Çarşamba Ekim 7, 2026

İktidarın “Kayıkçı Dövüşü”: İstanbul Sözleşmesi[*]

“burada daha ne kadar öleceğim?

yeryüzüyle gökyüzün aracısı olarak

bulutu haraca kestiğiniz yerde?”[1]

 

AKP’nin ayağı İstanbul Sözleşmesi’ne fena dolandı. İktidarının henüz “demokrasiyle barışık”, “AB hedefinden kopmamış”, seçmen desteğinin yüzde 50’lerde seyrettiği günlerde hazırlanmasına nezaret edip Türkiye’nin ilk imzacısı olmasını sağladığı “İstanbul Sözleşmesi”ne karşı parti çeperlerinden kopan “Kabakçı Mustafa İsyanı” ile karşı karşıya.

Şu sıralar bayraktarlığını Akit yazarı Abdurrahman Dilipak’ın yaptığı “İsyan”, AKP etrafında kümelenen tarikat ve cemaatlerden, Akit ve Yeni Şafak yazarlarına, MÜSİAD erkânından, cep telefonunda Tayyip Erdoğan’ın özel numarası kayıtlı “hatırlı” kişilere, İslâmcı camia içinde yaygın bir destek bulmuş gözüküyor.

Türkiye Düşünce Platformu tarafından hazırlanıp Mayıs 2020’de Cumhurbaşkanına sunulan, imzacıları arasında “ağır toplar” bulunan “İstanbul Sözleşmesi’ne Yönelik Hukuki ve Psikososyal Değerlendirme Raporu” “isyan”ın “Manifesto”su niteliğini taşıyor. Murat Yetkin’in listelediği hâliyle, “Platformun ‘Yüksek İstişare Kurulu’ üyelerinden oluşan imzacılar arasında Cumhurbaşkanının Başdanışmanlarından AKP eski Artvin Milletvekili İsrafil Kışla var örneğin, MÜSİAD’ın kurucu başkanı, ‘İslâmi burjuvazi’ tezinin müellifi Erol Yarar var. Tanıtmaya gerek olmayan bir isim Emine Şenlikoğlu. Abdurrahman Dilipak’ı da tanıtmaya gerek yok, Akit yazarı. Taşkın Koçak da Akit yazarı. Hasan Çetinkaya, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul İmam Hatip Lisesinden hocası. Yusuf Ziya Kavakçı, hâlen Türkiye’nin Kuala Lumpur Büyükelçisi Merve Kavakçı ve AKP Milletvekili Ravza Kavakçı Kan’ın babaları. Resul Tosun da eski AKP Milletvekili, Yeni Şafak yazarı. Ve Raşit Küçük, Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi Başkanı. Adeta rüya takımı.”[2]

Dediğim gibi, bu “rüya takımı”nın İstanbul Sözleşmesi’ne karşıtlığı, cemaat-tarikat müdavimi tabanda ciddi bir karşıtlık buluyor. “Ne yani, bize serkeşlik eden kadınlarımızı, gözü dışarıda kızlarımızı (Kur’an’da yeri olmasına rağmen) ıslah edemeyecek miyiz?” ya da “Sözleşme eşcinselliği özendiriyor”dan başlayıp, “Bu sözleşmeyi hazırlayan Batılı çevrelerin hedefi, bizim (Müslüman) kültürümüzü, aile yapımızı vb. yok etmektir; alkolizm onlarda, eşcinsellik onlarda; onlar kendilerine baksınlar”a dek uzanan bir homurtular bulamacından beslenen bir zihniyet dünyasından. Ve bununla rezonans içinde.

“İsyancılar”ın itirazları birkaç noktada odaklanıyor:

1. Sözleşme, feminist bir kategori olan(?) “toplumsal cinsiyet” kavramı üzerine temellenmekle, cinsiyet görüngüsünü “toplumsal/ kültürel olarak belirlenen bir hâle indirgiyor, bir başka deyişle, “fıtrat”ı es geçiyor.

2. Şiddeti yalnızca erkekler tarafından, yalnızca kadınlara uygulanan bir olgu olarak sunarken, bir yandan da onu “psikolojik, fiziksel, ekonomik, cinsel” veçheleri olan çok geniş kapsamlı bir olgu olarak belirsizleştiriyor.

(“Psikolojik şiddet, kavramı çok geniş bir kavram. Erkeğin sesini yükseltmesi, sinirlenmesi, kızdığı zaman ters ters bakması ya da ağır bir söz söylemesi… hepsi bunun içine dahil. Kadın bunları kocasına yaptığında psikolojik şiddet sayılmıyor fakat erkek kadına yaptığında şiddet oluyor. Dünyanın en ikiyüzlü ve adaletsiz sözleşmesi bu olsa gerek. 

Ayrıca özgürlüğünü kısıtlamayı özellikle belirtmişler. Erkek karısına ‘nereye gidiyorsun?’ diye sorsa ya da karısının gitmesini istemediği yer olsa suç oluyor. Erkek karısının gittiği geldiği yere karışamaz bu sözleşmeye göre. Fakat kadın kocasının gittiği geldiği yerleri karışabilir, erkeğin ailesi ile görüşmesine problem çıkarabilir, bunlar suç sayılmaz.”[3])

3. Öte yandan, kadınların aile içinde şiddet görmesine neden olan etkenler (ki “red cephesi” bu meyanda neredeyse münhasıran “alkolizm”i vurguluyor) üzerinde sözleşmede hiç durulmuyor. Bundan zımnen çıkan sonuç, aile içi şiddet, Sözleşmede tanımlandığı üzere erkek ile kadın arasındaki eşitsizlikten kaynaklanan bir sonuç değil, her seferinde tekil ve özgül bağlamında ele alınarak çözümlenebilecek bir durum. (Akıllardaki “çözüm”, tabii ki kadının alttan alıp erkeğin suyuna giderek onu yatıştırması… Bu bağlamda Çorum Müftülüğü’nün kocasından şiddet görme kaygısını dile getiren kadına “Çok büyük bir sorun değil bu, konuşarak çözersiniz. Akşam sevdiği şeyleri yapın, çayın yanında sakince konuşun”; veya “ ‘Nasıl istiyorsan öyle yapayım’ diye olayı örtmeye çalışın, ama uygun zamanda açın. Suçlayıcı dille konuşmayın. ‘Nasıl istiyorsun, bilemedim. Bilsem öyle yapardım’ gibi konuşun” yollu nasihat etmesi, Niğde Müftülüğü’nün ise, “Şiddet göstermesinin sebebi ne? Erkeğin eşinden beklediği nedir? Akşam geldiğinde güler yüz, yemeğinin hazırlanması… Elinden geleni yapmana rağmen yaranamıyorsan farklı şeyler olabilir. Başka ilişkisi olabilir mi?”[4] yollu fişteklemesi boşuna değil…)

4. Bu bağlamda, Sözleşme’de şiddet gören kadınlara arabuluculuk, hakemlik vb. girişimlerin kesin bir dille reddedilerek kadının korunmasına yönelik önlemleri vurgulanması, gerideki “sinsi” “aile birliğini bozma” niyetini ifşa ediyor. Oysa “bizim” kültürümüzde aile kutsaldır ve her ne pahasına olursa olsun, korunması gerekir. Milli Gazete yazarı Şakir Tarım’a göre, örneğin, İstanbul sözleşmesi “Türkiye’nin bekasına yönelmiş en büyük tehdittir”. Yeni Akit yazarı Ali Erkan Kavaklı ise “İthal kanunlarla aile yaşatılamaz. Sözleşme iptal edilmeli, kendi dinimizi, inançlarımızı, örf ve adetlerimizi esas alan adaleti sağlayacak, ve aileyi yaşatacak düzenleme yapılmalı”dır. Saadet Partisi Konya milletvekili ve Gençlik Kolları Başkanı Abdulkadir Karaduman’a göre de “İstanbul Sözleşmesi adı verilen ucube, adeta aile yapımızı çökertmek için kaleme alınmış bir metindir”, ve “Kim ne diyorsa desin, hangi tarafta durursa dursun, toplumu bir felakete ve uçuruma sürükleyen, haneleri birbirinden ayıran İstanbul Sözleşmesi derhâl feshedilmelidir…”

Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan geri kalır mı? O da dünyada aile ve toplum dokusunun en güçlü olduğu ülkelerin başında gelen Türkiye’de, “İstanbul Sözleşmesi ve cinsiyet eşitliği projeleriyle aile yapısı ile sosyal dokunun büyük bir saldırıyla karşı karşıya” olduğu “uyarı”sını yapıyor. Bu nedenledir ki, Kaplan’a göre, “Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden derhâl çıkmalı ve ‘cinsiyet eşitliği’ gibi sinsi projeleri vakit geç olmadan kaldırmalıdır.”[5]

5. Sözleşmenin “sinsi” amaçlarından biri, erkek ve kadın cinsiyet kimliklerini muğlaklaştırmak, buna koşut olarak eşcinselliği “meşru”, “kabul edilebilir” ve “olağan” göstermektir. “Red cephesi”nin bu mealdeki itirazları en “bilimsel”inden[6] en “maganda”sına,[7] buram buram homofobi kokuyor. İstanbul Sözleşmesi’nin bütün “günah”ı, “ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka görüşe sahip olma, ulusal veya sosyal menşe, bir ulusal azınlıkla bağ, mülkiyet, doğum, cinsel yönelim, cinsel kimlik, yaş, sağlık durumu, engellilik, medeni hâl, göçmen ya da mülteci olma durumu vb. temelinde herhangi bir ayrımcılık” yapılmasına karşı çıkmak iken[8] bu, İslâmcı muterizlerce neredeyse istisnasız, “eşcinselliği normal gösterme/ teşvik” olarak okunuyor.[9] Ve büyük bir yaygarayla karşılanıyor…

6. Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, “Red Cephesi” nezdinde Sözleşme “yerli ve milli”liğin çok uzağındadır. Örf, adet, gelenekler ve hatta dine karşı bir saldırı niteliği taşımaktadır. (Sözleşmenin 12/1. maddesinde tarafların “kadınların daha aşağı düzeyde olduğu düşüncesine veya kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak klişeleşmiş rollerine dayalı önyargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması”na yönelik tedbirler almaya çağrılıyor. Madde 12/5’de ise, “kültür, töre, din, gelenek veya sözde ‘namus’ gibi kavramların (…) herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmaması” isteniyor.) Bu ifadeler, “kültürümüz”e ve “dinimiz”e doğrudan bir saldırı olarak görülüyor:

“Proje, Türkiye’nin insanlığa örnek olan sağlam aile yapısını yıkmayı, İslâm’ın aile anlayışını devre dışı bırakmayı amaçlamaktadır.”[10]

“Kabul edilenler gayet açık. ‘Din, gelenek, örf ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak’…”[11]

“… ‘Taraflar, kadın erkek için kalıp rollere dayanan ön yargıları, örf ve âdetleri, gelenekleri ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alır. M.12/1’ hükmüyle, Müslüman toplumun inanç, örf, adet ve geleneklerinden gelen her tür kalıp (kadın - erkek cinsiyet) rollerde değişimin teminatı devlet olacaktır. Bir başka ifade ile 3 ve + cinslerin teminatı olacaktır devlet.”[12]

Bunlar “kadınları şiddetten korumak” gibi saf ve masum bir gerekçeden kaynaklanamaz. Geride “sinsi” bir plan, bir “Büyük Akıl” vardır. Dinimizi, kültürümüzü, aile yapımızı tarumar ederek bizi yutmak isteyen AB ve Batı emperyalizmi:

“İstanbul Sözleşmesi Batı’nın toplum yapısı ve hayat anlayışıyla şekillenmiştir. Türkiye toplumu Batı’dan farklıdır. Huzur ve barışımız için bazı konularda Batılılarla işbirliği yapılabilir; fakat kimliğimizden taviz veremeyiz. Biz, Batı’dakinden daha özgün, insanî değerlerle iç içe, manevî zenginliği olan bir aile ve toplum anlayışına sahibiz. (…) Her işimize burnunu sokan AB’ye haddi bildirilmeli; özellikle aile ve sosyal konulardaki müdahalesi önlenmelidir. Bunlar milletimize özgü özelliklerdir. Bu konudaki kararları bu ülkede yaşayanlar vermeli; mahremiyetimize leke sürülmemelidir.”[13]

“Bu ‘Aileye karşı açılan savaş’ta, BM, AB, herkes vardı. İnanılmaz paralar harcıyorlar. İçeride, MEB, Aile Bakanlığı, DİB, YÖK, bir sürü vakıf, dernek, herkes var! Yeşil Feministler bu işi çok sevdiler. Mecliste bu işler hiçbir sorun yaşanmadan, engellemeyle karşılaşmadan, yönetim yanlısı ya da karşıtı fark etmiyor, el birliği ile hemen yasalaşıyor.”[14]

“Toplumsal cinsiyet eşitliği savunan derneklere ki ülkemizde bunların çoğu din ve devlet düşmanı ve LBGT destekçisidir, sözleşme ile taraflar bunları maddi olarak besleyeceklerine söz vermişler. Anlaşıldığına göre bu din ve devlet düşmanı derneklere sadece Avrupa fonundan değil, bizim cebimizden de para akıtılıyor. Bizim paramızla bize küfrediyorlar. (…) Muhafazakâr ve dindar görünen hükumetimiz de bu sözleşmeye imza atmış. Bu sözleşme iptal olmazsa Avrupa Konseyi belki kadın haklarına aykırı diye Kur’an-ı Kerimden bazı âyetleri çıkarmamızı isteyebilir, sonuçta kabul etmişiz, isteyebilirler.”[15]
“Toplumu ifsad etmek için Avrupa Birliğinden fon alan sözde kadın derneklerinin sözleri dinlendi.”[16]

“Toplumsal cinsiyet merkezli inşa edilen İstanbul Sözleşmesi, toplumsal tabanı dikkate alan eleştirilere duyarsız, tek taraflı bir metin görünümündedir. Metin bu hâliyle bir toplumu ayakta tutan kültürel değerlerin belirlediği toplumsal rol beklentisini değersizleştiren, küçük bir grubun değerden arınık rol beklentisini temel değer hâline getiren yeni bir emperyalizm türüdür.”[17]

Son örnek de Diyanet’le bağlantılı olsun. Diyanet Hak ve Adalet Sen’in zinanın suç olması için yasal düzenleme yapılması ve İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi için bir imza kampanyası başlattı. İmza metninde, “AB uyum yasaları çerçevesinde zinanın suç olmaktan çıkarılması ve Avrupa Konseyi’nin hazırladığı kadına yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla imzalanan İstanbul Sözleşmesi toplum da manevi yıkıma neden olmuştur. İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi ve zinanın suç sayılması hususunda yasal düzenleme yapılması için Sayın Cumhurbaşkanı’nı ve Meclis’i göreve davet ediyoruz” deniliyor.[18]

“Red cephesi”nin AKP içinden bir kadın direnciyle karşılaşması, üslubun giderek bozulmasına yol açtı. Malum, iktidar partisinin sözleşmenin kotarılıp imzalanmasına katılan ya da destek veren tarafının başında kurucu ve başkan yardımcılığını yürüten Sümeyye Erdoğan’ın patronajı altındaki KADEM var. Yanısıra, grup başkanvekili Özlem Zengin, TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanı Canan Kalsın, Dilekçe Komisyonu Başkanı Belma Satır gibi AKP’li kadın milletvekilleri,[19] kimi AKP yandaşı kadın yazarlar…

Bu kesim, utangaç bir dille de olsa, Sözleşme’ye sahip çıkan, tabanda yanlış anlaşıldığını savunan açıklamalar yaptılar. Sözleşme yalnıza kadınları değil, aile içinde şiddet gören tüm bireyleri korumayı hedefliyordu; kesinlikle eşcinselliğin meşrulaştırılması gibi bir amacı yoktu, “milli kültürümüz”e, “örf ve adetlerimiz”e ters düşen yönleri varsa, bunlar düzeltilebilirdi…

Bu “maruzatlar” dahi Red’cilerin büyük tepkisiyle karşılaştı, Sözleşme’nin İslâmcı savunucuları “yeşil feministler” olarak damgalanmaktan ve Abdurrahman Dilipak’ın ağzından Sözleşme savunucularına yönelen “Fahişeler” salvosundan nasiplerini almaktan kurtulamadılar. İşin içinde bizzat Cumhurbaşkanı’nın kızı olmasına karşın… İşin ilginç yanı, Berat Albayrak’ın “mahremiyet”ine yönelik bir ‘taciz’i tüm sosyal medyayı cendereye alan bir yasal düzenlemeyle cezalandıran mercilerin, bu salvolar karşısında büyük ölçüde suskun kalması. En azından kamuoyu önünde…

Hatta AKP’nin Meclis grubu, Red’cilerin basıncına dayanamayarak, Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un ağzından, “Nasıl girmişsek, usulüne göre çıkarız,” açıklamasını yapacaktı. Bunun üzerine gözler “en tepe”ye dikildi. Beklenen işmar, gecikmedi: “Bizim için ölçü değildir. İstanbul sözleşmesi nass değildir.”[20]

“Parti içi kavga” ya da değil; “gelenekçi İslâmcılar ile modernist İslâmcılar”ın kapışması, ya da değil; tarikatların-cemaatlerin AKP’yi köşeye sıkıştırması ya da değil… Bunlar önemli değil.

Önemli olan, hergün birkaç kadının eril şiddete kurban gittiği, kadın dövmenin bir çeşit “maço sporuna” dönüştüğü ve vahşetin ölü bedenleri parçalayıp yakarak bidona doldurduğu, üstüne de beton döktüğü bir ortamda, kadın cesetlerinin bu kayıkçı dövüşüne nasıl meze yapılabildiği… Can havliyle polise sığınan kadınların “kocandır, döver de sever de” diye evlerine yollandığı, birkaç gün sonra da yollandıkları evden ölülerinin çıktığı bir iklimde, Sözleşme’ye karşı “toplumsal cinsiyet ibaresiyle insanları cinsiyetsizleştiriyor, eşcinselliği meşrulaştırıyor” gibi “sudan” gerekçelerle savaş açmanın pervasızlığı… “Ailenin birliği, kutsallığı” adına kadınları gözden çıkartan zihniyetin özel yaşamlarımızın derinliklerine sızması… Hoyrat bir efelenmeyle önüne çıkan her engele, hatta engel algısına diş göstermesi…

AKP MYK’sının sözleşmenin kaderini görüşeceği toplantısı ertelendi. Sözleşmenin akıbeti, ölü ya da sakat bırakılmış, tecavüze uğramış, küçücük yaşta tecavüzcüsüyle evlendirilip ebedi bir cehennem yaşamına mahkûm kılınmış kadınların tümüyle dışındaki şeylere bağlı. Örneğin hazretler şu sıralar ülkenin içinde debelendiği ekonomik krizden çıkışta Batılı finans çevrelerinin desteğine önem veriyorsa, olasıdır ki Sözleşme (“Red Cephesi”nin gazını alacak birkaç küçük revizyonla) kalacak. Yok eğer Batı dünyasından topyekûn bir kopuş yeğleniyorsa, İstanbul Sözleşmesi, yüzyüze oldukları şiddete karşı devlete bel bağlayan kadınların son umutlarıyla birlikte, tarihe karışacak ve şiddete uğrayan kadınlara “kocalarının en sevdiği yemeği pişirdikten sonra çay demleyip sakin bir ses tonuyla neden öfkelendiğini sormalarını, ‘bilseydim öyle yapmazdım’ demelerini” salık veren yeni ve “yerli ve milli” bir sözleşmeyle ikame edilecek…

Şu kanaatimi bir kez daha vurgulamama izin verin: Hiçbir sözleşme, kadınların bedensel ve psikolojik bütünlüklerini, onların kendi bedenlerine, emeklerine, kimliklerine ve geleceklerine sahip çıkma kararlılıkları kadar güvence altına alamaz. Bu kararlılık ve özgüven ise ancak, mücadele içinde biçimlenecektir. Kadınlarla erkeklerin eşit, tahakkümsüz, sömürüsüz bir dünyada kendi yaşamlarını özgürce biçimlendirebilecekleri bir dünya kurma mücadelesi içinde.

Bugün sözleşmenin hayata geçirilmesi için sokaklara dökülen kadınlar, bilerek ya da bilmeyerek, bu “yeni” kadın tipini biçimlendiriyorlar. İradesini herhangi bir mercie, yetkeye teslim etmeyen, boyun eğmeyen, kendi yazgılarını ellerine almakta kararlı kadınlar… İyi ki varlar!

 

7 Ağustos 2020 18:14:03, Çeşme Köyü.

 

N O T L A R

[*] Newroz, Ağustos 2020…

[1] Nilgün Marmara.

[2] Murat Yetkin, “İşte Erdoğan’dan Fesih İsteyen İstanbul Sözleşmesi Raporu”, Yetkin Report, 23 Temmuz 2020.

[3] Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tr/istanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189

[4] “Diyanet’ten Kadınlara Tavsiye: Şiddet Görürseniz Yemek ve Çay Verip Nedenini Sorun!”, 14.07.2020, https://meydan.org/2020/07/14/diyanetten-kadinlara-tavsiye-siddet-gorurseniz-yemek-ve-cay-verip-nedenini-sorun/

[5] T24, “Tartışmaların Odağındaki İstanbul Sözleşmesi’nin Tam Metni”, 28.08.2019, https://t24.com.tr/haber/tartismalarin-odagindaki-istanbul-sozlesmesi-nin-tam-metni,836883

[6] “Sözleşme hükümlerinde cinsel yönelim ve cinsel kimliğe yönelik ayrım yapılmaması adına, bu olgular legallik elde etmiştir. LGBTİ örgütleri bu sözleşmeye dayanarak, siyasi iktidarın LGBTİ haklarına dair ifadelerin ve statülerin anayasallaştırılması ve yasallaştırılması konusunda hukuki yükümlülüğü olduğunu ifade etmektedir.” (Aile Akademisi Derneği, “10 Maddede İstanbul Sözleşmesi Neden İptal Edilmelidir?”, Temmuz 2019, Bursa, s.5.)

[7] “Diğer taraftan, cinsiyet eşitliği gibi muğlak bir kavramın içine kadın-erkek ilişkileri açısından toplumlarda yaşanan en çarpık örnekleri bir torbanın içine koyup masum bir kılıfla, kadına pozitif ayrımcılık sloganları ile başlatıp toplumsal cinsiyet eşitliği maskesi ile eşcinsellik, biseksüellik gibi hastalıklı ve arızi, sorunlu ve hatta tedavi gerektiren bu eğilimli insanların bu davranışlarını, meşru, normal hatta iyi olarak lanse etme gayretlerine dönüştüğüne tanık oluyoruz.” (Ahmet Gürbüz’ün görüşleri, Mücerret, “İstanbul Sözleşmesi ile Neyi İmzaladık?”, 6 Ocak 2019, http://www.mucerret.com/dosya/istanbul-sozlesmesi-ile-neyi-imzaladik/)

[8] Sözleşme, 4. Madde, 3. Bend.

[9] “Bu madde ile cinsel tercih ve istediğin tarafa cinsel yönelimin normal kabul edilip güvence altına alınmış olduğu netleştiriliyor.” (Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tr/istanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189)

[10] Şakir Tarım, “Rezil Tehlike: İstanbul Sözleşmesi”, https://www.milligazete.com.tr/makale/2492739/sakir-tarim/rezil-tehlike-istanbul-sozlesmesi

[11] Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tr/istanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189

[12] Muharrem Balcı’nın görüşü, Mücerret, “İstanbul Sözleşmesi ile neyi imzaladık?”, 6 Ocak 2019, http://www.mucerret.com/dosya/istanbul-sozlesmesi-ile-neyi-imzaladik/.

[13] Şakir Tarım, “Rezil Tehlike: İstanbul Sözleşmesi”, https://www.milligazete.com.tr/makale/2492739/sakir-tarim/rezil-tehlike-istanbul-sozlesmesi

[14] Abdurrahman Dilipak, “Dilipak’tan İstanbul Sözleşmesi’ne Tepki: Sözleşme Kadını Kocasına Karşı Koruyor da Erkeği Kadına Karşı Neden Korumuyor?”, https://tr.sputniknews.com/turkiye/201911251040687625-dilipaktan-istanbul-sozlesmesine-tepki/

[15] Sema Maraşlı, “İstanbul Sözleşmesi Acilen İptal Edilsin”, http://www.anadolugenclik.com.tr/istanbul-sozlesmesi-acilen-iptal-edilsin-189

[16] Doğru Haber, “İstanbul Sözleşmesi Mağdur Ediyor: Tepki Çok, Çözüm Yok”, https://dogruhaber.com.tr/haber/625952-istanbul-sozlesmesi-magdur-ediyor-tepki-cok-cozum-yok/

[17] Aile Akademisi Derneği, “10 Maddede İstanbul Sözleşmesi Neden İptal edilmelidir?”, Temmuz 2019, Bursa, s.1.

[18] “İstanbul Sözleşmesi’nin Feshi İçin İmza Kampanyası Başlatıldı”, https://www.halk54.com/yasam/istanbul-sozlesmesinin-feshi-icin-kampanya-baslatildi-h11007.html

[19] Ayşe Sayın, “AKP’li Kadın Milletvekilleri İstanbul Sözleşmesi’nden Geri Adıma Karşı”, BBC Türkçe, 28 Şubat 2020, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-51667766.

[20] T24, “Tartışmaların Odağındaki İstanbul Sözleşmesi’nin Tam Metni”, 28.08.2019, https://t24.com.tr/haber/tartismalarin-odagindaki-istanbul-sozlesmesi-nin-tam-metni,836883


 

8780

Comment form

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Sibel Özbudun

1956 yılında,İstanbul'da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Lisesi'nden mezun olduktan sonra, Fransa'ya giderek, üç yıl süresince Fransa'da dil ve Paris VII ve Paris X Üniversitelerinde sosyoloji öğrenimi gördü. Türkiye'ye döndükten sonra,İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü'ne girdi. Mezun oldu. Uzun süre yayıncılık (Havass ve Süreç Yayınları) ve çevirmenlik yapan Özbudun;

 

1993 yılında, Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nde yüksek lisans eğitimi görmeye başladı. 1995 yılında,aynı bölümde araştırma görevlisi oldu. Doktorasınıda aynı üniversitede verdi. İngilizce, Fransızca ve İspanyolca bilen Özbudun'un çok sayıda çevirive telif eseri bulunmaktadır.

     Blog

 

sozbudun@hotmail.com

Sibel Özbudun

Ankara’nın grisinden dağların yeşiline dört mevsim…(SEFAGÜL ASLAN)

Medya Savunma Alanları’nda bulunan TİKKO gerillalarından Sefagül Aslan, 23 Ekim 2015’te, Dersim-Şahverdi’de Cengiz İçli (Ünal) ve Hakan Çakır (Yurdal) ile birlikte şehit düşen TİKKO gerillası Özgüç Yalçın (Sefkan); 23 Nisan 2018’de Dersim-Aliboğazı’nda şehit düşen Gül Kaya (Nergiz) ve Hasret Tanrıverdi (Çiğdem) ile 18 Ağustos 2016’da Colemerg-Qilaban’da şehit düşen Şakir Ek (Arhat Ba)’yı anlattı.

Kadın Partileşmeli, Parti kadınlaşmalıdır!

Kadının bir cins olarak bin yıllardan beri uğradığı tarihsel haksızlık, her dönem daha fazla çeşitlenerek daha fazla katmerlenerek süregeliyor. Şiddetin, emek sömürüsünün, kimliksizleştirip, kişiliksizleştirmenin her alanda her türlüsünü yaşamaya devam ediyoruz.

Yenildik…[ismail cem özkan]

Yenildik ve ayağa kalkamadık, kalkmak içinde yan yana gelip konuşma yerine, birbirimizden uzak durduk, çünkü eteklerde biriken taş ağırdı ve sonucu ne olacağı belli değildi... Eteklerinde taş olanlar izleyici oldu, fırsat kollanıldı, yakalayan tam taşı atacakken süreçler ve gündem değişti… Kimse etek giymiyordu ama taş vardı eteğinde, etek giyenler ise cezaevlerinde onurlu mücadele yapmışlar, çok ağır bedeller ödemişlerdi…

Kandil-Yerevan Yürüyüşümüz(1)-Dursun Ali Küçük

*Geziye karar verdik.
Otobüsle Iğdır-Aralık ve Nahçivan sınırlarını kapsayan yerleri geziyorum.
Yarım otobüste 11 değişik kişileriz. Erivan’a ulaştık. Oradan iç turların yapıldığı yarım-otabüsle yolculuğa başladık. Tarih 22 Eylül 2018 gösteriyor.
İlk gün Iğdır hattı boyunca gidiyoruz. Iğdır’ı Yerevan’dan ayıran Aras nehridir. Aras nehri çevresi ilk uygarlığın başladığı yerlerden biridir.Zerdüşt peygamberlerin tek olmadığı, Zerdüştlerden birinin Aras nehri civarlarında yaşadığı söylencesi var.

İşçiler Gelecek..!

İşçiler mutlaka gelecek. Ülkenin ve dünyanın üzerine çökmüş bu kara bulutlar mutlaka ama mutlaka bir gün dağılacak. Karamsarlıklar, yılgınlıklar ve zulüm düzeni ortadan kalkacak. Boyunlar bükülmeyecek, tahta kuruları ve bitlerle birlikte yatmak işçilerin kaderi olmayacak ve “milletin anasına..” diyenler ve onların siyasal temsilcileri yeryüzünden silinerek bir daha asla!

Savaşlarda ölmek yoksulların, bombalarla parçalanmak çocukların kaderi olmayacak.

Dersim’de devletin oyununu bozalım!

 

Düşman yoğun bir saldırganlıkla bölgede önüne gelen her şeyi yok etmeye çalışmaktadır. Burada şunu söylemek yanlış olmayacaktır; Dersim’de yakılan ormanlar ve boşaltılmak istenen köyler ile propagandası yapılan projelerin amacı aynıdır.

Rojava Nasıl Kurtulur...-Dursun Ali Küçük

*Bütün dünya devleri ve bölge güçleri Suriye'de..
Suriye denkleminin çözülmesi zor görünüyor. Daha süreceğe benzer. O zamana kadar Rojava-Kürdistan'ı da belirsizliğini korur.
Suriye fiilen 3 bölünmüş durumdadır. Büyük devletler anlaşmadığı sürece Suriye'de bir çözüme gitmek mümkün görünmüyor..daha çok yol var..

*ABD-Fransa ve batı işin bir tarafını oluşturuyor. Suriye'den vazgeçmeyecekler.

İmar affı-kentsel dönüşüm ve konut sorunu

Bilindiği üzere iskansız ve ruhsatsız yapılmış olan yapılar ile iskanı yada ruhsatı olupta projeye aykırı olarak yapılan yapılar imar planlarına aykırı yapılar olarak görülmektedir. Burada kanun gözünde herhangi sınıfsal bölgesel farklar ve özel durumlar dikkate alınmamıştır. 

Birinci olarak işçi köylü ve memurlar ile ücretli çalışan kesimlerin kaçak olarak yapılan yapıları ile orta sınıfların ve müteahitlerin 'kaçak yapıyı' yapma nedeni arasındaki farkları silikleştirilmiş olup burjuva hukukun 'herkese' eşit mesafe de olma sahtekarlığı altına gizlemiş bir fark vardır. 

12 EYLÜLÜ GÜNLER DE BİTECEK!

Bundan 38 yıl önce kuvvet komutanı faşist generaller 12 Eylül 1980’de tıpkı 27 Mayıs 1960 ile 12 Mart 1971 ve sonraki tüm darbelerde olduğu gibi, halkın gelişen muhalefetini durdurmak, sol-sosyalist, emek cephesinin ‘özgürlük eşitlik, adalet’ mücadelesinin önünü kesmek, toplumsal hareketi engellemek, emperyalistlerle işbirlikçi komprador feodallerin çıkarlarını korumak için bir darbe yaparak yönetimi ele geçirdiler .

Göçmenler…[ismail cem özkan]

Göçmenler geldikleri ülkeye göre nasıl algılandığı aslında hepimiz biliyoruz ama tekrarlamakta yarar var sanırım;

Göçmenler anavatanlarına göre para gönderen ve sağılması gereken birer saf yatırımcı…

Göçmenlerin lobi olarak kullanılan bir nüfus harekatı ve var oldukları ülkede ki demokrasinin izin verdiği gösteri yapma hakkını kullanarak ülkelerini cennet olarak gösteren eylemlere katılmaları… Lobicilik sorunların görmezden gelmek ve sorunların üzerini ülkelerinin lehine örtmeleridir…

Nubar Ozanyan Yerevan‘da özlem ve saygıyla anıldı…

Şahadete ulaştığı, Rojava topraklarındaki askeri törenden sonra, 26 Ağustos 2018 Pazar günü Ermenistan’ın Yerevan kentinde başta eşi ve sevenleri ile silah arkadaşları bir anma etkinliği gerçekleştirdi.

Հայաստանից մինչեւ Պաղեստին,

Տերսիմից մինչեւ Ռոժավայ,

Յեղափոխության պատմության

Հերոս Մարդակեր Նուպար Օզանյան ՛ը անմահ է …. (1)

Yerevan: Martager Nubar Ozanyan’ın ölümsüzlüğünün I.yılında bir çok yerde anma etkinlikleri düzenlenmeye devam ediliyor.

Sayfalar