Cumartesi Eylül 19, 2026

HDP Bizi Dinlemiyorsa Bari Öcalan’ı Dinlesin – Öcalan ve Gandi (Devrim’i Korkaklar Yapar) Demir Küçükaydın

7 Haziran seçimlerinden beri bir savunma dönemine girildiği, bunun için döneme uygun örgüt ve mücadele biçimleri bulmak, önermek ve uygulamak gerektiği üzerine kafa patlatıyor, öneriler yapıyoruz.

Örneğin Programatik ve stratejik düzeyde, Kürt Sorunu’nu değil, Türk sorununu çözmeye yönelik, Kürtlere statü değil, Türklüğün statüsünün yok edilmesi şeklinde özetlenebilecek, yani ulusun dil, din, tarihle tanımlanmaya karşı tanımlanmasından söz ediyoruz.

Şu ana kadar bir tek Allah’ın kulu çıkıp “bu program yanlıştır” bile demedi.

Susarak, yok sayarak eleştiriyorlar.

Örneğin örgütsel düzeyde ilk olarak HDP’ye bileşen hukuku yerine birey hukukunu öneriyor, bu sistemin Hindistan’daki gibi bir kastlaşma yarattığını söylüyoruz.

Örneğin HDP’ye, bütün sol örgütlere ve tüm Türkiye ve Dünya’ya çoğunluğu bulmaya yönelik, evet ve Hayır’a dayanan karar alma yöntemi yerine çözümü dolayısıyla en az direnç göreni bulmaya yönelik OYDAŞMA yöntemini öneriyoruz.

Bunlara ilişkin bir tek eleştiri veya karşı bir öneri bile olmadı. Susarak ve yok sayarak eleştiriyorlar.

Örneğin mücadele biçimleri ve taktiklerde en temel haklar alanına geri çekilmeyi, hiçbir pankart açmadan, slogan atmadan, (örneğin İzmir marşı olursa Kürtler ve Müslümanlar gelmez, yeşil sarı kırmızı olursa, İzmir marşı söyleyenler gelmez) oyununu bozan ve onun bu oyununu ona karşı kullanan; sadece bir yerde bulunma hakkına dayanan en geniş kitleyi birleştirebilecek, iktidarın muhalefet içindeki çelişkileri birbirine karşı kullanma olanağını ve polisi seferber ederek dağıtmasını engelleyecek pasif kitlesel bir direniş başlatma biçimi öneriyoruz.

Buna karşı hiç kimseden bir eleştiri bile duymadık. Sadece susma ve görmezden gelme var.

Yani yine susarak ve yok sayarak eleştiriyorlar.

Son kayyum atamalarından beri herkes CHP’yi tutarlı olmaya çağırıyor.

Bunu da politika yapmak sanıyorlar. Yenileceksiniz ve yenilmeye mahkumsunuz bu aptallıklarınızla.

CHP’yi eleştireceğinize, bu programatik, stratejik, örgütsel, taktiksel konularda ne öneriyorsunuz bunu ortaya atın ve tartışın. Sizler böyle davranarak yenilmeyi hak ediyorsunuz.

Sizler daha şu basit gerçeği bile kavramamışsınız. CHP’nin derdi demokrasi değildir, bu Türklükle tanımlanmış merkezi ve bürokratik devleti yaşatmaktır. O bu kendi hedefi açısından değerlendirilebilir. O Kendi hedefi açısından akıllıca hareket etmektedir. CHP eleştirilmez tutarlı olmadığı iççin, CHP ile savaşılır, kendisine ıy veren kitleden tecrit etmenin yollarına kafa yorulur. Önerdiğimiz mücadele biçimleri ve taktikler biçim tam da bunu sağlar.

Haydi bizim gibi tek tabanca ve aykırı bir Marksist görmezden gelinir diyelim. Ama en son Öcalan, Silahlı mücadeleyi başlatmış ve silahlı bir örgütün lideri olan Öcalan, o tecrit edildiği adada bin bir olanaksızlık içinde tam da bizim önerdiğimize yakın sonuçlara ulaşmış bulunuyor. Geniş kitleleri kapsayacak, pasif mücadele yöntemleri önerdi. Bunu da Gandi örneğiyle somutlamaya çalıştı.

Çünhkü o da somut koşulların somut analizini yapıyor. Dün köleleşmeye karşı “ilk kurşun” önemliydi. Bunu yaptı. Doğru bir tespitten yola çıktı.

Bugün, kumu aklı evvel belediye başkanlarının artık silahlı mücadelenin miadı dolmuştur diyen Belediye başkanlarına karşı Gerilla’nın daha iyi ve sıkı örgütlenmesini söylerken yine doğru yapmaktadır. Gerilla ve silahlı güçler olmalıdır. Ama onlar ille de tüm mücadelenin tabi olaceğı bir esas mücadele biçimi değil, siyasi mücadele ve taktiklera tabi olmalıdırlar. Dolayısıyla Gerillanın olması sürekli eylem yapması değildir. Gerilla olur ama ateşkes yapar örneğin siyasi mücadelenin önünü açmak için. Öcalan bunu da doğru görüp değerlendirmiştir her zaman. Öcalan Gerilla ile zafer Kazanılamayacağını ama gerillaya karşı Türk ordusunun da zafer kazanamayacağını bu anlamda durumun pat olduğunu yıllar önce söyledi ve bütün davranışlarına bu yön verdi.

Şimdi aynı Öcalan, Gandi diyor, sivil mücadele biçimleri diyor. Bizim önerilerimiz aslında Öcalan’ın kategorik olarak ve Gandi sembolüyle ifade ettiklerinden başka bir şey değildir. Aklın yolu birdir. Öcalan da bizden tamamen bağımsız olarak aynı noktalara ulaşmış bulunuyor.

Bari Öcalan’ın ne dediğine kafa yorsanız, onun somut bir biçimi olarak önerimizi ele alıp tartışsanız ve uygulamaya koysanız.

Ne gezer, anaları onları büyük işler için doğurdu.

Bu vesileyle tekrar eski bir yazıyı hatırlatalım. Öneriler bugün aynen geçerlidir.

Bunu her yerde başlatabilir muhalefet. Sadece buçumu doğrnu kavramak ve uygulamak gerekiyor. Son seçimler sonucun ne olacağını gösterdi.

22 Ağustos 2019*

 

Devrimi Korkaklar Yapar – Korkakların Sokağa Çıkması İçin Ne Yapmalı?

Türkiye sosyalist ve devrimci hareketinde garip bir anlayış var: hep kahramanlık ve fedakârlıklar üzerinden bir yarış, eylemlerin ve mücadele biçimlerinin buna göre belirlenmesi.

Unutulan bir şey var: Bırakalım devrim gibi devasa değişiklikleri bir yana, toplumdaki küçük iyileştirmeler, küçük demokratik hak kazanımları veya küçük ekonomik ve sosyal kazanımlar için bile, en az on binlerce, milyonlarca insanın eylemi veya ağırlığını belli bir tarafa koyması gerekir.

Ama milyonlar korkaktır.

Milyonlar polisin saldırıları veya tutuklama tehditleri altında sokağa çıkmaya cesaret edemez.

Çünkü örgütsüz insan korkak olur.

Ama örgütleme ve örgütlenmenin bizzat kendisi de devletin esas saldırı noktası olduğundan, şöyle bir açmaz ortaya çıkar: İnsanlar örgütsüz oldukları için korkarlar ve korktukları için de örgütlenemezler. Örgütsüzlük ve korkaklık birbirini besler.

Erdoğan ve dayandığı devlet bunu bildiği için, en küçük bir demokratik hak kullanımını bile daha doğmadan öldürmeye, en masum protestoyu bile polis şiddetiyle sindirmeye çalışmaktadır.

Bu açmazdan nasıl çıkılabilir?

Bunun ipuçlarını ezilenlerin binlerce yıllık mücadelelerinde de; modern işçi ve sosyalist hareketin tarihinde de bulabiliriz.

Ezilenler de kendilerince bunun karşısında belli taktikler ve mücadele biçimleri geliştirmişlerdir.

Bunlar genellikle altta olanlara, ezilenlere, zayıf olanlara has mücadele biçimleridir.

Birincisi, ezilenler, altta güreşirler. Çünkü daha baştan yenik olarak başlarlar. Daha baştan alttadırlar.

İkincisi karşı tarafı kendi oyununa getirmeye, onun gücünü ona karşı kullanmaya bunu yapamadıklarında onu yormaya çalışırlar.

Örneğin “Uzakdoğu sporları” aslında, Uzakdoğu’nun tanrısız dinleri içindeki halk muhalefet ve direnişinin örgütlenme biçimleridir, yani tarikatlardır. (Tarikatlar kapitalizm öncesi sınıflı toplumların partileridir.)

Judo vs. silahsız ve güçsüz olanın, silahlı ve güçlü olanlara karşı direnişinin, onun gücünü ona karşı kullanmasının sanatıdır.

Bu yöntemi modern işçi hareketi ve demokratik hareketler de kendi tecrübeleriyle bulmuş ve geliştirmiştir.

19. yüzyılda “Sosyalistlere Karşı Yasa” döneminde Alman işçileri, en küçük bir legalite olanağını bile kullanma taktiği izlemişlerdi. Sonunda burjuvaziyi “yasallık bizi öldürüyor” diye itirafta bulunmaya zorlamışlardı.

*

Örgütsüz ve korkak milyonlar, nasıl örgütlü ve cesur yurttaşlar haline gelebilir?

Erdoğan’ı nasıl durdurabileceğimiz ve ondan nasıl kurtulabileceğimiz de; Nuriye ve Semih’i nasıl kurtarabileceğimiz de bu soruya verilecek cevaba bağlıdır.

Biz bu soruya şu cevabı veriyoruz: Şu an Türkiye’de olağanüstü hal var. Erdoğan ve Ergenekon, kendi varlıklarını ve egemenliklerini korumak ve sürdürebilmek için her şeyi yapabilirler ve yapacaklardır.

Bu ittifakın saldırılarını durdurabilmek için tek çare kitlelerin hareketi ve direnişidir; böyle bir hareket içinde ancak çaresizlik atmosferine son verilip bir örgütlenme sağlanabilir ve dengeler değiştirilebilir.

Böyle bir kitle hareketi ancak sivil direniş ya da pasif mücadele biçimleriyle ortaya çıkabilir.

Türkiye’nin demokratik güçleri bir ilerleme ve büyüme değil, savunma ve geri çekiliş momentindedir.

Yapılması gereken geri çekilip, o geri çekilişten güç almaktır.

Bunun için de somut olarak hep şunu önerdik ve öneriyoruz: Politik haklar fiilen yoktur. Bunların kullanılmaya kalkışılması polisin ve devlet aygıtının saldırılarına yol açmakta, bu da ister istemez geniş kitlelerin sinmesine, uzak durmasına yol açmaktadır.

Bu “fasit daire”yi, “şeytan çemberi”ni kırmanın tek yolu vardır: savunma cephesini siyasi haklar değil, en temel insan hakları çizgisinde kurmak.

Yani öyle mücadele biçimleri bulmalıyız ki, hem de geniş kitleleri harekete geçirebilsin; hem de en geniş kesimleri eylemde birleştirebilsin.

Bunun için çok sade, uygulanabilir ve basit bir soru soruyoruz:

“Temel insan hakları alanında kalıp hiçbir şekilde toplantı ve gösteri yürüyüşleri ve politik haklar alanına girmeyen eylem biçimi nasıl olabilir?”

Biraz düşünen şu cevaplara ulaşacaktır:

Birincisi, slogan atılmayacak, konuşma yapılmayacak, müzik çalınmayacak; şarkı, marş vs. söylenmeyecek.

İkincisi, flama, bayrak, pankart, döviz, bildiri olmayacak.

Bunlar olmadan politik eylem ve direniş olur mu?

Olur.

Pöyle bir biçim Polis’in saldırısını engeller.

Polis saldıramayınca da geniş kesimler içlerinde biriken tepkileri, memnuniyetsizliği, protestoyu ifade olanağı bulur.

Ve geniş yığınları direnişe çekmenin biricik yolu da budur.

Hiçbir bayrak-pankart taşımadan, slogan atmadan belli bir süre (bir veya iki saat) insanların her gün aynı yerde, aynı saatlerde bulunması (yani kiminin oturması, kiminin dolaşması, kiminin durması, kiminin uzanması, kiminin diğeriyle sohbet etmesi. Gösteri yürüyüşü alanına girmemesi).

Ve herkesin yine hiçbir şekilde politik haklar ve gösteri yürüyüşleri alanına girmeyen bir kelime veya sembolü (herkesin kolayca bulabileceği ve kendisinin yapabileceği bir şey veya kelime) taşıması.

Böyle bir biçim hiçbir kanunun alanına girmez.

Bulunanlarca polise direnilmez. En küçük bir çatışmaya olanak verilmez. Polis burada durma derse öbür tarafa gidilir. Bu kadar basit.

Örneğin CHP’li vekiller bile kendiliğinden, bu “bulunma” eylemini keşfettiler. Volta attılar.

Herhangi bir yerde bulunmak temel bir haktır. İstediğini giymek veya elinde bir şey taşımak da temel bir haktır.

Böyle bir eylem biçimi kısa zamanda milyonları kapsayabilir.

Sosyalist örgütler böyle bir eylem biçimini başlatacak asgari bir kitleyi çok rahat harekete geçirebilirler.

Bunun için sadece kendi rozet sloganlarını atmaktan ve pankartlarını asmaktan feragat etmeleri; sıradan yurttaşlar ve insanlar olarak davranabilmeyi göze almaları gerekiyor.

Şu günlerde KP’ler arasındaki gerilime harcanan dikkat ve enerjinin onda biri bu konuya ayrılsa Nuriye ve semih için şimdi on binlerin katıldığı bulunma ve buluşmalar başlamış olurdu.

Şöyle düşünelim. Haydi öncesini boş verelim. Nuriye ve Semih tutuklandığından beri, sadece üç beş sosyalist hareket veya örgüt anlaşıp her gün bir veya iki saat, iş çıkışı, Nuriye ve Semih’in ilk direnişlerini başladıkları yerlerde bu önerdiğimiz yöntemle bulunsalardı, böyle bir başlangıç yapsalardı, belki bugün katılanlar yüz binler olmuştu.

Aynı eylem Kadıköy, Beşiktaş, Bakırköy gibi yerlerde de benzer şekilde başlamış olsa şimdi birçok şehirde her akşam işten çıkan yüz binler her gün aynı saatlerde aynı yerlerde sessizce bulunuyor olurlardı.

Bu bütün Türkiye’yi sarsar, bütün dengeleri alt üst eder; HDP’yi uykusundan uyandırır; ayağının altından toprağın kaydığını gören CHP ister istemez, tıpkı Gezi’de yapmak zorunda kaldığı gibi, direnişin peşine takılmak zorunda kalırdı.

Böyle bir başlangıç, Kürdistan’da batıdan bile çok daha güçlü “bulunma”lara yol açardı. Bu umutsuzluk ve çıkışsızlık atmosferi son bulurdu.

Maalesef bütün sosyalist hareketler bu öneriyi, bu pasif ama kitlesel mücadele biçimini görmezden geliyorlar. Bunun şu gerilemeyi ve bozgunu durdurabilecek tek biçim olduğunu görmek istemiyorlar.

*

Aslında bu öneriyi, 7 Haziran seçimlerinden sonra 1 Kasım seçimlerinden önce, 2015 yılında yaptık ve yapmakla kalmadık bizzat kendimiz, birkaç on kişiyle #İSTİFA başlığıyla başlattık.

Ancak o zaman herkes, 1 Kasım seçimlerin sonunda Erdoğan’ın yeni bir yenilgi alacağını; o zaman bu hareketi başlatmanın daha doğru olacağını söyleyerek hiçbir ilgi göstermedi.(Şimdi de gelecek seçimler için aynı yanlışlar yapılıyor.)

Aradan geçen zamandaki gelişmeyer o zamanki önerimizin ne kadar gerekli ve doğru olduğunu gösterdi.

O zaman bile, aydınlar ilgi gösterse ve birkaç küçük sosyalist örgüt tüm güçleriyle asılsaydı bir kitle hareketi yaratılabilirdi.

Bu öneriyi bir de, daha #HAYIR kampanyaları başlamadan yaptık. #HAYIR sözcüğü sembol yapılarak, bu şekilde bir kitle hareketi yaratılabilir diye önerdik. Aslında çok ilgi gördü, benimsendi ve birkaç küçük sol hareket bile asılsaydı bir kitle hareketi yaratılabilirdi.

O zaman böyle bir kitle hareketi referandumdan çok rahat bir #HAYIR çıkarırdı.

Ama Referandum’a bir kitle hareketi yaratma ve kitlelerin örgütlenmesi olanağı olarak değil; kendilerinin yeni örgütlenmeler yapıp yeni insanlar kazanacakları bir seçim kampanyası olarak bakan küçük sol hareketler, hemen kendi bayraklarıyla sokağa çıkıp #HAYIR kampanyası başlatarak; HDP “herkesin #HAYIR’ı kendine” diyerek yani olayı bir seçim kampanyası gibi gördügünü ifade ederek ve bir seçim kampanyasına çevirerek böyle bir mücadele biçiminin ve kitle hareketinin ortaya çıkışının önünü kestiler.

Nuriye ve Semih’in durumu, bugün bu öneriyi tekrar hatırlatmayı gerektiriyor.

Günlerdir bu yazıyı yazıp yazmama arasında bocalayarak kendimi yiyorum.

Çünkü bazı önerileri başka birilerinin yapması, başka birilerinin bir girişimi başlatması onların kabulünü veya tutulmasını kolaylaştırır.

Bir önerinin bizim gibi örgütsüz ve aykırı bir Marksistten gelmesi, en kabulü kolay önerilerin bile belli bir alerji ile karşılanmasına yol açabilir.

Bu nedenle belki birileri bu sefer akıl eder, bunu başlatmanın ne kadar gerekli ve mümkün olduğunu görebilirler diye umutsuzca bekledim.

Ne yazık ki şu ana kadar hiç kimseden ne bir öneri, ne de bir girişim gelmedi.

Ve zaman geçiyor.

*

Öyle görülüyor ki, bizim devrimci ve sosyalistlerimiz arasında hiç korkak yok. Hepsi çok cesurlar, çok fedakarlar.

Lütfen biraz daha az cesur olunuz. Biraz daha az fedakar olunuz.

Bizler size ayak uyduramıyoruz. Askerlikte “bir bölüğün hızı en yavaş hareket eden askerin hızıdır” diye bir kural vardır.

Lütfen biraz bizim de katılabileceğimiz daha az cesaret ve fedakarlık gerektiren mücadele biçimlerine geçiniz.

Hepimiz bir Veli Saçılık gibi her gün polisin plastik mermilerine hedef olamayız.

Hepimiz bir Aşçı İsmail gibi aç kalamayız.

Biz normal ölümlüler o kadar cesur ve fedakar değiliz.

Ama örneğin iş çıkışımızda, yolumuzu ve evimize varışımızı uzatıp, bir yerlerde bir saat kadar fazla riski olmadan bulunabiliriz. Örneğin kağıda yazdığımız bir #İSTİFA sözcügünü tıpkı giyimimizin markası gibi üstümüzde taşıyabiliriz

Değerli Sosyalist ve Devrimci arkadaşlar.

Biz sizin kadar cesur ve fedakar olamayız.

Ama siz biraz daha korkak ve biraz daha az fedakar olabilirsiniz.

Unutmayın ki,  cesurlar korkak; korkaklar da cesurdur.

Cesurlar, korkak olmaktan korkarlar.

Korkaklar, korkak olmaktan korkmazlar.

Biraz korkak olunuz. Birazcık olsun, korkak olmaktan korkmayınız.

12 Haziran 2017 Pazartesi

Demir Küçükaydın

8582

Fransa’da El Freni Çekildi! İşe Yarar Mı?

Avrupa Birliği üyesi 27 ülkede 720 sandalyeli Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri, 6-9 Haziran tarihleri arasında yapıldı. Almanya, İtalya ve Fransa’da aşırı sağ olarak tanımlanan faşist hareket ciddi anlamda sandalye sayısına ulaştı. Böylelikle merkez sağla birlikte faşist hareket AP’deki en büyük grup olarak yerini korudu.

Seçimlerin yankısı ve sonuçları ciddi anlamda tartışmaları doğurdu. AP’ye Almanya’dan sonra sağcılar adına en fazla vekil gönderen Fransa, tartışmaların girdabından çıkıp erken seçim hamlesi ile sarsıntıyı giderme yoluna gitti.

Mevcut koşullarda devrimci siyasal mücadelenin öne çıkan toplumsal dinamikleri (3)

Devrimci siyasal mücadelenin genel olarak nesnel zemini, sosyal devrimleri de olanaklı kılan nesnel zemin ile, aslında ortak paydalara sahiptir. Emperyalist- kapitalist barbarlığın hüküm sürdüğü ve kendisinin doğrudan var ettiği her bir antagonist çelişme ve sorunların giderek daha bir keskinleşerek; ulusların, halkların ve doğanın yaşamını kâbusa çevirip, geleceklerini ciddi şekilde riske soktuğu şu süreçte, gerek özel olarak Türkiye ve K.

Mevcut koşullarda devrimci siyasal mücadelenin öne çıkan toplumsal dinamikleri (2)

Somut özgülün realitesi içerisinde devrimci siyasal mücadelenin etkili ve sonuç alıcı kazanımlara dönüşerek yürütülebilmesi için gerekli olan bir diğer öncelikli koşul ise; elbette ki bu mücadelenin, küresel ve yerel zeminde, toplum gündemini doğrudan ilgilendiren ve de ilgilendirecek olan sorunlar üzerinden ele alınarak yürütülmesidir.

Halkların İhanetçilerden Çektiği (Nubar Ozanyan)

Zulmün gölgesinde yaşam bulmaya çalışırken karanlığın sadece gece gelmediği, güneşin altında da gelip halkları bulduğu katliamlar birçok halkı nefessiz bırakmaya çalışmıştır. 1915 Ermeni Soykırımı boyunca başta Asuri, Süryani, Pontus halkı olmak üzere Êzîdî ve Kürt halkı da büyük trajediler yaşamıştır. Bugün Türk faşizmi eliyle Başûr Kurdistan’ında gerçekleşen işgal ve ilhak saldırılarında Kürt halkıyla birlikte Asuri-Süryani halkı da tanımsız acılar yaşamaktadır.

Türkiye’de Ermeni bir devrimci militan: Haldun Karyol (MEHMET GÜNEŞ)

Haldun Karyol, asıl adıyla Harutyan Karyolacıyan, kadim dostum, 8 Temmuz günü aramızdan ayrıldı. Haldun bir Ermeni’ydi ama her şeyden önemlisi Türkiye’de yetişmiş, ender görülebilecek, kendine has eylemci bir devrimci militandı. Onu ender ve ebedi kılan hikayesini bilmek ve öğrenmek, bugün Türkiye’de devrim mücadelesine baş koymuş her militanın hakkı. O yüzden, Haldun’u yakından tanıyan biri olarak, onu anlatmayı devrimci bir görev olarak üstleniyorum.

Mevcut koşullarda devrimci siyasal mücadelenin öne çıkan toplumsal dinamikleri (1)

Nasıl ki genel siyasal mücadele ve siyaset ediş tarzı, küresel ve yerel bazdaki ekonomik, politik, eğitsel, askeri, kültür-sanatsal, çevresel-iklimsel, ezen-ezilen cins, inanç ve etnik sorunlar yekûnu olan toplumsal dinamikler zemini üzerinden kendisini var edip sürdürüyorsa; birebir aynı şekilde, devrimci siyasal mücadele ve siyaset ediş tarzı da aynı küresel ve yerel toplumsal dinamikler üzerinden kendisini var edip sürdürmesi gerekiyor. Normal ve de olması gerekendir bu.

Küçük bir damla ile fırtınayı başlatanlar (Nubar Ozanyan)

Aradan 12 yıl geçti. Etki gücü Ortadoğu’ya yayılan 12 yaşında genç bir devrim yaşıyor adına Rojava denilen topraklarda. Derin yoksulluk, bitmeyen zulümle terbiye edilip cehenneme çevrilen Ortadoğu’da Rojava, bir özgürlük adası gibi duruyor.

Türk Faşizmi EURO 2024’te Sahaya İndi

İki yılda bir Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) tarafından organize edilen Avrupa Futbol Şampiyonası, bu yıl EURO 2024 olarak Almanya’da düzenlendi.

Kapitalist Toplumsal Bir Kırılma ve Yeniden Tarihi Yeni Bir Toplumsal Süreç

Kapitalist emperyalist sistem, önceki bunalım ve çelişmelerinden farklı olarak,, kendisinin taşıyamayacağı ve çözemeyeceği sistem içi   yapısal ekonomik ve siyasal çelişmeler ile karşı karşıya kaldığı bir sürecin içine girmiştir. Bir taraftan yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkışıyla (ki, bu; kapitalizmin ala bildiğine gelişmesi, genişlemesi, üretimin ve sermayenin alabildiğine temerküzü ve de mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi sürecinin de ilerlediği anlamına gelir) kendini yeniden üretemez olan bir sürecin içine girmiştir.

Bunların neler olduğunu kısa olarak açalım:

Prof. Dr. Korkut Boratav CHP’den Sermaye Sınıfıyla Hesaplaşmasını İstiyor...

Marksist iktisat Profesörü Korkut Boratav, gazeteci İrfan Aktan’a verdiği mülakatta, sürece ilişkin gerçekten de çok değerli ve devrimci sol-sosyalist ve komünist politik öznelerce dikkate alınması gereken çok önemli siyasi ve iktisadi analizler yapıyor, saptamalarda bulunuyor. 

Örneğin kendisine sorulan şu soruya verdiği yanıtta olduğu gibi:

Yoksulların, alt sınıfların bu kadar derin bir kriz yaşadığı dönemde nasıl oluyor da ideolojik hegemonyayı yine de iktidar sağlayabiliyor ve buna karşı güçlü bir sol alternatif çıkmıyor?” (abç)

Yağma ve Talan Cumhuriyeti (Analiz)

Geçtiğimiz haftalarda Kayseri’deki pogrom girişimiyle başlayan ırkçı ve mülteci düşmanı saldırılar Antalya, Antep, Urfa, Hatay, Bursa, İstanbul gibi şehirlerde de kendisini göstererek göçmenlere ait işyerlerinin ve malların yağmalanmasına, yakılmasına ve çok sayıda göçmenin yaralanmasına, hatta Antalya’da göçmen bir gencin öldürülmesine neden olmuştur.

Bir çeşit günah keçisine dönüştürülen göçmenlere karşı yükselen bu dalga görünen o ki daha çok olaya ve şiddete gebe bir yerdedir.

Sayfalar