Kaypakkaya, Ortadoğu meselesine yaklaşım ve Oryantalizm
Emperyalistler arası gerilimlerin en net sahası olan Ortadoğu bugün sınıfsal durumun en verili halini ortaya koymaktadır. Bu açıdan Ortadoğu merkezli bir bakış emperyalistlerin uzun vadeli politikalarını ortaya koyacağı gibi hem de sınıf hareketleri açısından verili bir örgütlenme zemini ortaya koymaktadır. Mao Zedung’un bilimsel katkılarını daha net şekilde göreceğimiz bu coğrafyada buradaki sosyal-sınıfsal örgütlenmeye dahil olmak katkı sunmak en net haliyle MLM’yi kitle pratiği içerisinde geliştirmek anlamına gelecektir.
Bu açıdan bu zamana kadar yapılan Ortadoğu analiz ve değerlendirmeleri esas olarak MLM tarzda okunmalı ve pratiğe hizmet edecek bir perspektiflerle donatılmak zorundadır. Bu açıdan Ortadoğu’da konumlanmış olan Maoistlerin analiz ve sentezleri kıymetlidir. Bu açıdan bunların sistemleştirilmesi gerekmektedir. Bunun bu kadar elzem olması devrim denilen o büyük altüst oluşun buna ihtiyaç duymasıdır. Bunlar yapıldığı oranda hem kültürel hem ideolojik hem de savaşçı profilde gelişim sağlayacaktır.
Tarih boyunca Ortadoğu eksenli araştırmaların hemen hepsi batı merkezli yaklaşımlara mazhar oldu ve bu oryantalist yaklaşımlar genel olarak gelinen aşamada akademik alandan sosyal alana ve hatta devrimci cenaha kadar düşünsel tabloyu etkilemektedir. Ortadoğu araştırmaları hem kuramsal açıdan hem de özü itibari ile diğer birçok bölgelere dair yapılan araştırmaların gerisinde kalmaktadır. Kuşkusuz bu durum bölgedeki sınıfsal hareketlerin gelişim düzeyine bağlıdır. Ancak bununla paralel olarak esasta emperyalistler tarafından bölgenin geri bıraktırılması, kültürel ve akademik alanın feodal ilişkiler ağında hapsolmasındandır. Bunun en büyük örneği ise bu bölgeye dair bütün incelemelerin sınıfsal değil dini eksenli olmasıdır. Bölgedeki bilimsel alanın geri bıraktırılmışlıkla almış olduğu boyut bugün bölgeye dair yabancılaşmayı da beraberinde getiriyor. Mao’nun tespitlerinin dikkatle incelenmesi ve bunların soyutlanarak bilimsel sahada gözlemlenmesi bizlere verili imkanı sunacaktır. Bu yabancılaşmanın panzehiri Maoizm’in kavranması ve Ortadoğu’nun Maoist çerçeveden okunmasıdır.
Yukarıda belirttiklerimiz olması gerekenin ve ihtiyacın sadece bir mesajıdır. Bu noktada ortaya koyulacak tespitler genel manada hem ülkemiz açısından hem de dünya komünist hareketleri açısından kıymetlidir. Ancak ne var ki Ortadoğu değerlendirmelerinin çoğunda ortaya çıkan burjuva aydınlanmacı, oryantalist yaklaşımlar bizleri yanlışlara sürüklemektedir. Son yıllarda Filistin’den Yemen’e kadar bir dizi yaşanan olaylar dizisine dair mevcut sessizlik ya da Arakan’da yaşanan katliama dokunmama çabası esasta bir politikasızlığın ve sınıfsal duruştan uzaklaşmaktır. Yaşanan her şey sınıfsaldır ve bunun altın damarı bulunun kitlelerin çığlığı haline getirilmelidir. Bu yapılmadığında bu çelişki gericiler tarafından doldurulmaktadır. Bu konuda komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın yaklaşımları dikkate değerdir. Sınıfsal olanın tespiti ilerici olan ile gerici olanın salt analizi değildir. Bugün burjuva aydınlanmacılar dinsel olgunun insanlığın önündeki en büyük engel olarak görmektedir. Bu açıdan Ortadoğu’da yaşanan hemen her şeye dinsel bir algıyla yaklaşıldığı için yaşananlara kayıtsızlık ortaya çıkmaktadır. MLM, meselenin özünü yakalamaktır. Ve bu noktada Kaypakkaya ülkemiz sınıflar tahlilinde meselenin özünü yakalamıştır. Bunu yaparken de birçok meseleyi görmüş ancak yanıltıcı algılardan ayrılarak sorunun özüne varmıştır. Kimi kesimler Şeyh Said İsyanı’nı İngilizlerin bir planı, kimisi ise dini gerici bir hareket olarak görürken o bunları görmekle beraber onun özündeki ulusal meseleye odaklanmıştır. Bu onun en berrak yaklaşımı ortaya koymasına sebep olmuştur. Yine aynı şekilde politik olarak Kemalizm’in ve Kemalistlerin eleştirisi, Kemalizm’in ve Kemalistlerin İslam’a ve İslamcılara karşı olan tutumu esas alınarak yapmamıştır. Kemalizm eleştirisi esas olarak sınıf tahlili üzerinden yükselmiştir. Kemalistleri komprador burjuvaların ve büyük toprak ağalarının politik temsilcisi olarak tahlil etmiş ve Kemalizm’i de bu sınıfların ideolojisi olarak değerlendirmiştir. Kaypakkaya Kemalistlerde savunulması ve sahiplenilmesi için ilerisi sürülen hiçbir tarihsel belge ve delili (hilafet ve Saltanat’ın lağvedilmesi, şeriat kanunları yerine medeni kanunların benimsenmesi, medrese, tekke ve zaviyelerin kapatılması, Arap alfabesinin yasaklanması bütün bu kurumların yerine “modern eğitim” kurumlarının kurulması ve Latin harflerinin benimsenmesi “kılık-kıyafet devrimi”, “kadına seçme-seçilme hakkının verilmesi” vb. vb. gibi bir dizi…) tartışma konusu dahi yapmamıştır. Onu bir ideoloji olarak ele almış ve bu noktada onun sınıfsal kökeninin analizini yapmıştır. Kaypakkaya yoldaşın bu inceleme ve analiz tarzı Marksizm adına Marksizm’e yıpratan revizyonistlere sert bir tokat olmuştur. Marksizm adına Kemalizm’de savunulacak ve sahiplenilecek şeylerin olduğunu iddia edenlere Kaypakkaya MLM silahı ile yaklaşmıştır. Buradan çıkaracağımız sonuç Kaypakkaya yoldaş somut koşulların somut tahlili ilkesine sımsıkı sarılarak “Marksistler” karşı Marksizm silahını kullanmıştır.
“Öncelikle Kemalizm konusunda orta burjuvazinin gerçeklere aykırı idealist yargıları beyinlere öylesine yerleşmiş, kafalara öylesine tekel kurmuştur ki, Kemalizm’in komünistçe değerlendirilmesi, sanki olanaksız hale gelmiştir. Şimdi iyi biliyoruz ki bizim Kemalizm konusundaki yargılarımız, Ç. Altan, D. Avcıoğlu, İ. Selçuk’tan tutun da TİP, M. Belli, H. Kıvılcımlı, TKP, THKP-C, THKO ve Şafak Revizyonistlerine kadar bütün burjuva ve küçük-burjuva örgüt ve akımlarını öfkeyle ayağa fırlatacaktır…” (İbrahim Kaypakkaya Bütün Eserler, Nisan Yayımcılık, s. 405) diyerek kendini Marksist addedenlerin şaşkınlığını ifade etmiştir. Zira belirttiğimiz gibi onun tespitleri Türkiye coğrafyasında Marksizm’in temsiliyetini taşıdığını bilimsel olarak ilan etmiş ve diğer kesimlerinin ideolojik politik kimliklerini de ilan etmiştir.
Güncele geldiğimizde ise bugün toplum ve kimi cenahlarda AKP iktidarının baskı ve saldırıları karşısında sistem partilerinden herhangi birinin alternatif olarak görülmesi sınıfsal bakıştaki sakatlanmanın ifadesidir. Yine aynı şekilde Ortadoğu meselesine yaklaşım, Kürt ulusal hareketi ile olan ilişkiler noktasında ortaya çıkan sorunlar Marksizm’den uzaklaşmak anlamına gelmektedir.
Şurası bir gerek ki Kaypakkaya yoldaş kimsenin dokunmadığı damarlara dokunmuştur. Bu dokunuş ona bilimsel veriler sunmuştur. Kürt ulusal sorunu bunun başında gelmektedir. Onun Kürt ulusal sorununa yaklaşımı birçok meseleye yaklaşımı kadar berraktır. Öyle ki Kürt ulusal burjuvazinin din ile olan ilişkisi Kaypakkaya için bir veri değildir. Onun için mesele ulusal meseledir. Bu yüzden Kürt ulusal sorunu karşısında ezilen din insanlarını dahi gündeme getirmiş, zindanlar “Kürt burjuvalarının ve küçük toprak ağalarının sözcüsü demokrat Kürt aydınlarıyla, gençleriyle doldurmuştur(*). Bugün küçük toprak ağaları ve bir kısım Kürt din adamları da zindanlardadır. Veya zindanlara tıkılmak için aranmaktadır.” (İbrahim Kaypakkaya, age, s. 226) diyerek sorunun dini yanını değil ulusal yanını ortaya koymuştur. Ona göre çeşitli olgularla çevrili olan öz ancak ve ancak Marksizm ile anlaşılabilinir. Marksizm kavranmadıkça bu olgulara takılır.
Bugün Ortadoğu’da açığa çıkan gelişmelere yabancılıkta Marksizm’den uzaklaşmanın en yalın ifadesidir. Kaypakkaya yoldaşı andığımız bugünlerde tartıştığımız ve tartışacağımız tüm konuların gelişimi hedef alması şarttır. Özellikle Ortadoğu incelemelerine ağırlık vermek, oryantalist bakış açısının ürettiği zaafiyetlerden arınmak için bu bölgelerdeki pratik ağırlığın ideolojik politik donanımla geliştirilmesidir. Kuşkusuz yapı güçlendirme pratiklerimiz gerçeğin içerisinde şekillenecektir. Şovenizm gibi safları sarıp sarmalamış bir zafiyet ancak ve ancak somut koşulların somut tahlili ile mümkündür. Ortadoğu’ya yaklaşım bizim şovenizm karşısındaki konumlanışımızı ifade etmektedir. Zira oryantalist bakış açısı kitle ruhuna aykırıdır ve bu noktada şovenizmi ve ırkçılığı da üretir.
Bu konuya ilişkin Edward Said’in şu örneği anlatmak istediğimizi açıklar sanırız: “Filistinli Arabın siyasal açıdan var olmadığına, var olmasına izin verildiğinde de ya bir baş belası ya da bir Şarklı olarak var olduğuna dair neredeyse tam bir mutabakat var. Irkçılıkla, kültürel klişelerle, siyasal emperyalizmle, Arapların ya da Müslümanların maruz kaldıkları insandan sayılmama ideolojisiyle oluşan ağ gerçekten çok güçlü; her Filistinlinin benzersiz, cezalandırıcı bir yazgı olarak duyumsadığı şey de bu ağdır zaten…” (Edward Said Şarkiyatçılık, Metis Yayınları, s. 36) Said bu örneği verirken yazısının devamında bu duruma dair yaklaşımların “Kültür ve siyaset bakımından Araplarla içtenlikle özdeşleşmemiş olduğunu görmek, Filistinli için durumu daha da beter kılar” der. Filistinli için bu yazgı ülkemiz açısından da Kürt ulusu için geçerlidir. TDH içerisinde Kürt ulusunun maruz kaldığı milli baskıya kimsenin dokunmaması ve bunu sadece Kaypakkaya’nın yapmış olması Kürt ulusu nezdinde Kaypakkaya’yı önemli bir yere koymaktadır. Öyle ki onun analizleri bugün Kürt ulusunun gerçek kurtuluşunu ifade etmektedir ve bugün de bu soruna eğilmek daha fazla düşünmek önem arz etmektedir.
Kuşkusuz bugün AKP karşıtlığı nezdinde “sol”da oluşan Kemalizm hayranlığı ile mücadele etmek onun ideolojik ayağı ile hesaplaşmak gerekmektedir. Bunun için somut bir örgüt aramak doğru değildir. Bunun yansımaları olan düşünsel akımları içerde ve dışarıda mahkum etmek gerekmektedir. Dolayısıyla bugün sadece Kürt meselesinde değil Ortadoğu meselesinde konumlanış şovenizm karşısında konumlanış, Marksizm saflarında konumlanış ve ülkemiz şartlarında Kaypakkaya ihtilalci çizgisinde konumlanıştır.
(Bir Partizan)
Son Haberler
Sayfalar
Sosyalizm/Komünizm Nedir? (MLPD Programı)
Sosyalizm ve komünizm hakkında düşündüklerinde birçok insanın aklından geçen sorulara bazı yanıtlar.
Sosyalizm nedir ki?
Sosyalizm, kapitalizmin toplumsal alternatifidir. Günümüzün devlet-tekel kapitalizminde, uluslararası tekeller kendilerini tamamen devlete tabi kılmış ve tekelci sermayenin organları devlet aygıtının organlarıyla birleşmiştir. Tüm toplum üzerinde çok yönlü egemenliklerini kurmuşlardır. Aynı zamanda, hakim olan uluslararasılaşmış üretim tarzı, dünyanın birleşik sosyalist devletleri için maddi hazırlığı tamamlamıştır.
Dinci-Faşist Gericiliğin Merkezi: Emperyalist Türk Devleti
Özellikle son 15 yıldır dinci (müslüman) gericiliğin merkezi olduğu rahatlıkla söylenebilir. ABD'nin Afganistan ve Irak'ı işgali ve peşinden Kuzey Afrika ülkelerindeki 2010 ayaklanmaları ve Mısır'da geçici olarak Müslüman Kardeşler örgütünün iktidara gelmesi ve peşinden Suriye'de geliştirilen olaylar, Türk devletine, dinci AKP'nin de iktidarda olması, yeni bir emperyalist yayılma politikasını benimsetmiştir.
KAYPAKKAYA’DAN KALAN…[*]
SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER
“Türkiye’nin geleceği çelikten yoğruluyor;
belki biz olmayacağız ama
bu çelik aldığı suyu unutmayacak.”[1]
18 MAYIS | Umudu Büyütmeye Devam Ediyoruz
"Kaypakkaya'nın kurduğu parti ve oluşturduğu program etrafında elli yıldan fazla bir süredir kavgasını sürdüren yoldaşları büyük bir mücadele ve direniş geleneği yarattılar. Kaypakkaya'nın görüşlerini büyük bedeller ödeyerek bu günlere taşıdılar, taşımaya devam ediyorlar..."
Tam 50 yıl önce 1973’ün 18 Mayıs’ında 1971 silahlı devrimci çıkışının “komünist yüzü” İbrahim Kaypakkaya, Amed Hapishanesi’nde Kemalist faşist diktatörlük tarafından katledildi.
“Cabbar”laşan Ermeni (Nubar Ozanyan)
Sonu gelmez Ermeni-Kürt düşmanlığı üzerinden yaratılan büyük korku, bilinçleri kuşatıp yürekleri tutsak almaya devam ediyor. Aradan 108 yıl geçmesine karşın Ermenilerin baskı görme, işini kaybetme vb. korkularından dolayı kendilerini inkar ederek kimliklerini gizlemelerinin trajik hikayeleri yazılmaya devam ediyor. Her an baskı görecekleri endişesiyle güvercin tedirginliği içinde yaşamaya devam ediyorlar.
Umudun Adı ve Devrime Çağırıydı Yılmaz Güney[1]
“Bir pratik,
bir ideolojinin aracılığıyla
ve bir ideolojinin içinde vardır.”[2]
Reis Çelik’in, “Düzene başkaldırmış korkusuz bir devrimci”[3] diye betimlediği Onu; hayatının her alanında uçlarda yaşayan korkusuz, sahici insanı; hakikât savaşçısı komünist Yılmaz Güney’i nasıl anlatabiliriz? Bunu çok düşündüm. Sorumun yanıtını da yine Yılmaz Güney’in üç karesindeydi…
‘ÜMÜŞ EYLÜL KÜLTÜR-SANAT’A YANITLAR[*]
“Kâğıda dokunan kalem,
kibritten daha çok yangın çıkarır.”[1]
Ümüş Eylül Kültür-Sanat/ Hasan Şahingöz (HS): Sizce yazarlık nedir? Yazarlığın ayırt edici özellikleri nelerdir? Kime, neden yazar denir?
Temel Demirer (TD): “11. Tez”ci eyleminin saflarında, “Yazmak eylemdir; yazarlık ise son saatin işçiliği,” diyenlerden ve elime her kalem alışımda Friedrich Engels’in, “El yalnızca emeğin organı olmayıp, aynı zamanda emeğin ürünüdür,” uyarısını anımsayanlardanım.
Ben Ölüyorsam Sizde Ölün: Seçimleri (Kılıçdaroğlu'nu Boykot)
Proletaryalar faydacıdır; yararlanmasını bilene.
Seçimler ilginç bir şey.
Herkes seçimlerin neler değiştirip değiştirmeyeceğini tartışıyor.
Ama kime göre neye göre?
Devrimcilere göre mi proletaryalara göre mi?
Şayet tartıştığımız seçimlerin sisteme karşı devrimcilerin yaşamlarında neler değiştirip değiştirmeyeceği ise...
İnanın dün olduğu gibi bu günde seçimlerin devrimcilere karşı sistemin davranışlarında herhangi bir şey değiştirmeyeceğini herkesbiliyor..
Sistem yine devrimcileri gördüğü her yerde katletmeye çalışacak.
Nisan Güneşi Yolumuzu Aydınlatmaya Devam Ediyor
Nisan’ın 24’ü çeşitli milliyetlerden ve inançlardan işçi sınıfının, emekçilerin, ezilen yığınların öncü müfrezesi proletarya partisinin kuruluş günüdür. Aynı zamanda Marks ve Engels tarafından 1848 yılında ilan edilen Komünist Manifesto’nun Türkiye ve Türkiye Kürdistanı topraklarında yeniden yaşam suyuna kavuştuğu tarihi ifade etmektedir.