Cuma Ekim 2, 2026

23 Haziran Seçimleri; Dipten Gelen Dalga Yüzeye Vurdu, Ok Yaydan Çıktı!

23 Haziran seçimlerine dair söylenecek her söz ve kurulacak her cümlenin coğrafyamızda egemen sınıflar ile ezilenler arasındaki çelişkilerin koordinatlarına dair dile getirildiği konusunda neredeyse herkesim açısından bir ortaklık söz konusu.

31 Mart’ta R.T. Erdoğan’ın doğrudan dile getirdiği ( İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder) gerçek, seçimlerin yenilenmesiyle tamda sözün sahibini haklı çıkarırcasına AKP iktidarının bu topraklarda aldığı büyük bir hezimet olarak siyaset sahnesiniderinden sarstı/sarsacak.

23 Haziran seçimlerinin Komprador Türk Burjuvazi ve Toprak Ağaları ile Türk, Kürt uluslarından, çeşitli milliyet ve inançlardan; cinsiyet ve cinsiyet kimliklerinden ezilenler arasındaki çelişkilerin durumuna dair adeta bir barometre işlevi gördüğünü söylemek yanlış olmaz. Seçimler, toplumun kılcal damarlarında dolaşan kanın, deyim yerindeyse tahlili ve sağlamasını 31 Mart’tan sonra daha “bilimsel” bir şekilde yapmıştır. Görünen o ki, ezilen emekçi yığınların biriktirdiği sinerji ve öfkede artık korku duvarlarının aşıldığı bir sürecin öngünündeyiz.

Kuşkusuz daha iddialı sözler söylemek için henüz erken. Zira hala sandık, AKP-MHPgerici-faşist ittifakında temsil olunan sistemle hesaplaşmanın temel adresi durumundadır. Ne var ki sandık, 16 Nisan’dan 24 Haziran’a ve 31 Mart’ta buradan 23 Haziran İstanbul seçimlerine, emekçi kitleler için AKP-MHP ittifakının, devletin tüm güçleriyle uyguladığı yoğun baskı ve korkutma, sindirme iklimine karşı bir direniş mevziisi olarak işlev gördü.

AKP İktidarı Ölümcül Bir Darbe Yedi!

İstanbul seçimlerinin belkide en önemli mesajı 17 yıllık AKP/R.T.Erdoğan –Saray iktidarının gidişatına, geleceğine dair en sarsıcı, belirleyici darbeyi indirmiş olmasıdır.

Kitleler, AKP iktidarının 16 Nisan’da açıkça yaptığı hile ve sahtekârlığa, 24 Haziran’da bu pratiğini yinelemesine karşı ilk ve görünür tepkisini 31 Mart’ta vermişti. 31 Mart yerel seçimleri, geniş emekçi kitleler nezdinde AKP’de ifadesini bulan sistemin uygulamaları karşısında bir tavır ve duruş adına bilinç bağlamında en önemli çıkış olarak okunabilir. Açık ki, 31 Mart seçimleri emekçiler için bardağın taştığını ve okun artık yaydan çıktığını gösteren önemli kavşak olmuştur.

Okun yaydan çıktığı 23 Haziran’da mevcut seçim siteminin tüm anti-demokratik niteliğine rağmen İstanbul’da YSK eliyle sonuçların gasp edilmesine karşı verilen tepkide açığa çıkmıştır.

Kitleler, 23 Haziran’da, iktidarın 31 Mart’ta sandıktan çıkan sonuca yönelik tavrını ve tutumunu hedef tahtasına koymuş ve bu defa rahatsızlıklarını ve tepkilerini daha yüksek sesle dile getirmiş ve düzenin temsilcisi partiyi adeta sandığa gömmüşlerdir.

23 Haziran, Gezi’den sonra sistemin AKP eliyle yürürlüğe soktuğu ve 15 Temmuz darbe girişimi bahanesiyle gemi azıya aldığı, diz çöktürme stratejisiyle geri çekilen kitle hareketinin çok önemli bir öfkeyi ve enerjiyi biriktirdiğini göstermiştir. Söz konusu öfkenin ne kadar yıkıcı olduğu ve bu tepkinin, AKP iktidarının OHAL’le birlikte sürdüregeldiği baskı, gözaltı ve tutuklama ile sindirilemeyeceğini de göstermiş bulunmaktadır.

23 Haziran’ın, toplumsal dinamiğin ana yönüne, momentumun güzergâhına dair de bir veri sunduğunu söylemek mümkündür. Açık ki AKP iktidarının yerellerden başlayarak geriletilmesi ve zayıflatılması, yenilmesive İstanbul’da hezimete uğratılması, kitlelerin özgüvenini geliştirmiştir. İstanbul seçimleri, toplumsal dinamiklerin çok ciddi bir birikimle dolduğunu ve bu öfkenin elde edilen başarılarla birlikte bundan sonra daha güçlü bir şekilde siyasal alana ve elbette sokağa yansıyacağını göstermektedir.

Bir başka açıdan İstanbul seçimleri, çeşitli sınıf ve tabaklardan emekçilerin; düzen partilerinin ve hatta AKP iktidarının ideolojik ve politik etkisi altında bulunan geniş kesimlerin değişim arzusu göstermiştir.

Seçimlerde yığınlar, AKP iktidarında temsil olunan 17 yıllık statükoya ‘artık yeter’demiştir. İşçi sınıfı ve emekçilerde, orta sınıfta çok ciddi bir değişim ve yenilik arzusu vardır. Geniş toplumsal kesimler artık siyasal alandaki statükoya karşı bir değişim istediğini sandık eliyle söylemiştir.

Kitlelerin, Kriz ve Yoksulluktan Çıkış İçin Umut Arayışı

“Herşey çok güzel olacak” sloganı da toplumda statükoya karşı söz konusu öfkenin bir dışavurumu olmuştur.

Açık ki ezilen emekçi kitlelerin, 17 yıllık AKP iktidarında en çokta geleceğe yönelik umutları yok olmuştur. AKP iktidarının yaydığı, “bunlar gitmezler”,“yenilmezler” algısının 31 Mart’ta darbe yediği, 23 Haziran’da ise yere serildiğini söylemek mümkündür. Bugün yaşanan derin yoksulluk ve işsizlik, alım gücündeki düşüş, halkın temel ihtiyaç maddelerine ulaşamamasıyla ortaya çıkan koyu karanlık tabloya karşı kitleler bir umut ışığı aramaktadır.

İmamoğlu’nda ifadesini bulan Kemalist-kliğin, bu bağlamda toplumun nabzını iyi okuduğu açıktır. İstanbul seçimleri bir kez daha emekçi kitleler için en önemli sorunun ekonomi/geçim derdi olduğunu göstermiştir. İmamoğlu’nun bu başlıklar üzerinden yürüttüğü seçim çalışmasıyla aldığı karşılıkta bunun bir sağlaması olmuştur. İşsizlik ve yoksulluk bugün milliyet ve inanç veya diğer kimliklerden çok daha önemli bir şekilde temel, başlıca gündem durumundadır. Zira, ezilen kitleler korkunç bir yoksunluk içinde yaşama tutunmaya çalışmakta ve çıkış yolu aramaktadır. 23 Haziran’da ezilenler bir yandan bu tablonun müsebbibini cezalandırmış diğer yandan da geleceğe ilişkin umutlarının hala diri olduğunu ve bu umudu, değişim arzusunu büyütmek istediğini ortaya koymuştur.

Kutuplaştırma, Düşmanlaştırma Değil AKP-MHP İttifakına Karşı Birlikte Mücadele

Seçimler, AKP iktidarının toplumu kutuplaştıran, düşmanlaştıran, bölen politikasına duyduğu öfkeyi de dile getirmiştir. Görece ekonomik istikrarın yaşandığı önceki dönemlerde kısmen işlevli olabilen söz konusu politika ekonomik alanda yaşanan krizle kısa sürede tali plana düşmüştür. Buna rağmen bu söylemde eli yükselten AKP-MHP İttifakına, ezilenlerin öfkesi daha da büyümüştür.

Açık ki geniş toplumsal kesimler bugünkü konjoktürde parçalanma ve kutuplaşmadan değil birlikte yan yana durmaktan yana tavır almıştır. İmamoğlu’nun ‘kucaklayıcı’ söyleminin bulduğu karşılıkta buna işaret etmektedir. Diğer yandan Türk Büyük sermayesinin, toplumsal çelişkilerin üzerine adeta benzin döken kriz koşullarında ateşi söndürecek politikalara yönelme ihtiyacı duyduğu da bir gerçektir. Bu bakımdan İmamoğlu’nun birleştiren/kucaklayan söyleminin sermayenin, mevcut kriz koşullarında ortaya çıkması muhtemel başka gelişmeler karşısında aldığı bir önlem olarakta görmek gerekir.

İstanbul seçimleri, belli yanlarıyla Gezi ruhunun bugünkü gerçeklik içinde güncellenerek varlığını sürdürdüğünü de göstermiştir. Gezi’de AKP iktidarının ceberut uygulamalarına karşı farklı siyasal görüşlerden ve toplumsal kesimlerden geniş kesimler kendiliğinden bir şekilde sokağa çıkmıştı. Bu defa kendiliğinden bir siyasal çıkıştan söz edilemese de, AKP karşıtlığı, statükoya karşı değişim bağlamında çok ciddi benzerlikler olduğu açık.

İstanbul seçimleri, Kürtlerin Türkiye siyasetindeki ağırlığını ve gücünü, prestijini de bir kez daha göstermiştir. Kürt ulusal özgürlük hareketinin, Kürt ulusu ve halkının, siyasal alanda çok önemli bir birikime sahip olduğunu, talepleri ve devrimci, ilerici güçlerle ittifak konusunda ısrarlı ve kararlı olduğunu göstermiştir.

Kürt ulusu, çözüm sürecinin bitirilmesinden bu yana T. Kürdistanı’nı adeta yerle bir eden, genç-yaşlı, kadın-çocuk demeden Kürtleri katliamdan geçiren, göçe zorlayan AKP iktidarının oyunlarına gereken yanıtı vermiştir. Böylesine küçük hesapların, Kürt ulusunun siyasal, kültürel talepleri karşısında tuzla buz olacağını bir kez daha göstermiştir. Öte yandan HDP’nin hâkim sınıf klikleri arasındaki çelişkilerdenfaydalanma, AKP-MHP gerici faşist ittifakına kaybettirme politikasının da pratik sahada karşılık bulduğunu göstermiştir.

AKP İktidarında Dağılıyor, Başkanlık Sistemi Hedefte

31Mart seçimleri, AKP iktidarı için nasıl sonun başlangıcı olduysa 23 Haziran’da tayin edici darbeyi indirmiştir. 16 Nisan, 24 Haziran ve son olarak 31 Mart’ta iyice açığa çıkan çürüme ve çözülmenin artık dağılma aşamasına geldiği açıktır.

31Mart’ta daha yüksek sesle dile getirilen yeni parti söylemleri 23 Haziran’dan sonra açıkça telaffuz edilmeye başlanmıştır. Toplumsal düzlemde çelişkilerin sarsıcı ve çözücü etkisi, AKP iktidarı nezdinde bir kez daha test edilecektir. Toplumun temel eğilim ve yönelimini belirlemekten giderek uzaklaşan ve böylelikle de işlevini kaybeden bir siyasal organizasyonun açık ki Türk hâkim sınıfları için de tarihin çöplüğüne atılma zamanı gelmiş demektir. Bugün yaşananlar AKP için tamda bunu ifade etmektedir.

Rant, yağma ve talan ortaklığı üzerinde yükselen AKP’nin bunlar olmadığında ışık hızında dağılacağı açıktır. Böylesi süreçlerin ne kadar hızlı yaşandığı geçmişte ANAP’tan DYP’ye çok sayıda örnekte açığa çıkmıştır.

Henüz İmamoğlu’nun aldığı mührün ilk mürekkebi kurumadan, Kılıçdaroğlu’nun yeni anayasa üzerinden başlattığı salvolarda meselenin sadece AKP ile sınırlı kalmayacağını göstermektedir. ‘Millet İttifakı’ şimdilik AKP’nin dağılmasını bekleyecek bu arada süreci hızlandıracak hamleler yaparken sonraki asıl taarruz içinde araziye hazırlayacaktır. ‘Tarafsız Cumhurbaşkanı’ ile başlayan anayasaya uzanan tartışmaların son durağının Başkanlık Sistemi olacağına şüphe yoktur.

‘Başkanlık Sistemi’nde başkana verilen sınırsız yetkiler, hakim sınıflar açısından bile endişe verici olmuştur. Yola, mevcut sisteminin denge mekanizmalarıyla terbiye edilmesiyle mi yoksa parlamenter sisteme geri dönülerek mi devam edileceğini söylemek içinse erkendir.Bugün için Kemalist kliğin, tamda AKP iktidarının yaptığına benzer bir şekilde ancak tersinden parlamenter sisteme dönülmek üzere yeniden referanduma gitme eğiliminde olduğu anlaşılmaktadır.

Açık ki ister yüzüne parlamenter maske takılsın istersede Başkanlık denilsin her iki şekildede kazanan, faşist devlet eliyle sermayesine sermaye katan ve sömürü ve talanda tur atan Büyük Türk Burjuvazisi olmuştur.

Sistemin, başkanlık rejimi eksenindeyeniden re-organizasyonu da sermayenin talebi ve ihtiyaçlarıyla ortaya çıkmıştır. Toplumun bugün böylesine kutuplaştığı ve toplumsal bağlamda gerilimin tavan yaptığı üstüne üstlük buna birde krizin eklendiği koşullarda Türk Büyük Burjuvazisinin kucaklaşma, herkesle barışma adına sitemin yeniden re-organize ederek parlamenter maskeye dönme ihtimali kuşkusuz vardır.

CHP-İYİ Parti İttifakı Değil Gerçek Demokrasi İttifakı!

Kitleler, ‘yenilmez’, ‘yıkılmaz’ AKP iktidarının façasını çizmekle kalmamış siyasal ömrünü bitirecek hamleler yapmıştır.

AKP-MHP iktidarı eliyle yaratılan korku bulutları dağılmış yığınların direniş ve mücadeleye dair bilincinde ileriye doğru bir gelişim açığa çıkmıştır.

Ne varki herşeye karşın bu sürecin önemli tehlikeler barındırdığını da söylemek gerekir. AKP-MHP ittifakından bıkan, bunalan kitlelerin bu duygularının ve bahsini ettiğimiz öfkesinin demokratik bir öznenin öncülüğünde açığa çıkmadığı unutulmamalıdır.

Ortaya çıkan gelişme ve değişim, çok anlamlı ve önemli, düzen cephesinde sarsıcı etkiler yaratmış olmakla beraber bu gerçeğinde farkında olunmalıdır CHP, AKP iktidarının yarattığı tablonun gizli kahramanıdır ve asla bir demokrasi gücü değildir. CHP merkezli yürütülen demokrasi cephesi/ittifakı tartışmalarının bu bakımdan ezilenlerin birikmiş öfkesinin bir başka kanaldan yeniden sistem içine kanalize edilmesi tehlikesi taşıdığı görülmelidir.

CHP ve ırkçı-faşist MHP’den türemiş olan İYİ Parti’nin, kitlelerin demokrasi, özgürlük ve adalet talebini sömürdüğünü ve bunu siyasi rakiplerini alt etmek ve sisteminin bekasını korumak adına bir kaldıraca dönüştürdüğü görülmelidir. İmamoğlu ve Kılıçdaroğlu’na Komprador Büyük Türk Sermayesince gösterilen teveccühte bunun bir göstergesidir. Nitekim, Koç ve Sabancı grupları ile büyük sermaye liginin çok sayıdaki aktörü gerek 31 Mart’ta gerekse de sonrasında açıkça İmamoğlu’nun arkasında durmuştur. AKP’nin işlevini giderek kaybetmesi ve kriz koşulları, sermayeyi, başka kullanışlı ve rıza üretebilecek alternatiflere yönelmiştir. CHP/ İmamoğlu’nun yükselen trendinin perde arkasında temel gerçekte budur.

Özetle;

Açıktır ki, 23 Haziranla birlikte düzen cephesinde, siyasal alanda yeni bir süreç başlamıştır. Şimdi kartlar yeniden karılacak ve oyun yeniden kurulacaktır. Kuşkusuz tüm bunlara neden olan şey temelde, ezilen kitlelerin, düzenin ürettiği açlık yoksulluk ve sefalete karşı biriktirdiği tepki ve öfkedir.

Düzen cephesindeki tüm uygulamaların temel çıkış noktası, ezilen emekçi yığınlarla sistem arasındaki çelişkinin geldiği aşama ve aldığı biçimdir. Bu bakımdan devrimci, demokratik güçlerin yöneleceği temel yer, emekçilerin yaşamsal sorunları, işsizlik yoksulluk açlık ve sefalet olmalıdır!

Diğer yandan devrimci, demokratik ve yurtsever güçlerin, ‘Cumhur’ ve ‘Millet İttifakı’ şeklinde geniş kesimlerin karşısına konulan seçeneklerin dışında gerçek bir demokrasi odağı olarak sahaya çıkması gereklidir.

Ancak bu yapılabildiğinde ezilenler sonucu yıkım ve açlık olan iki yolun dışında gerçek bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük yolunda yürüyebilir! 

9699

Partizan'dan

Partizan'dan; Gündem ve güncel gelişmelere ilişkin politik açıklama ve yazılar. 

Partizan'dan

ALEVİLERİ İSTİSMAR ETMEKTEN VAZ GEÇİN, SAMİMİYETLE LAİKLİĞİ TALEP EDİP SAVUNUN!

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir etkinlik vesilesiyle, şöyle demekte: “(…) Cemevleri ile ilgili taleplerimiz yıllardır ortadayken, bir yanda bu ülkede anayasaya göre her yurttaş eşitken, Sünni bir yurttaşın ibadethanesi camilerin her ihtiyacı karşılanırken, aynı vergiyi ödeyen; vergi verirken eşit ama hizmet alırken eşit olmayan Alevi yurttaşlarımızın ibadethaneleri Cemevleri, devlet nezdinde ibadethane kabul edilip, camiye ne yapılıyorsa Cemevine de  aynısı yapılacağı güne kadar bu talebinizin sonuna kadar arkasındayım.” (T24, 21.07.2024)

Kendi topraklarında özgür yaşayamayanlar (Nubar Ozanyan)

Nasıl bir adalet, nasıl bir vicdandır ki yüzyıldır Kürtler kendi topraklarında özgür yaşayamıyor? Nasıl bir kara zulümdür ki, on binlerce gerilla canını feda etmesine, on binlerce tutsak kör hücrelerde ömür çürütürcesine özgürlüğe ellerini uzatmasına karşın karanlık iş başında kalmaya devam ediyor? Ve yüz yıldır Kürt halkı bunca büyük bedel ödemesi karşısında sanki bir şey olmamış gibi duran Devlet, utanmadan elini “kardeşlik” adına DEM’e uzatıyor? Tarihte böylesine aymaz bir düşman görülmüş mü?

Nobel Ekonomi Ödülleri Hangi "Bilimsel" Buluş İçin Verildi?

Emperyalist sistemin içinde bulunduğu durumdan liberal ekonomistler, liberal entellektüellerde memnun değiller. „Eşitsizlikler“ büyümüş, „doğanın tahribatı alarm“ veriyormuş, „demokrasiler“ gerilemiş, „ekonomiler teknolojik gelişmelerin gerisinde“ kalıyormuş. „ekonomik büyümeler yavaşlamış“ vs. vs. En büyük buluşu 2005-2006'dan beri dünyada „demokrasi“lerin gerilemesiymiş.

SAVAŞA AKTARILAN PARA, EMEKÇİYE YAŞATILAN YOKSULLUĞUN BAŞLICA NEDENLERİNDENDİR!..

“Çözüm sürecinin en önemli sonuçlarından biri de kesinlikle ekonomik göstergeler, ekonomik nedenler olacaktır. Yapılan bir hesaplamaya göre, terörün Türkiye’ye son 29 yıldaki maliyeti yaklaşık 300 milyar dolardır. Çözüm süreciyle birlikte canları tehditten kurtardığımız kadar, ekonomiye de can suyu olacak yeni bir dönemi, yeni bir süreci başlatmış olacağız.”

“Filistin’de direnişin bir yılı ve Bahçeli’nin sözleri”(Deniz Aras)

7 Ekim Aksa Tufanı hamlesinin üzerinden tam bir yıl geçti. Bu süre içinde Ortadoğu, emperyalistlerin askeri, siyasi, lojistik ve istihbarat desteğiyle adeta bir koçbaşı olarak işlevselleştirdikleri Siyonist İsrail tarafından kan gölüne çevrildi.

İmha ve İnkar Politikalarına Karşı Direniş Sürüyor

Türk devletinin kuruluş süreci aynı zamanda Kürdistan coğrafyasında imha ve inkâr politikalarına sistemlilik kazandırma sürecidir. “Tek vatan, tek bayrak, tek millet” söylemi bu ırkçı, inkârcı politikanın en açık ve özlü ifadesidir.

Ve aynı zamanda bir devlet politikasıdır. Dolayısıyla Kürt coğrafyasına dönük saldırıları dönemsel görmek veya kimi burjuva partilerinin izlemiş olduğu politikalarla açıklamaya kalkmak yanılgılı bir tutum olur.

3. Dünya Savaşı riski hâlâ “güçlü olasılık” mı yoksa artık “kaçınılmaz akıbet” mi?

Son bir yılın ve ama özellikle de son ayların olguları öyle gösteriyor ki 3. Dünya savaşı artık sadece “güçlü bir olasılık” olarak değil; “kaçınılamaz bir akıbet” olarak ele alınmayı gerektiriyor. Bu hızlı tırmanış ise esasen şu iki ana etmen üzerinden yaşanıyor: Birinci etmen Rusya-Ukrayna Savaşı iken; ikinci etmen ise İsrail saldırganlığının tırmandırdığı savaştır.

Önderlerin Ardından… (Nubar Ozanyan)

Kafkaslar’ın en ileri devrim beyni ve en güçlü çarpan sosyalist yüreği, zulmün gölgesinde yaşam bulmaya çalışan Ermeni halkının yetiştirdiği en kalifiye önder kadrolardan olan ISTEPAN ŞAHUMYAN’IN başına gelenler bütün Sovyet devrim önderlerinin başına gelenler gibi oldu. Yok sayılmak, yaşanmamış kabul edilmek, itibarsızlaştırılmak, unutturulmak, nefret, işçiler ve ezilen halklar için yaptıkları büyük fedakarlıklarının ters yüz edilmesi, kahramanların hain olarak tanıtılmaya çalışılması kötülüklerin en büyüğüdür. Acıların en derinidir.

Emperyalizm Üzerine Notlar-7

„Yarı-Sömürgeciliğe“ Sığnan Sosyal Şovenist Teoriler

Başka ülkelerin işçi ve emekçilerini sömüren bir ülke yarı-sömürge olamaz. Eğer bir ülke içinde yüksek düzeyde tekelleşme gerçekleşmişse, başka ülkelere sermaye ihraç ediyor, oralarda yatırım yapıyor, işçi çalıştırıyor, maden ocakları açıp işletiyor, banka açıp mevduat topluyor, kredi veriyorsa ve  bu ülke, ML literatürde, kapitalist sistem içinde  emperyalist bir ülke olarak adlandırılır.

Düşünüş ve Hareket Tarzında Devrimcileşmek

Kürt ulusuna, diğer azınlık milliyetlere uygulanan baskı ve asimilasyon politikalarına karşı sessiz kalıp harekete geçmemek, özünde işçi ve emekçilerin birliğine, ortak yürüyüşüne zarar vermektir. Dolayısıyla bu yönlü yapılan çağrılara kayıtsızlık ya meselenin özünü yeteri kadar kavramamaktan ya da bu demokratik istemlere karşı samimi bir tutum sergilememekten kaynaklanmaktadır. Çünkü samimi bir birlik istemi, ortak mücadele anlayışı Kürt ulusunun ulusal demokratik haklarını savunmayı, bu yönlü yapılan tüm saldırılara karşı net bir tutum almayı gerekli kılmakta.

Bay Özkök gibilerinin vicdan muhakemesi

Ertuğrul Özkök; “Akıl ve vicdan Orta Doğu’yu terk etti. Geriye sadece fanatizmi bıraktı.” Sözleriyle, kendince bir durum tespiti yapıyor. Ve “Hadi artık soralım” diyerek, T24’deki yazısında soruyor: “Orta Doğu’yu kim harabeye çevirdi; İsrail F-35’leri mi, Hizbullah Fadi füzeleri mi?” (25 Eylül 2024)

Sayfalar