İSMAİL BULUT ve YILDIZ ÇİÇEK
Kity Genovese, Hüseyin Aslan, "çeşmeden çıkan gerçek" İSMAİL BULUT ve YILDIZ ÇİÇEK
Bir akşamüstü 1964 Mart ayında New York şehrinin pek de tenha olmayan caddelerinin birinde KityGenovese isimli bir kadın öldürülür. Katil, dakikalar boyunca kadına tecavüz etmeye çalışır, başaramayınca kadını zalimce döverek yaralı orada bırakır, kadın, bu tecavüz girişimi ve arkasından gelen şiddet boyunca çığlıklar atarak yardım ister, yardım yakarışlarına cevap bulamaz, katil çevreden bir tepki olmadığını görünce geri döner ve yaralı kadını öldürür. Kadın öldürüldükten 1 saat sonra birinin cesedi haber vermesiyle polis ancak durumdan haberdar olur. Polis çevreyi incelemeye başlar, o henüz havanın kararmadığı saatlerde ve işlek bir caddede bu olayın duyulmaması, görülmemesi mümkün değildir.Polis, araştırma sonucunda nerdeyse o caddede yaşayan herkesin olayı gördüğünü belirler, hatta bazılarının başından sonuna kadar olayı pencereden izlediğini tesbit eder. Her gün New York şehrinde yaşanan "sıradanlaşmış" cinayetlerden biri gibi görünmesine rağmen, bir gazetecinin halkın duyarsızlığını, tepkisizliğini dile getirdiği bir haber sayesinde sıradan olmaktan çıkarak tüm ülkede duyulur. Olay öylesine bir toplumsal travmaya dönüşürki Psikiyatristler, Sosyologlar, Kriminal uzmanları olayı bilimsel bir tartışmaya dönüştürürler, Tartışmalardan şöyle sonuçlar ortaya çıkar:Olaya şahit olanların hepsi "nasılsa bir başkası polise haber verir veya müdahale eder" düşüncesiyle tepkisiz kalarak cinayeti sadece seyretmekle yetinmişlerdir. “Nasılsa biri çözer!” diyerek sorumluluğu bir başkasına yükleme, başkasından bekleme, sorumluluktan kaçma diye özetlenebilecek duruma bilim insanları “KityGenoveseSendromu” adını verirler ve bu sendromu yaşayan toplumların haksızlığa, kötüye, yanlışa karşı tepkisizliği ve duyarsızlığı sonucu zorbalar, katiller, kötüler istediğini yapma özgürlüğüne kavuşur sonucu çıkartırlar.
6 Mayıs 2015 günü öğleden sonra 15.30 da Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Taug(Kardelen) köyünde, önceden devletin zorla sürgününe maruz kalmış, inadı ve ısrarı sonucu tekrar köyünde yaşamaya başlamış ve bu tutumuyla köye dönüşlerde teşvik edici rol oynamış Devrimci ve Devrimci Babası, cezaevi kapılarının müdavimi Hüseyin Aslan, geçmişi ahlaksızlıklarla dolu, psikolojik sorunları olduğu iddia edilen bir akrabası tarafından av tüfeğiyle arkadan vurularak kalleşçe katledilir. Katil birçok yerde Hüseyin Aslan’ı öldüreceğini söylemiştir, hatta Hüseyin Aslan’ın kendisinede mülkiyet üzerine tartışmalarında söylemiştir. Köylülerin büyük bir kısmı, geçmişi ve hainliği gözönünde bulundurulduğunda katilin bu cinayeti işleyeceğini bilmektedir, sadece köylüler değil, Hüseyin Aslan’ın katline yolu açan mülkiyet sorunlarını ve katilin kişiliğini bölgedeki siyasi yapılarda bilmektedir. Zaten politik tutumu nedeniyle devletin doğrudan hedefi halinde olan Hüseyin Aslan mülkiyet paylaşımının nasıl bir açgözlülüğe ve yozlaşmaya yol açtığının farkında olarak, sorunlar karşısında "başkaları çözssün, başkaları yapsın" diyen GenoveseSendromu yaşayanların aksine "ben çözerim, ben yaparım" diyen biridir. Sanki herkes Marquez’in "Kırmızı Pazartesi" romanındaki köylüler gibi cinayet işleneceğini bilmekte ve cinayet saatini beklemektedir. Hüseyin Aslan, kendisinin oluştuğu, estetik, moral ve ahlaki değerlerinin ilk olarak şekillendiği toprağı kazmaktadır, ta yüzyıllar önce Mitra’nın ışığı ellerinde Abbasilerin katilllerine karşı gerçekliğin kavgasını veren ve bu yüzden sürgün yollarına düşmek zorunda kalmş, tekrar köklerine ulaşmaya çalışan Horasanlı ataları gibi kendini toprağını ekmeye çalışıyordu Hüseyin Aslan.Bahçesine vurduğu her bele acısı karışıyordu, o ektiği tohumu sürgünün gözyaşları büyütecekti, kendini ekiyordu toprağına. Yüzyıllarca yaşayacak, büyük dallarının altına evlatlarının sığınacağı belki bir okaliptüs, belki bir sekoya, belki bir çınar ağacı olacaktı o tohum. Insan kendini ve düşmanını en iyi hayal kurduğunda, umut ettiğinde tanır, kendinin ve düşmanının güçlü ve zayıf taraflarını bu anlarda görür, Bunu biliyordu Hüseyin Amca, o ektiği tohum büyümeye başlayınca, kola ile fanta ile zehirlenmiş köksüz ağaççıkların saldırısına uğrayacağını biliyordu. Dersim coğrafyası kayalıktır, iklimi zorludur, yüzeyde ve yakınında su bulamayan birçok ağaç türü suya ulaşmak için metrelerce kök uzatır, o yüzden temelleri çok sağlamdır vinçler bile sökemez. Birilerinin taşıma suyuyla sürekli suladığı ağaçlar, hiçbir çaba sarfetmeden suya ulaştığı için kök salamaz. Fırtınalı, rüzgârlı havalarda bu türden ağaçlar en tehlikeli olanlarıdır, kolayca devrilirler. Buağaçların en küçük rüzgârda bile üzerine düşeceğini biliyordu Hüseyin ASLAN. O yüzden kendini Munzur’un kayalıklarına kazıyordu, suyu bulmak için her yöne kök uzatan kayalık ağaçları en sağlam olanıdır. Çoğu zaman kökleri birbirine karışır, bazen aynı kaynaktan bazende birisinin türünün özelliğinden dolayı kökünün uzunluğu suya yetmeyince diğerinden su alır. Onun gibi kendini kayalıklara kazıyanlarla köklerinin birbirine sarılarak su vereceğini biliyordu Hüseyin Amca. Birileri tarafından sürekli hormonla, kimyasal sularla beslenen köksüz çalı çırpıda biliyordu. Hüseyin Amca gibileri kök salarak toprağa yayıldıkça bu köksüzlere yer kalmayacak, zayıflıkları açığa çıkacaktı. Güçsüzlerdi, birbirlerine sarılarak kasırgaları durdurabilen Hüseyin Amca gibilerin aksıne en küçük bir esintide önce birbirlerinin üstüne düşüyor, birbirlerini parçalıyorlardı. O yüzden her biri önce kendini kurtarma telaşındaydı. Efendileri zehirle besledikçe çoğalıyorlardı, ama kökleriyle zehiri temizleyen o koca çınarların, yerlerini daraltığı için sırtlarından kendi efendileri tarafından balta ile vurulacağını da biliyorlardı, vurdular, onlar vurulurken kendini kurtarma telaşında olan bu çalı çırpı sadece seyrettiler.
19. yüzyılın bir efsanesine göre "yalan" ve "gerçek" bir gün karşılaşırlar.Yalan, "Bugün çok güzel bir gün biraz birlikte vakit geçirelim mi?" diye sorar gerçeğe. Gerçek, tereddütlü bir şekilde gökyüzüne bakarak: "Evet, güzel bir gün, birlikte biraz vakit geçirebiliriz." diye cevaplar. Epeyce birlikte gezdikten sonra akşama doğru bir çeşmeye varırlar. Yalan "Su çok güzel birlikte yıkanalım mı?" diye sorunca Gerçek, şüphelenmesine rağmen suyun güzel ve çekici olması nedeniyle teklifi kabul eder. Birlikte biraz yıkandıktan sonra ansızın Yalan,Gerçek’in elbiselerini çalarak kayıplara karışır. Gerçek, çıplak bir şekilde çeşmeden çıkarak Yalan’ın peşinden elbiselerini aramaya koyulur. Gerçek’i bu çıplak haliyle gören Dünya küçümseyerek bakışlarını çevirir ve Gerçek sonuçsuz elbiselerini arama çabasından sonra Dünya’nın hor gören, küçümseyen bakışları arasında utancını saklamak için tekrar çeşmeye döner ve sonsuza dek ortadan kaybolur. Ta o zamandan beri toplumların Gerçek’e olan ihtiyacını tatmin etmek için Yalan, Gerçek’in elbiselerini giymiş bir şekilde Dünya’yı dolaşmaktadır. Çünkü Dünya hiçbir şekilde çıplak Gerçek’le karşılaşmak istememektedir.
Karanlıkta değil, açık havada, meydanda herkesin gözlerinin önünde vicdanımız, dalları altına sığındığımız insanlarımız katlediliyor. Yalan’ın elbiselerini çıkarmış çıplak ölüm Gerçek’se bu ölümlerin karşısında yaşıyormuş gibi yapmakta, çıplak yalandır, yalancılıktır. cinayeti gördüğü ve seyrettiği halde "başkaları müdahale etsin" diye vicdanlarını yitirenler, fırtınalara, kasırgalara yön vermesi ve önünde gitmesi gerekirken ardından giden ve Gerçek’i Yalan’ın elbiseleriyle görerek sorumluluktan kaçan öncüler, günde 17, 18 saat çalıştığından dolayı ayakta zor duran bir genç işçinin elinin yanmasına sebep olduğunda, o işçiyi tedavi ettirmek isteyenin ilgisini "aşırı" bularak merhametini yitirenler, semaver yanında olduğu halde "üst sınıfa" ait olduğunu göstermek için garsonu kaba bir hareketle çağırarak çay doldurmasını isteyen aşağılık kompleksi ile malül olup acıma hissini yitirenler bizleriz. ÇıplakGerçek bu olduğu halde "iyi olmanın, iyiyi savunmanın" iyi görünme çabasına evrilerek role dönüştüğünün gerçeğini görenler Yalan’ın elbiselerini parçalayarak "Ben yaparım!" demelidir.
Hüseyin Amca’nın katledildiği Taug(Kardelen) köyüne, -yol denirse tabi- karayoluyla 20 km, kuşbakışı 6 km, dağ yoluyla 12, 13 kilometre mesafede, karayolundan henüz Zankirek(Karaçavuş) köyüne inmeden yolun solunda oldukça yüksek bir tepe var, araba çıkmıyor, yaya yoluda oldukça zorlu, öyle her istediğin zaman tırmanılacak bir yer değil, bu tepede küçük bir aile mezarlığı var, bu tepenin tam karşısında kuşbakışı yaklaşık 3,4 kilometre mesafede silindir şeklinde bir gözetleme kulesi var, bu kulenin esas amacı Aliboğazı girişlerini gözetlemek ve kamerayla bu tepedeki mezarlığıda kim ziyaret ediyor diye 24 saat gözetlediği söyleniyor.Bu küçük aile mezarlığında İsmail BULUT adında bir adam yatıyor, mezar taşının üzerindeki ismin ve önceden kırmızı olduğu bilinen bir gül oymasının boyaları tamamen silinmiş, isimde gülde çok zor seçiliyor. Unutulmuş gibi sanki, ama Yalan’ın hizmetçileri, Yalan’ın elbiselerini Dersim’de, Şavşat’ta parçalayan adamı unutmadıkları için 24 saat gözetliyor. Nasıl bir adamdı İsmail Bulut? Büyük adamdı o, umutlarımızın, geleceğimizin "köylü" kabuğunu parçalamış sevgihaliydi, tüm yeryüzüne hâkim kılmaya çalıştığımız sevginin yaşayan haliydi, gelecekte "yeni insan nasıl olacak" sorusunun cevabıydı, bilincimizi dayadığımız dağlarımızın insan silüetiydi, isminin duyulması, esintisinin hissedilmesi dahi herkese güç verirdi, kurumaya yüz tutmuş ev çiçekleri canlanırdı, yürümekte, ayağa kalkmakta zorlanan yaşlılara takat gelirdi, gülmezdi fazla ama dokunduğu her şeye neşe ve yaşama sevinci getirirdi. ÇıplakGerçek’ti o, "ben yaparım" diyenlerin öncüsü olarak Yalan’ın karşısında, o Şavşat’tan yoldaşları Dersim’den gökyüzünün maviliklerini, Tokat’tan kırmızılara bürünmüş gerçeğin ta kendisini, Hüseyin Amca’nın başında yürek sızlatan ağıtlar yakan, çığlıklar atan Sultan Ana’nın ayaklarının önüne sereceklerdi. Yalan’ın en cafcaflı, afili elbisesi mülkiyetti, "ağız sulandıran" envai türlü şekerden yapılmıştı, Hüseyin Amca’nın üstüne devrilen köksüz ağaçlar bu şekerin tatlandırdığı sulardan besleniyordu, zehirliydi şeker, önce gözleri etkileyerek Yalan’ınGerçek gibi görülmesine neden oluyordu, sonra herkes bu zehirden daha çok alabilmek için birbirini ezdiğinde, sevgiyi vuruyordu, sevgi azaldıkça nefret artıyor ve Yalan sevgisizliği hâkim kılarak Dersim’i dize getiriyordu.Işin kötü tarafı Dersim yenildiğinin farkında bile değildi. İsmail Bulut ve yoldaşları diyorduki; "gökyüzünün maviliklerine çekilmiş sevgiyi analarımızın çığlıkla, ağıtla göğe kalkmış ellerine, avuçlarına indirmek için Yalan’ın zehirli elbisesi mülkiyeti parçalayarak yeryüzünden yokedeceğiz!" Sultan Ana’nın çığlığı Gerçek’in kavgasını veren adama ulaşmasın diye Yalan havayı, yeryüzünü alt ve üst duyma eşiğini aşan seslerle boğuyor, sularıda zehirliyordu.Ses havada saatte 1224 km, (dünyanın kendi etrafında dönüş hızı olan 1265 km.ye yakındır) suda 53424 km, ağaçta 169200 km, demirde 183600 km taşta 216000 km hızla yayılır. Ses maddenin içindeki birbirine yakın taneciklerin çarpışarak titreşim(frekans) yaratması sonucu oluşur, dolayısıyla tanecikleri birbirine yakın olan katı maddelerde daha hızlı yayılır. Tanecikler arasında çok mesafe olan gazda ve havada daha yavaş ilerler. Sesin önünde rüzgâr esiyorsa göğe doğru bir hareket izleyerek yavaşlar, arkasında esiyorsa yere, yani katı maddeye doğru bir hareket izleyerek hızlanır. Tiz seslerde bas seslere oranla titreşim sayısı fazladır, tersinden söylenirsede tiz sesler daha fazla titreşim üretir. Titreşimi fazla olan bu tiz sesler daha uzun erimlidir. Kadın sesleri tiz seslere ait olduğundan yüksek titreşimlidir, dolayısıyle düşük frekanslı erkek seslerine oranla daha çok duyulur ve daha uzun erimlidir. Acı ses tellerinin enerjisini arttırarak yüksek frekansa ulaşmasını sağlar. Evrimsel biyoloji kadın sesindeki titreşimin yüksek olmasını, tahminen 10, 12 bin sene önce sınıflı toplum ortaya çıkana kadar insanın milyonlarca yıl süren evrimi boyunca kadının iktisadi ilişkilerdeki öncü rolüne bağlar, avcı toplayıcı komünal topluluklarda yiyeceği elde etmeye yönelik faaliyeti organize eden kadın olduğu için işaretlerden sonra sesli iletişimin erkekten önce kadında başladığı tahmin edilmektedir. (Linguistik açıdan tüm dillerdeki "anadil" kavramı sınıflı toplumdan çok daha öncesine, yani kadının üretim ilişkilerinde otorite olduğu döneme aittir) Hal böyle olunca "anne soyu" üzerine örgütlenen bu topluluklarda doğaya karşı verilen varlığını devam ettirme mücadelesinde kavram haline getirilen bilgiler ilk önce kadın tarafından sağlanıyordu, bir hayvanı yakalamak için milyonlarca yıl boyunca aralarında iletişimi sağlamak veya hayvanı korkutmak için bağrışan kadınların sesi, sesindeki titreşim sayısı ve desibel oranı erkeğe nazaran daha yüksek hale geldi. Kadının üretimdeki bu öncü rolü ayrıca kadına başka üstün özelliklerde kazandırdı:Yiyeceğin nasıl elde edilebileceğine ve iktisadi ilişkilere öncelikle kadın "kafa yorduğu" için beyninin değil ama zekâsını kullanabilme, açığa çıkarma oranı erkeğe nazaran daha çok gelişti,(zeka ve beyin aynı şey olmadığından lütfen Lucy filmindeki anti bilimsel iddia ile karıştırılmasın, insan beyninin yüzde yüzünü kullanır. ) embriyoda ilk oluşan sinir sistemi milyonlarca yıl boyunca insan bedeninde varlığı tehdit eden tehlikelere karşı sürekli savunma genleri oluşturarak av peşinde koşan kadın bedenini daha dayanaklı hale getirdi; örneğin bilimsel deneylerinde kanıtladığı gibi kadın bedeni hem acıya hem soğuğa hemde sıcağa erkeğe nazaran daha dayanıklıdır. 10, 12 bin yıllık sınıflı toplum süreci, milyonlarca yıldır süregelen evrim sürecinde küçücük bir nokta olduğundan dolayı halen dahi genlerinde bu üstün özellikleri taşıyan kadın bedenini etkileyebilcek, değiştirebilecek önemde değildir. Başkan Mao "Göğün yarısı kadınların omuzunda yükselir" derken bu bilimsel gerçeğe vurgu yapmaktadır.
Kadının biyolojik varlığında taşıdığı bu üstün özelliklerinin açığa çıkarılarak insanlığın gelişimine katılması, sevdalandığı adamla, İsmail Bulut’la birlikte Şavşat’ta elleri gökyüzünün maviliklerine uzanan Yıldız Çiçek’in çığlıklarının, haykırışlarının Sultan Ana’nın çığlığının arkasında sadece rüzgâr değil, fırtınalar, kasırgalar oluşturması ile sağlanacaktı, yani kadının av peşinde, yiyecek kavgasında milyonlarca yılda oluşan o titreşimi yüksek güçlü sesiyle olacaktı. Rüzgâr, fırtına, kasırga sesin arkasında oluşursa yere doğru bir seyir izler, Dersim coğrafyası kayalıktır, Taug köyünde Hüseyin Amca’nın arkasından ağıtlar yakan Sultan Ana’nın acılı çığlığı, arkasından kopan fırtınanın etkisiyle kayalıklarda İsmail Bulut’un olduğu Zankirek’teki tepeye 0,1 saniyede ulaşır. (216000:60=3600:60=60:6=10 salise yani 0.1 saniye)
KityGenovese’nin yardım çığlıkları "nasılsa biri yardım eder" diye sorumluluktan kaçanların oluşturamadığı rüzgâr yüzünden havaya yükselerek duyulmamıştı.O bir kadındı, kadının çığlığı erkek için ürkütücüdür, erkeğin bilinçaltında kendi iktidarına isyanı çağrıştırır, o yüzden hiçbir erkek duymamıştı, duymak isteyen eşlerinide susturmuşlardı, sonrasında, oluşan "sendromu da bir kadın olan onun ismiyle adlandırdılar, Kassandra Sendromu gibi veya bir kadının kendini esir alana âşık olduğu Stockholm Sendromu gibi. Niye esir aldığı kadına âşık olan erkeğin sendromu değilde kadının. Toplumsal algı oluşturulurken bile kadın "zayıf" algılanmalıydı. (Bu yazıyı okuyunların aklında bile, erkeğin sorumsuzluğu değil bir kadın olan KityGenovese’nin "zayıflığı" kalacak) Erkek, kadının varlığında taşıdığı o üstün özelliklerin açığa çıkmasından korkar, öyle bir korku ki Yıldız Çiçek’i katletmekle yetinmez, cesedini işkence ederek paramparça eder, teşhir eder Şavşat köylerinde.Binlerce yıldır baskı altında tutulmasından dolayı büyük bir enerji biriktiren kadının varlığında taşıdığı gücün farkına varması korkutur erkeği. Kadının sesi güçlüdür, Sultan Ana’nın sesi gerçeğin kavgasını verenlere ulaşmasın diye Yalan’ının duyma eşiğini boğan seslerini, acıyla titreşerek 130 desibele ulaşabilen Yıldız’ın çığlığı yokedecekti, erkeğin korkusu buydu Gerçek’in utancının tasvir edildiği "Çeşmeden Çıkan Gerçek" adlı resmi yapan Fransız Jean-LéonGérôme neden Gerçek’i kadın olarak tasavvur etmiştir. Yalan ancak "zayıf kadını" kandırabilir, Gerçek’in toplum içindeki zayıflığı ile "kadının zayıflığı" algıda eşitlenmek istenmiştir. Tabloda "kadın" yerine erkek resmedilseydi algıda aynı etki yaratılmazdı, çünkü erkek kandırılamazdı.
Gölgesi altına sığındıkları Musa Abi, Hüseyin Amca gibi koca çınarları Yalan devirdiğinde "ben yaparım" basireti gösteremeyerek "kadının etekleri" altına gizlenen erkeklerin yaşadığı travmayı nasıl adlandırmalı, o Dersimin aman vermez kayalarına yeni çınarlar ekmek yerine bu gerici toplumun üretttiği "kadının zayıflığı" ve"kadının mağduriyeti" üzerinden kendini Yalan’a acındıran erkeklerin zayıflığına ne demeli?
Yalan’ın elbiselerini kendi gücünün bilincine ulaşmış, "ben yapacağım" diyen kadın parçalayacaktır, önce kadın ama Komünist Kadın. M.Gül, Ipsach, 25.11.2019
Son Haberler
Sayfalar
Koşulları ve anı değerlendirmek olarak politika üretimi…
Politikanın ne olduğu üzerinde netleşmek, komünistler açısından kendini pratik mücadelede var etmenin en önemli unsuru olan politik tavır konusunda kuşkusuz ön açıcı olacaktır.
İki Yanlış Bir Doğru Etmez; Gezi’nin Direniş Ruhu Yaşıyor!
23 Haziran’da yapılacak İstanbul Büyükşehir Belediye seçimleri, iktidarın yakın dönemdeki en önemli önceliği haline gelmiş durumda.
İstanbul’un gerek nüfus ve stratejik konumu gerekse de Türkiye ekonomisindeki yeri açısından bu durum anlaşılır. 31 Mart seçimlerini ‘Başkanlık Sistemi’nin bir oylamasına dönüştüren AKP/Saray böylece bu durağı kaçınılmaz hale getirdi. Zira, 31 Mart seçimlerini yerel bir seçimden genel seçim niteliğine taşıyan doğrudan R.T. Erdoğan/Saray iktidarı oldu.
Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ürünü: Kaypakkaya
Bir kırması ve yoldaşları ile Kaypakkaya, 46 yıl evvel faşist TC devleti tarafından pusuya düşürülerek, günlerce işkence edilerek katledildiğinde bizlere gözbebeğimiz gibi sakınmamız gereken çok değerli “silahlar” bırakmıştı. Bu “silahlar”, bu ülkede devrimi nasıl ve ne ile gerçekleştirileceğimizi açıkça önümüze koyuyordu. Aradan geçen 46 yıl boyunca onun bizlere devrettiği bu mirası, yüzlerce yoldaşımızı ölümsüzlüğe uğurlamak zorunda kalsak da asla terk etmedik.
TKP-ML MK SB : Şan ve Şeref Olsun Ölümsüzleşenlerimize!
Türk Kürt Uluslarından, Çeşitli Milliyet ve İnançlardan Halkımıza!
Partimizin 1. Kongresinde 9. Gündem maddesi olarak “Parti Tüzüğü” de tartışılmış ve çeşitli kararlar alınmıştır. 1. Kongremiz, esas olarak 8. PMK, özel olarak da darbeci tasfiyeci anlayışın parti tüzüğü ve işleyişimize yönelik pratiklerini değerlendirmiş ve kimi sonuçlara ulaşmıştır.
Parti tüzüğü gündeminde partimizin kadro ve üye politikası da tartışılmış ve 8. Konferans’ımızın “yeni kadro ve militan yetiştirmek” olarak formüle ettiği “kadro ve halef yetiştirme” politikamız üzerinde de durulmuştur.
TKP-ML TİKKO’dan Cemil Amed :İbrahim Kaypakkaya, Dörtler ve Haki Karer’in ölümsüzlük yıldönümü değerlendirmesi
TKP-ML TİKKO’dan Cemil Amed, İbrahim Kaypakkaya, Dörtler ve Haki Karer’in ölümsüzlük yıldönümünde bir değerlendirmede bulundu.
Cemil Amed yaptığı değerlendirmede şunları ifade etti.
Tabure
İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Gümüşsuyu Amfisi, 1970’in eylülünde Dev-Genç’in parkeli, sarkık bıyıklı militanlarıyla tıklım tıklım dolmuştu. Sahnedeki masada, toplantıyı yöneten üç kişi vardı. Ortada, Filistin’e gidip geldikten sonra tutuklanan ve bir müddet yattıktan sonra serbest bırakılan İstanbul Dev-Genç Bölge Yürütme Komitesi başkanı Cihan Alptekin oturuyordu.
Bir Partizan | Çöldeki Bedevi
Oldukça kritik bir süreçten geçiyoruz. Sürecin bütün temsiliyetleri bir arayış içinde. Tarihi tecrübeler bir hazneye doldurarak masaya yatırılmakta, tatbik edilmekte ve ortaya çıkan sonuçlarla sahaya koşulmaktadır.
Bizler devrimciyiz ve gerçeği kavramalıyız! Gerçek olan tek şey ise bilimsel bakış ve gerçeği açığa çıkartacak yöntemdir. Zira bu bizim elimizdeki kılavuzdur-ilmimizdir.
Devrimin estetiği
18 MAYIS | Matematiksel bir düzlem ve ihtilâlci bir işlem olarak KAYPAKKAYA
Her düşünce veya hareket, kurucularının kendisini hayata karşı konumlandırması ile başlar. Bu konumlanışın temelleri kuşkusuz insan ve onu çevreleyen etmenlerle tartışılabilir. Konumlanış en temelde hayata karşı hissedilen kaygı ile ilgilidir ki; bu kaygıyı ortaya çıkaran bir maddi zemin de söz konusudur. Metafizik bir kavram olan kaygı, hem akli hem de hissi düzeyde vuku bulduğundan salt psikolojik veya entelektüel düzeyde tanımlanamaz; zira bu tam tersine duyu, duygu ve düşünce yapılarını kuşatan bütüncül canlı bir yapıdır.
Partizan: “Gelişimin her anında öncülüğü en iyi şekilde yaşatmayı başarmış Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya 70 yaşında!”
Komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın ölümsüzleşmesinin 46. yılında bir açıklama yapan Partizan, “Bu bilinç ve kavrayışla attığımız adımları coşkuyla hızlandırmaya ve coşkuyu kitleler nezdinde umuda çevirmeye adayız. Bu taşıyıcısı olduğumuz mirasa karşı bir sorumluluk; ezilen, yok sayılan milyonlara karşı bir görev ve başta Kaypakkaya yoldaş olmak üzere tüm şehitlerimize sözümüzdür” dedi. Açıklama şu şekilde:
“Gelişimin her anında öncülüğü en iyi şekilde yaşatmayı başarmış Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya 70 yaşında!
Örgütle ve Örgütlü Yaşamak
Ele aldığımız başlık, oldukça geniş ve çok fazla alt başlıklara ayrılabilecek bir konudur. Araştırma-inceleme, çalışma tarzı, eğitim, A/P gibi çoğaltabileceğimiz birçok konu, temeli itibariyle, “örgütlü yaşam nedir? Nasıl olur?” sorusuna ve cevabına dayanıyor.
TKP-ML MK SB:Artık Söyleyecek Sözümüz Az, Yapacak İşimiz Çoktur!
FIRTINAYI YARATACAK DAMLALAR OLACAĞIZ! KAYPAKKAYA YOLDAŞI FIRTINALARLA ANACAĞIZ!
Çeşitli ulus, milliyet ve inançlardan Türkiye proletaryası ve halkına;
Comment form