin bir benzerini kendi ülkesinde gerçekleştirmek için nasıl can attığını, Mao Zedung yoldaştan öğreniyoruz. Kemalist devrimin sonu­cundan “cesaret ve umut” bulan bir başka sınıf da, emperyalist ülkele­rin mali-oligarşisidir. Bunlar, geri ülkelerdeki burjuva önderliğindeki milli devrimlerin sonuçlarını kendi emellerine alet etmenin “cesaret ve umudu” içindedirler. Eğer Kaypakkaya’nın tezlerini geliştirme fırsatı bulsaydı, Çin burjuvazisinin temsilcisi Chankayshek  ile Mustafa kemal yada İtihat ve Terakki ile Komintag benzerliğini daha derinleştireceğini Söylemek mümkündür. Bilindiği gibi ÇKP’nin kovduğu kadronun işgal ettiği Formoza/Taiwan ile Makedonyadan kovulan İTC’nin/1. Jöntürk’ün Anadoluyu işgal etmesinin ve 1. Savaş sonunda 2. Jöntürk/Kemalist rejimin bu işgali kalıcılaştırması arasında son derece büyük benzerlikler bulunmaktadır. İşgal eden ile işgal edilen aynı dili konuşması işgali gizlemektedir. Burada Formoza yönetiminin önceki başarılı  örneği yani  Kemalist rejimi rehber aldıklarını söylemek yanlış değildir. Kaypakkaya Kemalist rejim ile İTC’yi ayırmaz: Kemalist devrim, Jön Türk devriminin benzeri ve izleyicisidir.

Kemalistlerin daha  savaş yıllarında iken, îtilaf emperyalizmi ile el altından işbirliğine girişmişler; emperyalistler Kemalistlere karşı hayırhah bir tutum takınmış, bir Kemalist iktidara rıza göstermeye başlamıştır. Diyen Kaypakkaya, Emperyalistler ufak tefek tavizler vermeye başlayınca, Kemalistler yine, hemen Fransa, İngiltere ve diğer memleketler burjuvazisiyle an­laşmalar imza etmekte gecikmediler. Sözleriyle Kemalistlerin yedi düvele karşı savaş efsanesini parçalar. Emperyalizm ile işbirliği daha Erzurum kongresi sırasında tesis edilmiştir. Savaşın kısa sürmesinin altını çizerek, Kemalistlerin korkusunu açıklar: Kemalistlerin korkusu şu idi: Savaş devam ederse, emekçi kit­leler yabancı sömürücülere karşı mücadele ile yetinmeyip, kendi yurttaşı olan sömürücülere karşı da savaşa girişebilirlerdi.

Müdafaa-i  Hukuk Cemiyetlerinin bileşimine dikkat çekerek Kemalist hareket yada milliyetçi hareketin sınıf karakterini vurgular. Kaypakkaya,  Kemalist devrim, üst tabakanın, milli ticaret burjuvazisi­nin bir devrimidir. Sözleriyle rejimin burjuva karakterine dikkat çekmektedir.  Çağdaşları gibi onda devrimci bir öz aramaya çalışmaz.“Üst tabaka”, İttihat ve Terakki içinde palazlanmış olan, önce Al­man emperyalizmine uşaklık eden, Birinci Dünya Savaşı’nda Alman emperyalizminin yenilgisinden sonra da, İngiliz-Fransız emperyaliz­mine yaklaşan, “Türk komprador büyük burjuvazisinin” ta kendisidir. Zaten MHC bu zümrelerden oluşmaktadır: Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri içinde örgütlenenler, çoğu ticaretle uğraşan Türk komprador büyük burjuvaları, toprak ağaları, tefeciler,, kasabala­rın eşraf takımı ve milli karakterdeki orta burjuvazidir. Kurtuluş Sava­şı’na önderlik eden sınıflar, işte bu sınıflardır.

Müslüman –Türk burjuvazisinin gelişimine dikkat çeken Kaypakkaya, İttihat Terakkinin bileşiminin komprador burjuvaziye dönüşümünü ve  savaş koşullarındaki   zenginleşme iştahını, Türk burjuvazisinin önce İttihat ve Terakki Cemiyeti etrafında top­landığını, bu sınıfın subaylar ve asilzadelerle birlikte 1908 Jön Türk devrimine önderlik ettiğini biliyoruz. İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidar makamına oturduktan sonra, dünya şartlarının ve Türkiye’nin tas­fiye edilemeyen yarı-sömürge yapısının zorlamasıyla İttihat ve Terakkiciler, Alman emperyalizmi ile işbirliğine giriştiler. Bir yandan burju­vazinin bir kanadı hızla büyüdü, palazlandı, Türk büyük burjuvazisini oluşturdu; öte yandan Abdülhamit zamanından beri mevcut olan genellik­le azınlık milliyetlere mensup komprador burjuvazi[2] varlığını devam et­tiriyordu. İttihat ve Terakki Partisi, birincilerin menfaatini temsil edi­yordu. İttihat ve Terakki Partisi, Alman emperyalizminin sadık uşağı, işçi sınıfının ve diğer emekçilerin de azılı düşmanı olup çıktı. Türk bur­juvazisinin büyüyen ve kompradorlaşan kanadı (yani Türk komprador büyük burjuvazisi), Birinci Dünya Savaşı yıllarında, istibdat şartların­da, savaş araç ve gereçleri alım satımı, vagon tekeli, zaruri ihtiyaç maddeleri üzerinde yapılan vurgunlar, vb. yoluyla muazzam zenginleş­ti. Büyük servetler, sermayeler edindi. Bunlar, Alman emperyalizminin kesin iflası ve bu sebeple kendi egemenliklerinin de tehlikeye düşmesi karşısında, İtilaf emperyalizmine kuyruk sallamaya, onunla yakınlaş­maya ve bu yolda gerekli tedbirleri almaya giriştiler.Sözleriyle özetler. Müslüman-türk sermaye ile toprak ağaların zenginliğinin kaynağına ve  Kemalist burjuvazinin İtilaf emperyalistleriyle işbirliğine, daha sa­vaş yıllarında giriştiğine işaret eden Kaypakkaya, Kemalistlerin  toprak ağalarıyla ittifak ise sava­şın başından itibaren mevcut olduğunun altını çizer: Savaşın başını çekenler, Şnurov’un da belittiği gibi, biribirleriyle kopmaz bağları bulunan, ticaret burjuvazisi, toprak ağaları, tefeciler, o zaman zayıf olan sanayi burjuvazisiydi. Bun­ların içindeki hakim unsur ise ticaret burjuvazisiydi. Bu ittifak, emper­yalizme bağlı olarak gelen bir kısım eski büyük ticaret burjuvazisinin ve milli azınlıkların burjuvazisinin (Ermeni, Rum burjuvazisinin) yeri­ni aldı. Aynı noktayı, Şnurov şöyle açıklıyor: “Yeni tesislerin ve teşebbüslerin elinde bulunan sermaye, kısmen memleketi terketmiş[3] olan Ermeni ve Rum teşebbüslerinin ele ge­çirilmesi, kısmen de devlet müesseselerinin soyulması ve rüşvet­lerle meydana getirilmişti. Yine bugün birçok Kemalist milletve­kili ve devlet adamı, iktidardan faydalanarak, Birinci Dünya Sa­vaşı sırasında yurttan kaçan Rum, Ermeni ve diğer Türk uyruklu yabancılardan[4] kalan müesseseleri ele geçirip, memurlukları sırasında bir yana koydukları paralarla işletiyor ve yeni teşebbüsler kuruyor” sözleri bürokratik burjuvazinin ticaret burjuvazisine evrilmesine dikkat çeker.

Kaypakkayanın çağdaşlarından ayrıldığı bir diğer önemli nokta  Müslüman- türk burjuvazi ile ittifakı toprak ağalarının zenginliğinin kaynağını kalın çizgilerle belirtmesidir: Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yaptığımız soruşturmalardan öğre­niyoruz ki, ağaların ve büyük toprak sahiplerinin bir kısmı da, aynı şe­kilde yani boşalan Ermeni ve Rum topraklarına el koyarak ortaya çık­mışlardır.

Kemalist rejimin 1950’den sonraki özelliği emperyalist sermayenin daha dolu dizgin at oynatması değil, ABD emperyalizminin Türkiye’ye hakim olması olduğunun çok partili dönemin çok parti tek zihniyet olduğunun  altını çizer: 1946’dan sonraki dönemin özelliği, Türkiye’de komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağaları­nın tek parti istibdadına dayanan askerî faşist diktatörlüğünden “çok” partili (ama, hemen bütün serbest partiler komprador büyük burjuvazi­nin ve toprak ağalarının olduğu için o da bir anlamda tektir) diktatör­lüğe geçilmiş olmasıdır. Ve bir de Alman emperyalizminin hâkimiyeti­nin yerini, adım adım Amerikan emperyalizminin hâkimiyetinin alma­sıdır.  Gerek Jön Türkler, gerekse Kemalistler emekçi sınıfların sırtından iktidara geldiler. Fakat her ikisi de, Türkiye’nin yarı-sömürge yapısını aynen muhafaza ettiler.

Bunun eşyanın tabiatına uygun olduğunu kaydeden Kaypakkaya emperyalizm çağında başka bir durumun imkansızlığının ve emperyalizm çağında burjuvazinin milli karakterinin imkansızlığını  altını çizerek kitlerin devrimden başka alternatiflerin olmadığını kalın çizgilerle vurgulamaktadır: Türk burjuvazisinin emperyalizmle savaş yıllarında gizli kapaklı başlayan siyasi işbirliği, savaştan sonra iktisadi alanda da ge­lişmiş ve zaten tasfiye edilmeyen yarı-sömürge yapı, bu işbirliğini da­ha da kaçınılmaz hale getirmiştir. Bu, elbette Türk burjuvazisinin için­de taşıdığı kötü niyetten ötürü değildir. Eşyanın tabiatı icabıdır. Türk burjuvazisi zenginleşmek istemektedir, oysa sermayesi çok cılızdır. Büyük ve bol sermaye Batılı emperyalist burjuvazinin elindedir. Onun­la rekabet etmek ölüm demektir. Elverişli bir paya razı olarak onunla işbirliği etmek, en çıkar ve en kârlı yoldur. Türk burjuvazisi de bir yan­dan bu yolu tutmuş, öte yandan işçi sınıfını ve emekçi halkı insafsızca soyarak ve ezerek, sermayesini büyütmeye, hâkimiyetini perçinlemeye çalışmıştır. Bu gerçeği Şnurov yoldaş şöyle dile getiriyor: “Eninde sonunda birçok Kemalist, türlü yabancı firmalarının or­tağı oluyor. Bu yabancı firmalar da, hükümet organlarıyla sıkı ilişkisi olan isim sahibi memurlardan ve ortaklarından faydalanı­yor.” Emperyalizm çağın da, geri ülkelerde siyasi bakımdan bağımsız milli burjuva iktidarları genel olarak mümkün değildir. (Bazı özel durumlar olabilir.) Çünkü, emperyalizm çağında, dünya çapında pazarlar birleşmiştir. Emperyalist dev tekeller, her dünyanın köşesine, ahtapotun kollan gibi ağlarını sermiştir. Geri ülkelerdeki, sermayesi son derece cılız milli burjuvazinin bunlarla rekabet etmesin en küçük bir ihtimal bile yoktur. Onun için çıkar yol, derhal emperyalistlerle işbirliğine girişmek, ülkenin sömürülmesinden münasip bir pay almaya razı olmaktır. Bu nedenle, geri ülkelerde iktidarı ele geçiren milli burjuvazi ya kendisi derhal komprador burjuvazi haline gelir ya da emperyalizmin ve yerli gericilerin iktisadi, sosyal, siyasi ve askeri baskısıyla iktidardan indirilir; yerini komprador burjuvazi ve toprak ağalarının iktidarı alır.

Anısı ve tezleri yolumuza ışık olsun!

[1] Sınırlı bilgi yerli araştırmaların yokluğu ve aşağıda göreceğimiz gibi çeviri yanlışlıkların  veya maksatlı çevirilerin  çokluğu. Doğru bilgiyi sınırlamakta, doğru bilgiye ulaşmayı zorlaştırmaktadır. Üstelik Kaypakkaya çok kısa ömründe çok sınırlı yaşamında tezlerini yazmış, tezlerini geliştirmeye zaman bulamadan katledilmiştir.

[2] Burada şunu da açıklamakta fayda var, bu gayrimüslim tacirlerin Batılı tacirlerle rekabetten doğan çelişkileri de vardır. Kapitalist ilişkilerin İmparatorluğun diğer bölgelerine oranla daha fazla geliştiği ve ihracata yönelik üretimin yoğun olduğu Ege Bölgesinde yabancı tacirlerle yerli Gayrimüslim tacirlerin şiddetli rekabet ve çatışma örneklerine ilişkin belgeler de mevcuttur(Kurmuş Orhan Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi  Bilim Y. 1977 s 212-220)  Batılı konsoloslar Rum ve Ermeni tüccarların rekabetlerinden rahatsızlık duymaktadırlar ve birçok kez kendi bakanlıklarına yerli Rum ve Ermeni tacirlerden şikâyette bulunmuşlardır. Hatta pazar egemenliği mücadelesinin cinayete kadar vardığı durumlara da şahit olmaktayız (Kurmuş O. Emperyalizmin… s 170-171,221)

[3] Kaypakkaya’nın burada tarihsel topraklarından kazınmış unsurlar için terketmiş terimini kullanması Şnurov’un yanlış yada maksatlı çevirisinden kaynaklanmaktadır. Kaypakkaya’nın özelliklerinden biri de hıristiyan unsurların tarihsel topraklarından sökülmesini, Soykırımı gündeme taşımasıdır.

[4] Burada da aynı terminoloji yanlışlığı vardır. Bu yanlışlık da çeviriden kaynaklanmaktadır. Bu unsurlar yabancı değil vatandaştırlar.

8714

Misafir yazarlar

Güncele iliskin yazilariyla sitemize katki sunan yazar dostlarimiza ait bölüm

Son Haberler

Sayfalar

Misafir yazarlar

Aydın/ Entelektüel Meselesine dair[1]

“Entelektüelin görevi iktidara hakikâti söylemektir.”[2]

 

Aydın/ entelektüel konusunda epeyce yazdım.[3] Yazdıklarımın tümü, elbette taraflıydı.

Yeri geldi belirteyim, sınıflı bir toplumda “tarafsızlık” yaygaralarını kaale almayan birisi olarak:

Marguerite Duras’nın, “Politik değilseniz, entelektüel de olmazsınız!”

Albert Camus’nün, “Entelektüel, aklı kendisini gözleyen kişidir”![4]

Küçük Burjuva “Sol”culuğun Açmazları

Küçük burjuva “sol”culuğu birleştirici değil, dağıtıcı ve yıkıcıdır. Onun bu nitelikleri, sınıfsal karakterinden ileri gelir. Kapitalist sistem içinde, o her şeyini yitirmiştir. Burjuvaziye kin duyar ve kinini bazen anarşist bir şekilde ortaya koyarken, bu, bazen ise sınıf uzlaşmacılığı şeklinde ortaya çıkar.

Gitmediğin yere başkasını gönderme!

Sınıf savaşımında militanlık ve devrimci önderliğe ilişkin temel bilgilerin elde edilmesi güne ve ana uyarlanarak güncellenip, uygulanması örgüt bilimi açısından tayin edici düzeyde önemlidir. Temel bilgiler ne kadar önemliyse bugün yaşanan ve devam eden sorunlara, sürecin ve anın ihtiyacına yanıt olacak şekilde yenilenip güncellenerek uygulanması bir o kadar önemlidir.

Her an...

Sınıf savaşımında yola çıkanlar yaşamla ölüm arasındaki ince çizgi üzerinde yürür. Yaşamla ölümü her an iç içe, beraber yaşamaya, karşılamaya hazır yürür. Hangisinin ne zaman ağır basacağını “bilemeden” yürür. Ancak bir gün mutlaka ölümle karşılaşıp tanışacağını çok iyi bilir. Devrimcilerin sonsuzluğa uzanan yolculuğunda ölümle karşılaşması sınıf savaşımının nesnel koşullarına, düşmanla yaşayacağı çatışma durumuna, mevzilenme ve konumlanmasına bağlıdır. Ancak ölümle karşılaşma anı her şeyden önce ideolojik donanıma, örgütlenme gücüne ve yürüyüşüne bağlıdır.

Çelişkilerden faydalanabilmek doğru konumlanmayı gerektirir!

İçinden geçtiğimiz süreci doğru anlayabilmek için pek çok gelişmeyi bir arada değerlendirmemiz gerekmektedir. Ortadoğu'daki değişimler, Kürt ulusal hareketinin gelişim seyri, egemen kliklerin arasındaki çelişkiler, ezilenlerin durumu, devrimci hareketler... Bunlar ilk akla gelen başlıklardır. Sonuç olarak süreç, birçok çelişkiyi barındırdığı oranda ezilenler için fırsatlar da yaratmaktadır. Fakat bu fırsatlardan yararlanabilmek süreci doğru analiz edebilmeyi ve doğru bir ideolojik-politik ve örgütsel konumlanışı gerektirir.

Sürüngen gökte kartal olmaz! (2)

30 yıllık Ermeni mücadele tarihinde Kafkaslar'da, Batı-Doğu Ermenistan'da ve Ortadoğu'da Ermeni toplumu içerisinde en güçlü, çoğunluğu elinde bulunduran, temsil eden EDF (Ermeni Devrimci Federasyonu) Taşnak Partisi, aynı zamanda kendi içerisinde siyasal çatışmaların yaşandığı uzun bir dönemeçtir. Bu dönemecin önemli figürlerinden birir olan Antranik Paşa yeni bir yüzyılın başında Osmanlı'ya karşı mücadele içerisinde bir HINÇAK Parti taraftarlığından, Taşnak Partisi'nin bir savaşçısı, aynı zamanda Halkın Fedaisi konumuna getiren onun partiler üstü konumu olmuştur.

Kılıçdaroğlu’nun “adalet” yürüyüşü, gerçekler ve tarihsel olarak sivil itaatsizlik-1

Enis Berberoğlu’nun MİT tırlarının bilgilerini basına sızdırmasından dolayı yargılandığı mahkemece 25 yıl hapis cezasına çarpılması ve tutuklanmasının ardından CHP, yargılamanın “adaletsiz olduğu ve Enis Berberoğlu’nun serbest bırakılması” için Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Adalet” için yürümesine karar verdi.

Keş(iş)inde Söz Söyleme Hakkı Var

Kimine göre sosyalizm bilimseldir, kimine göre de değil.

Bana göre de sosyalizm bilimsel değildir.

Şayet sosyalizm bilimsel olsaydı herkesin ama herkesin sosyalizm için söz söyleme hakkı olurdu değil mi ?

Bilimsellik için söz söyleyenlere bir bakın. İçerisinde kimler var kimler.

Papazlardan tutun anarşistlere kadar herkes var.

Türlerdeki evrimleşmenin nasıl gerçekleştiğini açıklayan Mendel bir papaz idi.

Acı Esintiler

İzmir 1 Nolu Sıkıyönetim Komutanlığı'nda süren davamız nihayet bir karara bağlandı. Hakkımda istenilen 5 yıllık ceza da onaylanmış oldu. Ama avukatlarımız temyize başvurdular. “Sonuçlanması birkaç yıl sürer…” dediler.

O süre içinde yurtdışına kaçma planları yapmaya başladık. İlk grubun içinde ben de vardım. Ama ekildim. İbo ekti beni. Dede, “İbo istemedi seni” dedi. Yıllar sonra İbo’yla buluştuğumda sordum: “Dede istemedi seni” dedi. İkisine de inanmadım.

Özgür Gelecek-Partizan;ÇAĞRI ve UYARIMIZDIR

Devrimci, demokratik kamuoyuna ve okurlarımıza çağrımızdır!

Devrimciliği çoktan askıya almış kesim karşısında alanlarımızı sonuna kadar koruyacağız!

Uzun bir süre kolektif içinde yaşandıktan sonra artık devrimci kamuoyunun gözleri önünde yaşanan “iç” sorunlarımızda, çeteci mantıkla sorunları kangrenleştiren ve devrimcilere yönelik şiddet uygulamaktan geri durmayan kesimin saldırıları sürüyor.

Canım biraz HASAN AKSU'yla uğraşmak istiyor!

Hasan Aksu, onun tabiriyle gelenekten biri. Epey bir geçmişi var. Fakat son 35 senedir gelenekten uzakta yaşıyordu. Yurt dışına geldiğinde ( ya da onun söylemiyle yd atandığında) bir süre doruklarda dolandı.

Sayfalar