Pazartesi Ekim 19, 2026

HDP’yi tartışmak…

Asıl tartışılması gereken bu iddianın altının nasıl doldurulacağı olmalıydı

Halkların Demokratik Partisi HDP’nin önümüzdeki Haziran seçimlerine bu kez parti olarak katılacağını açıklaması bazı çevreleri şimdiden gerdi. Bunların başında da AKP ve AKP’ye kapılanmış yalaka takımıyla Kürt düşmanlığı genlerine işlemiş sosyal şoven çevreler geliyor.

AKP neden korkuyor?

AKP ve yandaşlarının HDP’nin bu kararından tedirgin olmalarının nedeni çok açık. Çünkü HDP’nin seçime parti olarak girip yüzde 10 barajını aşması durumunda AKP bugüne kadar bedavadan cebe indirdiği en az 25-30 milletvekilliğini kaybedecek. Çünkü HDP’nin parti olarak değil de belli bölgelerde tek tek isimleri aday olarak gösterdiği durumda o aday isterse AKP’nin 4-5 katı oy alsın o isim dışında kalan diğer bütün milletvekillikleri genellikle AKP’ye gidiyordu.

AKP ikinci olarak, Meclis’te de CHP ve MHP gibi etkisiz, mıymıntı ve pejmürde bir “muhalefete” sahip olmanın avantajını kaybedecek. Hem bileşimi ve programatik perspektifleri hem de özellikle Kürt hareketi içinde giderek belirginlik kazanan sınıfsal farklılıkların neden olduğu yalpalamalar nedeniyle HDP muhalefetinin de tutarlı devrimci bir çizgide seyretmeyeceği çok açık. Ancak bilinen bütün zaaf ve zayıflıklarına karşın bugünün Türkiye’sinde gövdesini Kürt halk hareketinin oluşturduğu HDP’yi aşan, ondan daha militan ve etkili bir demokratik dinamiğin olmadığı da bir gerçektir. Gücünü asıl olarak sokaktan (serhildanlardan) alan ve kimi zaman pragmatist hesaplarla da olsa sokağın ve kendi dışında kalan muhalefet dinamiklerinin sesine diğer bütün partilerden çok daha duyarlı olan böyle bir partinin Meclis içinde yürüteceği muhalefetin de farklı olacağı, ilerici-demokratik bir karakter taşıyacağı ortadadır.

HDP’nin Meclis’e parti olarak girebilecek kadar güç toplamayı başaracak olması, üçüncü olarak, hem Kürtleri kimin ne ölçüde temsil ettiği konusunda yapılan demagojik spekülasyonlara hem de HDP’yi ısrarla sadece “Kürt kimliği” içine sıkıştırmak isteyen eğilimlere öldürücü bir darbe olacak.

Ortak payda: Kürt düşmanlığı

HDP’nin seçimlere parti olarak katılma kararından müthiş rahatsız olan diğer kampa gelince, burada homojen bir bütünlükten söz edilemez. Bir kutbunda gözü dönmüş Kürt düşmanı Ergenekoncu faşistlerin bulunduğu bu yelpazenin diğer kutbunu ise değişik tür ve renklerdeki küçük burjuva solculuğu oluşturuyor. Bu “beş benzemezler” topluluğunu bu konuda birbirlerine yaklaştıran ikinci ana etken kör bir AKP düşmanlığı.

Bunların ortak tezlerine göre, “HDP’nin barajı aşma şansı yok. Bu durumda daha önce bağımsız olarak çıkarabildiği 30-35 milletvekilliği de otomatik olarak AKP’ye gidecek. Böylece Tayyip Erdoğan, gönlünde yatan başkanlık sistemini anayasal hale getirecek ezici bir çoğunluğa ulaşacak. Zaten bu konuda İmralı’da bir anlaşma yapılmış bile. HDP’nin seçimlere bu kez parti olarak katılmak gibi bir maceraya kalkışmasının gerisinde de zaten bu anlaşma var…”.

HDP eşbaşkanlarından Selahattin Demirtaş defalarca, “böyle bir anlaşma falan yok. Bu alçakça bir iddiadır. Ayrıca AKP ile böyle bir başkanlık pazarlığına girmek de alçaklıktır…” dediği halde bu iftira hala sürdürülüyor. Bununla, konunun Türkiye’deki genel demokrasi mücadelesinin gelişimi açısından doğurabileceği sonuçların artıları ve eksileriyle nesnel bir biçimde tartışılması yerine Kürtleri baştan “AKP işbirlikçisi” olarak damgalayarak geleneksel tabanının bile sıtkının sıyrıldığı CHP’nin uyuz muhalefeti ile onunla ya da onsuz bu hoşnutsuzluktan nemalanmanın hesabını yapan Birleşik Haziran Hareketi (BHH) gibi anti Kürt tekkelerin yırtık yelkenlerine rüzgar üflenmek amaçlanıyor.

Kendi önlerini açabilmek için Kürtlerden geride durmalarını isteyen “sol/sosyalist” maskeli bu yüzsüzlüğün “Kürtler AKP ile anlaştı” iftirası dışında ileri sürdükleri gerekçeler de aptalca. Ahmet Kaya’nın bir şarkısında dediği gibi, “nerden baksan tutarsızlık/nerden baksan çelişki…”.

AKP’nin değirmenine asıl kim su taşıyor?

Mesela “Eğer HDP barajı aşamazsa o zaman onun çıkardığı 30-35 milletvekilliği de otomatik olarak AKP’ye gider” deniyor. İyi de, HDP seçime bağımsız adaylarla girdiği zaman da en az 25-30 milletvekilliği beleşe AKP’nin oluyor. HDP’nin gösterdiği bağımsız adayın 80 bin hatta 120 bin oy aldığı seçim çevrelerinde o adayın arkasından gelen AKP 15-20 bin oy aldığı halde geriye kalan 2-3 milletvekilliğini cebe indiriyor. Üstelik HDP’nin aday göstermediği ya da il barajını küçük farklarla geçemediği seçim çevrelerindeki oyların kurda kuşa yem olup çöpe gitmesi de işin cabası. HDP’nin seçimlere bu kez parti olarak katılma kararının eğriliği doğruluğu önyargısız bir yaklaşımla tartışılacaksa gerçeğin bu yönleri neden gözden kaçırılıyor?..

HDP’nin barajı aşabileceği nasıl kesin bir dille söylenemezse barajı aşamayacağı da bugünden mutlaklaştırılamaz. HDP’nin önüne ikinci barajı çekme yarışına çıkan keskin “solcular” bu konuda da bağnaz bir tek yanlılık içindeler. Barajı aşma olasılığının adını dahi anmıyorlar. Bu parti önceki seçimlerde olduğu gibi hala yüzde 5-6’lar düzeyinde dolaşıyor olsaydı eğer ne kadar sıkı bir kampanya yürütülürse yürütülsün kaybedileceği baştan belli bir kumar oynandığı iddiası o zaman haklı ve geçerli olurdu. Ancak son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Selahattin Demirtaş’ın aldığı oy ve yapılan kimi anketler HDP’nin bugün yüzde 8-9 civarında dolaştığını gösteriyor. Demek ki HDP’nin yüzde 10 barajını aşabilme şansı var.

Eğer seçimlere katılmayı ilkesel olarak reddeden klasik “boykotçu” bir yaklaşımdan hareket edilmiyorsa (bu “sol çocukluk”un eleştirisi ayrı bir konu) bu durumda demokrasi mücadelesinin güç kazanması açısından (hatta gözü onun geriletilmesinden başka bir şey görmeyen sığ bir AKP düşmanlığı açısından dahi) hangi yaklaşım daha tutarlı sayılır: AKP’nin en az 25-30 milletvekili daha az çıkararak hükümet kurabilecek çoğunluğu sağlamasının dahi riske girebileceği bir katılma kararı mı yoksa önceki seçimlerde olduğu gibi ona baştan 25-30 fazla sandalye kazandıran “bağımsız adaylarla girme” kararı mı?..

HDP’nin barajı aşamama olasılığını şimdiden mutlaklaştırarak onu “AKP işbirlikçiliği”yle suçlayacak kadar ileri giden sözde demokratlar, asıl bu tutumlarıyla AKP’nin ekmeğine yağ sürmüş oluyorlar. HDP’nin barajı aşıp aşamayacağı tartışmasını her şey haline getirip merkeze koymakla hem yaklaşan seçim döneminde işçi ve emekçi yığınların karşısına en azından tutarlı bir devrimci demokrat tavır açısından nasıl bir program ve seçim stratejisiyle çıkılmasına yönelik anlamlı bir tartışmanın önünü kesmiş oluyorlar hem de barajı aşma olasılığı bu kez o kadar da zayıf olmayan HDP konusunda tereddüt ve düşmanlıkları körükleyerek tam da “AKP işbirlikçiliği” olarak damgalamaya çalıştıkları sonuca çanak tutuyorlar. Bunların gözlerini kör eden tek yanlı AKP karşıtlığı bile Kürtlere duydukları düşmanlığın gölgesinde kalıyor.

Tescilli CHP kuyrukçuluğuna yeni kılıf arayışı

Düşünün ki, Gezi’nin rantını yemek amacıyla dün birbirleriyle kanlı bıçaklı olanların bile bugün yan yana geldikleri bir yengeç sepetinden başka bir şey olmayan Birleşik Haziran Hareketi (BHH) denilen oluşum, seçimlerde nasıl bir politika izleyeceğini hala belirlemiş değil. Ancak HDP’nin seçimlere parti olarak katılma kararını en pespaye yakıştırmalar eşliğinde topa tutanlar bu oluşumun kimi bileşenleri. Bunların gönüllerinde yatan aslan, CHP ile pazarlığa oturup belli bir kontenjan karşılığı onunla işbirliği yapmak.

Fakat kendilerini bir “güç” olarak pazarlayabilmek için önce HDP’ye yönelme olasılığı olan oyların önünü kesmeye ihtiyaçları var. Çünkü bunlar kendi başlarına kayda değer bir güç değiller. Kendileri de bu gerçeğin farkında oldukları için zaten apar topar biraraya geldiler. Ancak bu tür toplama “birliktelikler”in de bir işe yaramadığını son yerel seçimler sırasında Ankara’da denedikleri “bağımsız aday” pratiğinde gördüler. Aslında o Ankara pratiği, CHP kuyrukçuluğunun “bağımsız devrimci tutum” söylemi arkasına saklanan örtük biçiminden başka bir şey değildi. Şimdi farklı yollar ve atraksiyonlar deneniyor.

Sırf Kürtlerle yan yana görünmemek için “kendinde şey” haline getirilmiş bir AKP düşmanlığının arkasına saklanarak, “HDP barajı aşamayacak olursa AKP o zaman Anayasayı da istediği gibi değiştirebileceği çoğunluğa ulaşır ve başkanlık sistemini yasalaştırır” korkusunu üretip sömürenlere şu soruları sormak gerekir:

Bugünkü Meclis aritmetiği Tayyip Erdoğan’ın tek adam yönetimine dayalı fiili başkanlık sistemine geçişini ne kadar engelleyebildi ki bu gidişin derinleşmesi ya da önünün alınabilmesi Meclis aritmetiğine bağlı bir sorun olsun?

İkinci olarak, başkanlık sisteminin engellenmesi bir demokrasi savaşımı ise Kürt sorununun çözümü bir demokratikleşme sorunu değil midir? Buna bağlı olarak Türkiye’nin demokratikleşmesi ya da olmayan demokrasinin “savunulması” için yapılması gerekenler -daha doğrusu “gerektiği” iddia edilen jest ve fedakarlıklar- neden hep Kürtlerden bekleniyor? Yük -ve fatura- neden hep Kürtlerin sırtına yıkılıyor?..

Diğer yandan madem bu korku duyuluyor, o zaman HDP’nin barajı daha rahat aşabilmesi için ona omuz vermek neden düşünülmüyor? 2010 seçimlerinde baraj altında kalma ihtimali var diye eli kanlı faşist MHP’ye bile oy vermek düşünülebilmiş ve bu yapılmışken bugün HDP, daha doğrusu Kürtler söz konusu olunca eller niye titriyor?..

Madem yanlıştı…

Keskin sol söylemler arkasına saklanarak boy gösteren HDP karşıtlığının ürettiği bahaneler içinde en komiği “önemli olan sandık değil sokaktır” edebiyatı olsa gerek. Çünkü bu edebiyatı yapanların neredeyse hepsi bugüne kadar bağımsız adaylar çıkararak seçimlere katılmakta bir beis görmemiş çevreler. Üstelik bunların çoğu sokakta da devrimci bir varlık ve pratiğin sahibi değiller. Buna karşın özellikle Kürt halkının sokakları nasıl süreklileşmiş bir kitlesellik ve militanlıkla kullandığı ortada.


Kaldı ki HDP’nin seçime katılmasını da değil parti olarak katılma kararını eleştirmek için “önemli olan sokaktır” edebiyatı yapanlar, bir başka açıdan daha kime ne dediklerinin farkında değillerdir. “Barajın altında kalırsanız AKP’nin elini rahatlatmış olursunuz” suçlamalarına yanıt olarak HDP, “bizim siyasal faaliyetimizin tek ya da esas biçimi Meclis değil zaten. O zaman gider halkımızla birlikte sokaklarda siyaset yaparız” demektedir. Devrimci bir durumun olmadığı koşullarda burjuva parlamentolar ve seçim zeminlerinden yararlanmayı reddeden küçük burjuva sol çocukluk hastalığından muzdarip olmayan önyargısız, samimi bir devrimcilik, seçimlere katılmakla birlikte parlamentarist hayalleri körüklemek yerine sokağı temel adres olarak göstermeyi sürdüren bu yaklaşımın neresine, neden karşı çıkar anlamanın olanağı yoktur.

Kaldı ki, HDP 12 Eylül rejiminin getirdiği seçim barajını aşamayarak meclise giremeyecek olursa, kim hangi sonucu elde etmiş olursa olsun o parlamentonun meşruiyeti daha ilk günden tartışmalı, dahası gayri meşru bir özellik kazanır. Başkanlık sistemine anayasal bir kılıf geçirebilmek şurada dursun, o parlamentonun alacağı en sıradan karar bile sokaklarda tartışılır ve yanıtlanır hale gelir. Bu, mevcut siyasal-toplumsal krizi ağırlaştırmakla kalmaz, zincirleme reaksiyonlara yol açarak ekonomiyi de allak bullak edecek genel bir krize dönüşür. Bu arada Kürtler, kendi topraklarında özyönetim yönelim ve uygulamalarına hız vererek Türkiye’deki burjuva faşist rejimin taşlaşmış yapısında derin yarıklar açmak suretiyle -kanlı bir iç savaşa dönüşme riskini de içermekle birlikte- radikal bir demokratikleşme sürecinin önünü fiilen açmış olurlar. vd.

Seçimlere katılmayı ilkesel olarak reddetmemekle birlikte bu katılımın parlamentarist-reformist hayal ve beklentileri güçlendirecek sonuçlar doğurmamasına da ilkesel bir dikkat ve özen göstermek zorunda olan devrimci bir yaklaşım açısından bu olasılığı da içeren bir seçim politikasına karşı mı çıkmak daha doğru ve tutarlı bir yaklaşım olur yoksa onu bağlayıcı programatik öneriler ve izlenecek kampanya stratejisi açısından daha eksiksiz ve güven verici bir devrimci demokratik içerik ve çerçeveye oturtmak yönünde etkide bulunmaya çalışmak mı?..

Asıl tartışılması gerekenler

HDP konusunda tartışılması gereken nokta seçime parti olarak katılma kararı olmamalıydı. Asıl tartışılması gereken, bu iddianın altının nasıl doldurulacağı, nasıl bir seçim stratejisi izleneceği, hangi sınıf ve kesimlerin desteğini kazanmanın esas alınacağı, özellikle de işçi ve emekçilerin karşısına hangi söz ve taleplerle çıkılacağı ve bu sözlerin tutulacağı noktasında onlara nasıl güven verilebileceği olmalıydı.

Çünkü HDP’nin özellikle Batı’da aşması gereken eşik, bu konularda bugüne kadar yeterince güven vermeyen, tutarsız ve zayıf bir pratik sergilemiş olmasıdır. Bu pratiğin gerisinde yatan çizgisel kırılmalar ve yapısal zaaflarıdır. Parti adına sık sık birbiriyle çelişen tutum ve yaklaşımlar sergilenmesidir. Öyle ki, Türkiye’de bugün birçok kesim HDP’nin seçimlere parti olarak katılma kararından son anda dönüp dönmeyeceği konusunda bile kuşkuludur.

Diğer yandan, son yerel seçimlerde İstanbul’da Sırrı Süreyya Önder’in ismi üzerine kurulan kampanyaya benzer tarzda kişilerin öne çıkarılmasına dayalı bir seçim stratejisi izlenecek olursa HDP’nin barajı aşması hayal olur. Buna karşın Demirtaş’ın aday olduğu Cumhurbaşkanlığı seçiminde izlenene benzer tarzda fikirlerin ve programatik perspektiflerin öne çıkarıldığı bir kampanya yürütülür ve bu program Kürt sorununda demokratik bir çözümün yanı sıra işçi ve emekçi yığınların sınıfsal talep ve beklentilerini esas alan, omurgasını emek eksenli bir sınıfsal yaklaşımın oluşturduğu bütünsel net bir demokratik program olursa o zaman bu, barajın aşılıp aşılamamasından da bağımsız olarak Türkiye’deki genel demokrasi mücadelesinin gelişimine katkıda bulunur.

Emekçiler arasındaki kardeşleşmeye olduğu kadar işçi ve emekçilerin tutarlı bir demokrasi okulunda eğitilmelerine katkıda bulunacak anlamlı bir tartışma yürütülecekse bunlar tartışılmalıdır.

 HDP konusunda tartışılması gereken nokta seçime parti olarak katılma kararı olmamalıydı. Asıl tartışılması gereken, bu iddianın altının nasıl doldurulacağı, nasıl bir seçim stratejisi izleneceği, hangi sınıf ve kesimlerin desteğini kazanmanın esas alınacağı, özellikle de işçi ve emekçilerin karşısına hangi söz ve taleplerle çıkılacağı ve bu sözlerin tutulacağı noktasında onlara nasıl güven verilebileceği olmalıydı.

(Alınteri 1 Şubat 2015)


74130

Misafir yazarlar

Güncele iliskin yazilariyla sitemize katki sunan yazar dostlarimiza ait bölüm

Misafir yazarlar

2 Şubat…

“Herkes işini yapsın” dedi gerilla birliğinin komiseri toplantıyı bitirdi. Bitirmeden önceki son sözleri yüzü kadar net, gözleri kadar berraktı. Toplantı bitiminde mangalarına çekilen tüm gerillalar iki gündür süren ve bu akşam son bulan eleştiri-özeleştiri toplantısının muhasebesini yapmaya başladılar. Ve hepsi de “Herkes işini yapsın” sözüne odaklanmıştı. Aslında mesele bu kadar basit ama bir o kadar da karışıktı gerillalar cephesinde. Gerillalar yoğunlaşma içindeyken sözün sahibi de manganın girişindeki tüneli, gökyüzünün ferahlığına kavuşmanın sabırsızlığıyla geçti.

Partizan: “Diz çöktürme ve teslim almaya karşı güçlü bir çıkış için HAYIR!”

Yaklaşan referanduma ilişkin bir açıklama yapan Partizan, “HAYIR” diyeceğini duyurdu. “HAYIR’ı kitlelerin kendine güvenini ve umudunu faşizme karşı yeniden yeşertme ve egemenlerin kaosunu böyle derinleştirme aracı olarak kullanacak, Cizre bodrumlarında 150’ye yakın insanla yakılarak katledilen Mehmet Tunç’un ‘Teslim olmayacağız, diz çökmeyeceğiz’ çığlığını ‘Diz çökmeyeceğiz, HAYIR’ diyerek taşıyacağız” diyen Partizan’ın açıklaması şu şekilde:

Diz çöktürme ve teslim almaya karşı güçlü bir çıkış için HAYIR!

Öğrenmeyi öğrenmek...

Nerede ve nasıl bir (işçi-semt-kadın-gençlik-gerilla-dkö-basın-enternasyonal) faaliyet yürütülecekse onun görev ve sorumluluklarını layıkıyla ve hakkıyla yerine getirilmesi için gerekli olan bilgileri elde etmeye başlayarak işe başlamalıyız. Rastgele bir biçimde “Nerede-ne iş olursa”, “her işi yaparım” gibi amatör tarzda bir anlayış ve yaklaşımla işler yapılamaz.  “Her işi yaparım” iddiası elbette devrimin sorumluluklarına ve görevlerine yaklaşım açısından önemlidir, ama sadece ilk adım olarak...

Aliboğazı direnişinin ortaya çıkardığı görevler

Aliboğazı direnişi halk ordusunun savaş tarihinde ayırt edici önemli bir yer tutmaktadır. ALİBOĞAZ direnişi Seyfi Batar yoldaşların düşmanla uzun süreli çatışmaya girerek kahramanca çatışmalarıyla yarattıkları Amed-Piran (Dicle) direnişine eklenen yeni bir direniş ve savaş halkası denilebilir.

Naim Efendi'nin Hatıratı ve Talat Paşa Telgrafları

HDP İstanbul milletvekili Garo Paylan'ın Anayasa görüşmelerinin yapıldığı sırada söz alarak Meclis kürsüsünden yaptığı konuşma AKP-CHP-MHP'lilerce oluşturulan Milliyetçi Cephe tarafından lince dönüştürüldü. Tarihin en düşük, itibarsız ve onursuz milletvekilleri olarak anılacak olan bu bayların işi Saray'a biat etmek ile ellerini oylamalarda indirip kaldırmaktan başka hiçbir şey olmamıştır. Garo Paylan'ın ''1913-23 yıllarında Ermeniler, Süryaniler, Rumlar, Yahudiler kaybedildi. Büyük katliam ve soykırımlarla bu topraklardan sürüldüler ya mübadelelere uğradılar.

Faşizme Ve Tek Adam Diktatörlüğüne HAYIR!

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da kitlelere yaşatılanlar, tam da burjuvaziye özgü despotizmin, işçi ve emekçileri ise aşağılanmanın trajedisidir.

Çeşitli milliyetlerden Türkiye ve Kürdistan halkları, son 93 yıllık tarihin içinde bunlara tanıklık etti ve yaşadı. “tek vatan - tek millet - tek bayrak - tek din, tek devlet” ırkçı-faşist-dinci politikaların cenderesi içine alındı. Salt, burjuvazi sömürüsünü rahat yapsın, palazlansın ve içinde eşitlik, özgürlük ve demokrasinin olmadığı diktatörlüğünü sağlamlaştırsın diyedir.

Tutsak Partizan Halil Şahin’in kaleminden: “Anda bizim cephedeki durum ve zayıflıklarımız”

Hiçbir vakit tam karanlık değil gece

Kendimde denemişim ben

Kulak ver dinle

Her acının sonunda açık bir pencere

vardır

Aydınlık bir pencere

Hayal edilemeyecek bir şey vardır

Yerine getirilecek bir istek

Doyurulacak açlık

Cömert bir yürek

Uzanmış açık bir el

Canlı canlı bakan gözler vardır

Bir yaşam vardır yaşam

Bölüşülmeye hazır

-Paul Elvand-

Bir Varmış Bir Yokmuş

Masal gibi başlayan destan gibi biten hikâyelerden ne kaldı zaman içinde bize. Zebur, Tevrat, İncil ve Kuran. Homer İzmir de okuyor dizelerini amfiden. Aşil topuğundan vurulmasa ne olurdu? Helen Afrika Coğrafyasında yavuklusuyla yan yana yatsa da Truva’dan dehşet bir ceng kaldı bize. Tanrılar ve Tanrıçalar sevişiyor ırmak kenarlarında, Titanlar ne tarafa yana. Brahma Hintli dizimin kenarında günah çıkarsa, Çinli savaş ağalarının günahını hangi surları aşamaz? Yaşıyoruz işte Hallaç dan beri derimiz yüzüle yüzüle, destan ve hikayelerle uyutula uyutula.

TKP/ML - TİKKO Rojava Komutanlığı: “Onlar devrimimizin kızıl kurşunları olacaklardır!”

Devrim ve Komünizm Şehitlerini Anma Haftası’na ilişkin bir açıklama yapan Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist (TKP/ML) Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO)’na bağlı Rojava Komutanlığı “Onlar kavgamızın sönmeyen meşalesi, devrimimizin kızıl neferleri olarak mücadelemizde yaşayacaklardır” dedi.

Rojava’dan bir Partizan “Aliboğazı-Rojava-Gentari direnişi bir uzlaşmazlık felsefesidir!”

Halk ordusu savaşçıları kısa süreli aralıklarla iki farklı alanda farklı iki ayrı direniş mevzisi olan Aliboğazı ve Rojava topraklarında büyük bir kahramanlık örneği sergilediler. Birincisi Aliboğazı ikincisi ise DAİŞ çetelerine karşı direnip savaşarak, düşmana darbe vurup mevzilerini korudular.

TKP/ML Enternasyonal Büro YUNANİSTAN KOMÜNİST PARTİSİ/MARKSİST-LENİNİST ÖNDERLERİNDEN GRİGORİ KONSTANTİNEPOLİ YOLDAŞI KAYBETMENİN ACISINI YAŞIYORUZ

YKP/ML'nin önder kadrolarından, partimiz TKP/ML'nin onur üyesi Grigori yoldaşı 23 Ocak 2017 tarihinde kaybettiğimizi öğrenmiş bulunuyoruz. Başta kardeş partimiz YKP/ML olmak üzere tüm Yunanistan halkına baş sağlığı mesajımızı gönderiyoruz.

Sayfalar