Hangi Sınıfın Cumhuriyeti Yaşasın?
Feodal aristorkrasiye karşı burjuvazinin iktidara gelmesi ve feodalizmi yıkması tarihsel olarak ilericiydi. O dönemde “ kahrolsun feodalite, yaşasın cumhuriyet” sloganı ileri bir hedefi gösteriyordu. Bu tarihsel dönüşüm Fransız burjuvazisinin 1789 burjuva devrimiyle başarıldı. Bu, toplumlar tarihinin geri döndürülemez diyalektik gelişimiydi. Feodal aristokrasi, ne kadar çaba harcarsa harcasın, gelişen üretici güçlerin önünde daha fazla direnemezdi ve kendinden önceki toplumların başına gelen kendisinin de başına gelmişti: Toplumlar tarihinin çöplüğündeki yerini aldı. Kendiliğinden “tıpış tıpış” çöplüğe gitmedi. Büyük altüst oluşlardan sonra, kendini deviren sınıf tarafından atıldı.
“Yaşasın kral” devri bitmişti, “yaşasın sermaye” devri başlamıştı. Burjuvazinin egemenliği ele geçirdiği bir süreçte, hala “yaşasın kral” diyenler vardı. Ama bunlar, yeni gelen sermaye sınıfı burjuvaziye göre oldukça gericiyidi. “Yaşasın feodal aristokrasi” diyenler, toplumların değişim diyalektiğinin karşısındaydı. Bu da doğaldır. Her sınıf kendi iktidarını yıkmak isteyenlere karşı savaşır. Bu sınıf savaşıdır.
2023 yılı TC cumhuriyeti'nin yüzüncü kuruluş yıldönümü. Burjuvazi bunu daha şimdiden kutlamaya başladı. Özellikle de burjuva liberaller, “sol” liberaller, yüzüncü yılında Türk burjuva cumhuriyetin “ilerici”liğinden, olmazsa olmazlığından ve her şeyden öncede AKP dinci yönetimine karşı kaçınılmaz “alternatif” olduğundan söz edeceklerdir. Hata sermayenin TÜSİAD kanadı da “cumhuriyetin ululuğun”dan söz edip duracaklardır.
Sermaye kesimlerinin, yani Türk egemen sınıfların “cumhuriyeti sonsuza kadar yaşatacaklarını” söylemeleri, savunmaları anlaşılır. Çünkü bu cumhuriyet, kuruluşundan beri sermaye sınıfının, burjuvazi ve tüm gericiliğin hizmetinde olan ve yüzyıldır da onlara hizmet eden bir TC devletidir.
Son yıllarda AKP faşist gericiliğine karşı burjuva cumhuriyeti öne çıkranlar artmaya başladı. Kendine “sol” ve hatta “komünist” diyen partiler ve siyasi akımlarda var. AKP-MHP faşist iktidarının alternatifi olarak TC devletinin gösterilmesi ve hatta “kemalist cumhuriyet”in öne çıkarılması, kitleleri manipüle etme çabaları olarak değerlendirilmelidir.
Sermaye cumhuriyetinin “yaşamasını” isteyenlerin başında ise Kemal Okuyan başkanlığını yaptığı TKP gelmektedir. Bunların sloganı “Yaşasın Cumhuriyet Yaşasın Sosyalizm”. Esasında, birincisini, yani burjuva cumhuriyetini savunuyorlar. “Sosyalizmi” eklemelerinin nedeni ise gerçek niteliklerinin ortaya çıkmasını önlemek için olsa gerek.
Burjuva cumhuriyeti ile sosyalizm yanyana ve içiçe varolamaz. Birbirinin düşmanıdır. Biri sermaye sınıfını temsil eder, sosyalizm ise işçi sınıfını temsil eder. Bu iki sınıfın uzlaşması sözkonusu olamaz. Aralarındaki çelişme antagonistir. Ayrıca, tek başına “cumhuriyet” hiç bir şey ifade etmez. Hangi sınıfın cumhuriyeti olduğu önemlidir. Sosyalist cumhuriyet ile burjuva cumhuriyeti nitelik olarak birbirinden farklıdır. İki ayrı sınıf ve iki ayrı cumhuriyet. Komününistlerin savunduğu sosyalit cumhuriyettir.
'Yaşasın Cumhuriyet”, yani daha açıkçası “Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti” sloganını sahiplenip savunanlar, sosyalizmi savunamazlar. Burjuva cumhuriyeti yaşıyorsa, onun yaşaması için mücadele ediliyorsa, sosyalizm için mücadele edilemez. TKP, bu konuda tam da burjuva cumhuriyet yanlısıdır. Sosyalizm ise ağzında gevelediği, ama tercih etmediği bir sistemdir. TKP sınıf uzlaşmacı bir çizgi izlemektedir. Ancak, yaşatmak ya da kurmak istediği işçi sınıfının sosyalist cumjhuriyeti değil, Türk sermaye kesiminin burjuva cumhuriyetidir.
Burjuva cumhuriyeti, tarihsel olarak gerici ve karşı devrimci bir konuma gelmiştir. Özellikle kapitalizmin emperyalist aşamaya gelmesi ve sosyalist devrimlerin ortaya çıkmasıyla, burjuva cumhuriyetlerinin tarihsel ilericiliği çoktan sona ermiştir. Çünkü onun karşısında yeni bir toplumu temsil eden işçi sınıfı ve onun sosyalist devrimleri tarihsel olarak ortaya çıkmıştır.
Burjuva cumhuriyeti faşizme ya da dinci gericiliğin karşısında bir alternatif olarak göstermek ya da koymak, burjuva devletin niteliğini de bulandırmaktır. Burjuva devletinin bir yüzünde burjuva demokrasisi varsa öbür yüzünde de faşizm vardır. Bugün Türkiye'de, İran ve Körfez kırallıklarında olduğu gibi. Dincilik burjuvazinin kitleleri baskı altında tutma aracıdır ve kapitalizm karşıtı değildir. İran ve Körfez ülkeleri, kendilerini dinle maskelemeleri, o ülkelerin kapitalist sistemin birer parçaları olduğunu dıştalamaz. Bu ülkelerde emperyalist zincirin kopmaz birer parçalarıdır. İran''ın ABD ve Batı ile aralarının açık olması, emperyalist egemenlik ile doğrudan ilişkilidir. Aynı İran emperyalist Çin ve Rusya ile daha sıkı ilişkileri olduğu gibi, ekonomik sistemi kapitalisttir. Ya da İsrail, fanatik dinci -siyonist- bir devlettir. Ama, ekonomik sistemi ve üst yapı kurumları bütünüyle kapitalist sistemin ürünleridir. Adlarının değişik olması biçimseldir.
Burjuva demokrasi ile faşizm arasında bir tercih yapmak gerekirse, elbette burjuva demokrasisi tercih edilir. Ama, komünistler bilir ki, bu her iki rejimde aynı madalyonun değişik yüzleridir. Yani burjuva devletinin koşulara göre uyguladığı yönetim biçimidir. Komünistler faşizme karşı mücadele ederken, faşzimin yerini burjuva demokrasisinin alması için değil, esas olarak faşizmin yıkılıp sosyalizmin kurulması için mücadele ederler ve etmelidirler. “Yaşasın cumhuriyet” adı altında burjuva devletinin daha da sağlamlaşması için değil.
Demokratik hak ve özgürlüklerin gelişmesi ve kazanılması için verilen mücadele ile burjuva cumhuriyetin savunlması aynı şeyler değildir. Ayrıca, burjuva cumhuriyeti, faşizmden ayrı ya da günümüz Türkiye'sinin yönetiminden farklı olarak göstermek, tam bir burjuva sahtekarlığıdır. TC devleti içinde kurulduğu günden itibaren gerçek anlamda bir burjuva demokrasisi uygulanmamıştır. İşçi sınıfını ve tüm emekçileri ezen baskı altında tutan bir devlet olmuştur. Burjuva demokrasisin bazı kırıntıları bazı dönemlerde gerçekleşmiştir. Ama, hep baskıcı yönü, despoitk yönü ağır basmıştır. TC tarihi; “örfi idareler-sıkıyönetim-OHAL” tarihidir demek yerindedir.
Başta Kürtler olmak üzere diğer azınlık uluslar üzerinde kıyım, asimile ve katliamların olağan olduğu ve olağan karşılandığı bir burjuva cumhuriyetdir, TC cumhuriyeti. Ulusalcı TKP ve diğer “sol” liberaller ise, TC devletinin bu yanını unutturmak istiyorlar. Ya da ezilen ulusların haklarının gasp edilmesini ve zorla baskı altında tutulmasını normal görüyorlar. Yaşatmak istedikleri, kurulduğu günden beri Kürt ulsunu ezen ve zorla asimile etmeye çalışan Türk egeme sınıflarının burjuva cumhuriyeti.
TC devleti, işçi sınıfı düşmanı olmasının yanında onun dünya görüşü olan komünizminde azılı düşmanı olagelmiştir. TC'nin tarihi aynı zamanda anti-komünizm tarihidir.
TC'nin 1925-1945 yıllları arasında burjuva demokrasisinin en küçük bir kırıntısına dahi izin verilmemiştir. “Tek şef”, “tek parti”, “tek vatan”, “tek bayrak”, “tek din”, “tek millet” savunusu dışına çıkılmamış, bunlardan birini eleştirenler anında hapishanelere atılmıştır. “Yaşasın cumhuriyet” sloganı atanların, özellikle ve ısrarla, bu faşist dönemi savunuyor olmaları, nasıl bir “demokrasi” ve hangi sınıf için “demokrasi” istediklerini gösteren ibret verici bir durum olsa gerek. Cumhuriyetin, dünden pek farklı olmayan, hatta komünist partilerin legal olarak kurulmasına izin verilen günümüz faşist diktatörlüğüne karşı çıkmaları ise tam bir ikiyüzlülüktür.
1925'ten 1992'ye kadar “komünizm propagandası” ve “komünist örgütlenmeler” yasaktı ve ağır cezalar veriliyordu. Sadece bu durum bile, bu cumhuriyetin, en hafif deyimle, gerici niteliğini ortaya koymaya yeter. Böyle bir cumhuriyet, işçi sınıfı komünistlerinin savunacağı değil, yıkıp yerine sosyalizmi kuracağı bir cumhuriyet olabilir. Gerici bir cumhuriyetin savunulması komünistlerin görevi olamaz olmamalıdır. Böyle bir cumhuriyetin savunulması, işçi sınıfının dünya görüşünün karşısında yer almak olduğu gibi, aynı zamanda antikomünizm saflarında yer almaktır.
Bayraklar, semboller sınıfsal bir nitelik taşır. Burjuvazinin “bütün ulusun bayrağı” dediği kendi sınıf bayrağı, işçi sınıfı ve emekçilerin bayrağı ve sembolü olamaz. İşçi sınıfının kendi bayrağı kızıl bayraktır ve başta işçi sınıfı olmak üzere bütün ezilen ve sömürülenler işçi sınıfı bayrağı altında burjuvaziye karşı toplanmalı ve birlik olmalıdır. İşçi sınıfı ve emekçileri burjuvazinin sınıf sembolü olan “ulusal bayrak” altında toplanmaya çağırmak ya da bu bayrağın savunulmasını istemek, işçi sınıfı ve sosyalizm düşmanlığıdır. TKP, burjuva cumhuriyet ve onun sembollerini savunmakla, işçi sınıfının özgürlük sembollerinin ve ideallerinin karşısında yer aldığını göremeyecek denli sosyalşovensit bir hatta kaymıştır.
Burjuvazinin bayrağında sermaye birikimi için özgürlük, işçi sınıfı ve emekçiler için ise sömürü ve baskı ve ücretli kölelik sisitemi vardır. İşçi sınıfının bayrağında ise; ücretlili kölelik olan sömürü sisteminin yıkıldığı, baskıların ortadan kaldırıldığı ve; “herkesin yeteneğine ve katkısına göre”den “herkesten yeteneğine ve herkesin ihtiyacına göre” şiarının gerçekleştirmesi hedefi için mücadeleye devam yazılıdır.03.01.2023
Sosyalizm mücadelesini daha ileri götürmek dileğiyle, herkese iyi yıllar
Yusuf Köse
Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.
http://yusuf-kose.blogspot.com/
Son Haberler
Sayfalar
İŞİD ve KÜRTLER
Neyse ki, kendini yaratan efendilerine karşı çıkmasından ve uyguladığı insanlık düşmanı korkunç yöntemlerden dolayı dünyada ve bölgede tecrit oldu, ateş çemberine alındı. Kürtler ulus olarak seferberlik içine girdi. Kürt halkının kararlılığı Kobene savunmasını güçlendirdi. Kobane’nin İŞİD tarafından düşürülmesi şimdi daha zor. Mevcut durum, Kürtlerin, Arap faşizminin mızrak başı durumunda olan ve Türk faşizmi tarafından da sinsice desteklenen İŞİD'i Ortadoğu’da yeneceklerini gösteriyor.
Cambaza Değil, Tehlikeye Bak!
IŞİD (şimdi İD) hak ettiğinden daha büyük ölçüde gündemi işgal etmeye devam ediyor. İD ile mücadele bağlamında ABD emperyalizminin önderliğinde batı emperyalistleri ve bölge egemen devletlerinin bir dizi toplantı yaptığı bir süreç yaşanıyor. 4–5 Eylül tarihinde NATO toplantısında ve 10 Eylül’de B. Obama’nın yaptığı konuşmanın hemen akabinde, önce 11 Eylül’de S. Arabistan’ın Cidde kentinde bölgenin Sünni ülkeleri, sonra 16 Eylül’de Fransa’da yine bölge ülkeleri ve NATO üyesi ve bağlaşığı olan 30 devletin toplantıları yapıldı.
Ortadoğu Emperyalizm ve İD
Sahip olduğu zengin enerji kaynakları nedeniyle üzerinde kan ve gözyaşının eksilmediği ve çeşitli emperyalist savaş oyunlarının oynandığı bir sahaya dönüşen Ortadoğu; Irak ve Suriye’de devam eden iç savaş düzleminde, bizzat emperyalizm ve bazı bölge devletlerinin desteğiyle, her türlü silah ve maddi yardım sunularak, adeta “yıldızı parlayan” bir savaş makinesine dönüştürülen IŞİD yeni saldırıların gerekçesi yapıldı. Dünya kamuoyu “IŞİD terörü”nden bahseder oldu.
Şimdi De “Değerli Yalnızlık” Mı?
Bir dönemin gözde sloganıydı “değerli yalnızlık”(!) Tayyip Erdoğan henüz Başbakanken iç politikada Gezi İsyanı'yla sarsılan iktidarının ve çizilen karizmasının; dış politikada ise önce Mısır ve ardından da Suriye başta olmak üzere Ortadoğu politikasında TC'nin içine düştüğü içler acısı hali, Başbakan danışmanı bir zat tarafından afili bir şekilde dile getirilmişti. AKP kadroları tarafından, -artık çok iyi biliyoruz ki-, adeta sinekten yağ çıkarma politikası yürütülerek, en küçük gelişmenin bile kazanca dönüştürülmesinin bir ürünüydü bu söylem.
Yahudi Partizanlar Topluluğu ve IŞİD
Kutsal caniler diyorlardı onlara. Kardeşlik Derneği diyorlardı. O’nlar için “Yahudi Partizanlar Topluluğu” diyorlardı.
T.C. Devleti’nin “En Hakiki Sorusu” Aras ERGÜNEŞ
Etyen Mahçupyan Ağustos ayı boyunca sırasıyla “Azınlıkların En Hakiki Sorusu”[1], “Azınlıkların En Hakiki Sınavı”[2] ve son olarak “Palyaçonun Cehennemi”[3] başlıklarıyla kaleme aldığı polemik yazılarında kısaca T.C. devleti ile azınlıklar arasındaki zalim/mağdur ilişkisine rağmen Müslüman kitlelere bakış anlamında azınlıkların elitist “Türk”le aynı safta yer almayı tercih etmesini azınlıkların ontolojik çelişkisi olarak gördüğünden bahsediyordu.
Mustafa Kahya'da gitti
“O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler.
Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.”[1]
Azalarak çoğalıyoruz…Mustafa Kahya da gitti; bugün, az önce, sabah saat 05 sularında.
Tuncay (Atmaca)’dan hemen sonra…
Gel de “Anan öle ölüm/ Mirin, diya te bimire” diye haykırma!
Gel de Enver Gökçe’nin, “Gâvur Müslüman demezdi/ Kendisi için bir şey istemezdi/ Yatak ölümü beklemezdi/ Gitti vadesiz, gencecikken/ Yiğitken, güzelken, incecikken// Ölüm, adın kalleş olsun!” dizelerini terennüm etme yüreğinin başı ezilerek!
* * * * *
Kahya, gitti…
Yürüyüş gerçekleri nereye gömüyor?
Yürüyüş Dergisi bir süredir Ortadoğu’da yaşanan ve özelde de IŞİD üzerinden yaşanan gelişmelere dair değerlendirmeler yapıyor. Yürüyüş politik değerlendirme, analiz ve yorumlarını uzun zamandır “gerçekler”, “yaşanan durum” üzerinden yapmayı büyük oranda bırakmış durumda.
Çarşı’nın “darbe yapacağı”na inanıyorsunuz da…
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) seçimlerine bir aydan az bir zaman kaldı. Bu eksende sürdürülen ciddi bir tartışma var. Bir yanda “paralel devlet” olarak anılmaya başlanmış olan Gülen Cemaati diğer yanda AKP’de temsil edilen klik... Yapılan “maaş zamları” gölgesinde sürdürülmekte olan “tarafsız yargı”, “yargıya olan güvenin korunması” tartışmaları. Tam da bu tartışmalar sürerken iki ayrı dava ile ilgili haber gündem de kendine yer buldu.
Yargı demişken…
Kürt kokusu :İrfan Aktan
Mahir Çetin, 3 Eylül akşamı arkadaşıyla Kürtçe konuştuğu için Türk ırkçılarının saldırısına uğradı, katledildi
Nitekim beyinsel kirliliklerini karşısındakinin bedensel kirliliğiyle meşrulaştırmaya çalışanların son hedefi, 3 Eylül’de Antalya’nın Kaş ilçesinde yaşamak zorunda bırakılmış olan 20 yaşındaki Kürt genci Mahir Çetin’di.