Pazartesi Eylül 21, 2026

Günümüzde bonapartist iktidar olur mu?

Egemen sınıfların siyasal temsilcisi Erdoğan’ın özellikle 2010 yılından sonra öne çıkan “tek adamlığı”, burjuva iktidarın biçimlerini de tartışmaya soktu. Bir çok yazar ve siyasal yorumcu, Erdoğan yönetimini “Bonapartizm” olarak nitelendirmeyi daha uygun buldular.

Siyasal tarihe Marx’ın getirdiği “Bonapartizm” kavramını, bir çok siyaset yorumcusu, onun içeriğini doldurduğu biçimiyle değilde, özellikle, zaman ve kapitalizmin gelişme biçiminin yanı sıra sınıflararası mücadele göz ardı edilerek, hiç bir şey değişmemiş gibi kullanılmayı sürdürdüler.

Marx’ın bu kavramı kullandığında Fransa’da ki sınıf savaşımları ve egemen sınıflar arasındaki durum, günümüzden oldukça farklıydı. Her şeyden önce kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizm ortaya çıkmamıştı. Avrupa’da, 1830’lardan başlayarak, işçi ve emekçilerin burjuvaziye karşı mücadelesinin ivmesinin yanı sıra ulusal devrimci-demokrat hareketlerin gelişmesinde yükselme olmuştu. Ve burjuvazi hala, feodal düzenin savunucularına karşı egemenlik savaşı veriyordu. Bütün bu nedenlerden dolayı burjuvazi, iktidarını kontrol altına alamıyor, düzeni sağlıyamıyordu. Özellikle işçi sınıfının sınıf mücadelesinin gelişmesi, siyasal olarak, burjuvazinin düzeni kontrol edememesinin nedenlerinin başında yer alıyordu.

İşte böylesi bir ortamda ve çağda, Bonapartizm denen, asker-bürokrasi iktidarı ortaya çıkmıştı. Asker, sivil bürokrasi, burjuvazi adına iktidara el koyarak, işçi sınıfı ve halk hareketlerini bastırmaya çalışmıştı. Burjuvazi, gönüllü olarak iktidarı Bonaparta (Louis Napoleon –III. Napolyon-) teslim etmişti.

Erdoğan’ın yönettiği Türkiye, 1830-50‘lerin Fransa’sı olmadığı gibi, Erdoğan’da salt asker-sivil bürokrasiye dayanmıyor, tersine egemen sınıfların büyük bir bölümünün desteği ile ayakta durmaktadır ve direkt onların siyasal temsilcisidir. GEZİ isyanından hareketle, burjuvazinin iktidarı kontrolü altına alamadığını söylemek abartılı ve subjektif bir belirleme olur. Oysa, o sürecin Fransa’sında çok GEZİ’ler yaşanmıştı ve en son 1871 Paris Komünü ile noktalanmıştı.

Türk egemen sınıfları arasında çelişme olmasına karşın, sıkça tekrarlanan TÜSİAD Erdoğan yönetimine karşı değildir. Erdoğan onlar için vardır ve bunu açıkça dile getirmiştir.

Erdoğan’ın tek adam diktatörlüğü ve devlet kurumlarının ve toplumun islamlaştırılması, büyük burjuvazinin istemleri dışında gelişen olaylar değildir. Türk egemen sınıfları, sermayenin büyümesi ve çıkarları için, Erdoğan yönetimine destek vermişlerdir. Özellikle ordu kanadı 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası başlatılan Kürt kıyımı sonrası bütünüyle Erdoğan’ın yanında yer almıştır.

TSK’nın “Balyoz” vb. gibi davalarla başlatılan ve tutuklanan generalleri, salt Erdoğan’ın bireysel çabası ve gücü nedeniyle değil, ABD, AB ve Türk egemen sınıfların isteği ve desteği sonucu olmuştur. Gelinen aşamada ise, TSK denen egemen sınıfların odusunun Erdoğan’ın politikalarına herhangi bir itirazları olmadığı gibi, Erdoğan’ın yanında yer almaktadır.

Burjuva ordusunun burjuvazinin yanında yer alması gerçeği bir kenara itilir ve ona “ilericilik” atfedilirse, elbette büyük bir yanılgıya düşülür.

“Askeri vesayet” döneminde, devlet iktidarının ordunun elinde olduğunu sanan liberaller, söz konusu vesayete son vermek için “demokrat” Erdoğan’ın büyük bir çoşkuyla desteklediler. Oysa Erdoğan’ın da arkasında burjuvazinin küçümsenmeyecek bir kesimi vardı. Eğer askeri vesayete son verildiyse, bunu Erdoğan değil, ABD ve AB destekli Türk egemen sınıfları yaptı. Erdoğan salt görüntüde kaldı. Aynı Hitler vb.lerini rejiminde olduğu gibi.

Görünen haliyle, Erdoğan’ın tek adam diktatörlüğü, Türk egemen sınıfların diktatörlüğüdür. Yani, burjuva diktatörlüğüdür. Bazılarının ileri sürdüğü gibi, “orta ve bir alt sınıfa” dayanan bir diktatörlük değildir. Bildiğimiz, işçi ve emekçilerin karşısında yer alan burjuva diktatörlüğüdür.

“Tek adam diktatörlüğü” görünen yandır ve biçimseldir. Mussolini, Hitler vb.leri toplumun karşısına birer “Duçe”, “Führer” olarak çıkarılmışsa, Erdoğan’da halkın karşısına “Reis” olarak çıkarılmış, ama o, burjuvazinin desteği olmadan bir gün dahi iktadarda kalamayacak eli kanlı zorbadır. Faşizm, burjuvazinin işçi sınıfı ve emekçilere karşı açık terörist bir iktidar biçimidir. Bugün bu faşizm, Kürtler karşı bir soykırıma dönüşmüştür.

Sömürücü egemenlerin, bakmayın “demokrasi” “adalet”, “huku” sözlerine, işçilerin azgınca sömürülmesine, ezilmesine, aydınların susturulmasına, Kürtlerin katledilmesine söyleyecekleri bir sözleri yoktur. Bütün korkuları kapıya dayanan bir Kürt devletinin kurulması olasılığıdır. Onlar, kurtuluşlarını, toplumu iliğine kadar çürütmekte ve alıklaştırma da, dinciliği toplumun tüm hücrelerine şırınga ederek, burjuva diktatörlüğün bekasını sağlamakta gördüklerinden, “başkanlık sistemi” adını verdikleri ve toplumu islamlaştıran ve bunu herhangi bir hukusal yere oturtamadıkları, ama açık bir faşist diktatörlük sistemi olan bir “hukuk” sistemini yürülüğe soktular. Bu olanlar, sermayenin çıkarları doğrultusunda devleti ve toplumu yeniden dizayn etme projesinin parçalarıdır.

Bundan böyle Erdoğan her seçimi kazanamaya devam edecktir. (Bunu çok önceleri yazmıştım) 16 Nisan Referandumu’nu kazandığı (!) gibi. Çünkü, güçlü bir demokratik kitle hareketi yoktur. Muhaleftteki burjuva partisi CHP ise, egemen sınıfların bir

kanadının partisidir ve onunda ciddi bir muhalefeti olmadığı gibi, Erdoğan’ın “tek adam diktatörlüğünü” onaylamış ve destek vermiştir. Bujuva devletinin bekası için, bütün burjuva kanatlar konsensüs sağlamışlardır. Buna rağmen, egemen sınıflar arasındaki çelişme her zaman vardır ve sömürüden daha fazla pay almak için var olmaya devam edecektir.

Bonapartizm mi Faşizm mi?

Türk egemen sınıfların devleti, bir burjuva diktatörlüğü ve devlet üzerinde burjuvazinin egemenliğinin tartışma götürmeyecek kadar açık ve net olduğuna göre, serbest rekabetçi döneme özgü bir iktidar biçimini, emperyalizm ve proleter devrimler çağında, burjuvazinin faşist iktidar biçiminin yerine koymak, sapla samanı karşıtırmaktan öte, Türk egemen sınıfların Erdoğan yönetiminin arkasında olmadığını söylemek ve ona özel bir “kahramanlık” addetmektir.

Genelde de böyle olur. Bir çok liberal yazar ve siyaset yorumcusu, bazı burjuva siyaset temsilcilerine sınıflarüstü özel yetenekler yüklemeye çalışırlar. Duçe, Führer ve Reis böyle doğmuştur. Onlar, “sınıflar üstü birer kahramanlar”dır. Burjuvaziye rağmen bunlar iktidara gelmiş ve iktidarlarını sürdürmüşlerdir. Erdoğan’a “bonapartist” yakıştırmasında bulunanların demek istedikleri tam da bu.Marx, Viktor Hugo ve Proudhon’un Bonapart ile ilgili yorumlarını ele alırken, Hugo’nun yorumlarını şöyle değerlendirir:

“Olayı, ancak, bir bireyin zora başvurması olarak görüyor. Böyle yapmakla, onu küçültüceği yerde, ona tarihte eşi görülmemiş kişisel bir girişkenlik gücü yükleyerek, büyüttüğünü farketmiyor.”1

Toplumlar tarihinde siyasal olayları birbirine her ne kadar benzetmeler olsada, birebir benzetmek doğru olmayacağı gibi, her iktidar biçimini de bir başkasıyla özdeşleştirmek aynı siyasal hataları içinde barındırır.

Erdoğan iktidarı ile Bonapart iktidarını benzetmek aynı siyasal hataları ve eksiklikleri barındırmaktadır. Erdoğan, başta ABD ve AB emperyalist burjuvazisi başta olmak üzere Türk egemen sınıfların açık desteğini alarak iktidar olmuştur. Bu temel siyasal gerçek gözardı edilerek, toplumsal tarihin bir başka diktatörü ile benzetme yolunu seçmek, günümüz toplum ve sınıf gerçkelerini inkar etmek ya da çarpıtma yolu seçilmiş olur.

“Plebist Bonapartizm” vb. gibi kavramlar, Erdoğan’ı Bonapartizm siyasal kavramı içine sokmaya yetmiyor. Hitler’de “plebist” idi. Ortadoğu ve daha bir çok ülkedeki diktatörlerde sık sık seçimler yapıyarlardı ve her seçimi kazanıyorlardı. III. Napolyon’un 1852 yılında plebist (referandum) yapması, ayrıları aynılaştırmaya yetmiyor

Erdoğan’ı başta Türk liberal aydınlarının desteklediği gibi, Mussolini’yi de İtalyan liberalleri desteklemiş ve kitlelere, “bizi kurtaracak adam” diye tanıtmışlardı. Tarih burada bir benzerlik gösteriyor. Bu da, faşizmin tarihi içindeki bir benzerliktir. Benzerlik aranacaksa, 19. Yüzyıl ortasındaki Bonapart ile değil, emperyalizm ve proleter devrimler çağında ortaya çıkan burjuvazinin faşist liderleri arasında aranmalıdır.

Burjuva liberal aydınların aynı hataların içinde yer almaları, onların sınıfsal yapısından ve savundukları dünya görüşünden kaynaklanmaktadır. Çünkü onlar, proletarya ya değil, burjuvaziye güvenirler ve proleter dünya görüşüne karşı burjuva dünya görüşünü savunurlar. Bu sınıfsal duruş, onları, faşizmin stepnesi durumuna düşmelerini genellikle kaçınılmaz kılar.

Türk egemen sınıfların ve Erdoğan, Bonpartizm ile faşizm kavramlarını aynılaştırmak ya da bonapartizmi faşizm yerine kullanmak isteyenler yeni değil. İtalya’da Mussolini ortaya çıktığında da, onu Bonapartist olarak niteleyenler vardı. Yine Hitler faşizmini de Bonapartist olarak değerlendirenler az değildi. Bunlar 3. Enternasyonal’in faşizm konulu bir çok oturmunda tartışılmış ve dile getirilmiştir.

Komintern bu tür anlayışları haklı olarak red ve mahkum etmiştir. Komintern’e üye partiler içinde, Mussolini ve Hitler faşizmini “Bonapartist” olarak değerlendirenlere karşı, faşizm teroisi daha da geliştirilmiş ve faşizmin yumuşatılması anlayışlarına karşı mücadele edilmiştir.

Ayrıca Marx, Bonapartist iktidarı, burjuvazinin kalıcı bir iktidar biçimi olarak nitelemesi, burjuva devletin, işçi ve emekçilere karşı baskıcı niteliğinin kalıcılığını vurgulamak için söylenmiştir.

Günümüzde, faşizm yerine Bonapartizmin kullanılması ya da Erdoğan başkanlığındaki AKP iktidarını “Bonapartist” olarak değerlendirilmesi, Erdoğan iktidarının “orta ve küçük burjuva” sınıflardan oluştuğundan hareket edilmektedir. Bu anlayış sahipleri, Erdoğan-AKP faşist yönetimini Türk egemen sınıfların faşist iktidarı olarak görmemektir. Daha açık bir söylemle TÜSİAD, MÜSİAD vb. dernekler içinde anılan burjuvaların iktidarda olmadığını söylenmek isteniyor.

Bu anlayışlar, revizyonist Otto Bauer, August Thalheimer ve Troçki vb.lerinin anlayışlarında yer almaktadır. 1920’lerden itibaren hızlanan faşizm tartışmları sürecinde, faşizmi salt “küçük burjuvazinin iktidarı” olarak göstermek isteyenlere karşı, Komüntern önderliğindeki komünistler, faşizmin burjuvazinin en gerici kanadının iktidarı olarak saptamıştır. Faşizmi destekleyen küçük burjuva kitleler olmasına karşın, faşist iktidarın bu sınıfın iktidarı olduğunu söylemek, tekelci burjuvaziyi temize çıkarmak ve burjuva kapitalist devlet biçimini çarpıtmaktır.

Bugün Erdoğan’ının peşinde giden büyük bir yoksullar kitlesi vardır. Ancak, Erdoğan başkanlığındaki faşist iktidarın küçük burjuva ya da orta burjuva iktidarı olduğunu söylemek, büyük bir aldatmaca ve devlete egemen olan büyük burjuvaziyi aklamak olur. Burjuva liberalizmin ideolojik etkisi altında kalan küçük burjuva aydınlar, faşizmi, ya “küçük burjuvazinin diktatörlüğü” ya da “Bonapartizm” olarak adlandırmışlardır. Faşizmi, burjuva diktatörlüğünün bir iktidar biçimi olduğunu söylemekten özellikle kaçınmışlardır. Bu da, faşizme karşı mücadeleyi zayıflatıcı bir etken oluşturmaktadır.

Sonuç olarak, Bonapartizm, hala burjuvazi ile feodal aristokrasi arasında savaşın sürdüğü bir süreçte ortaya çıkmışken, faşizm emperyalizmin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Yani, burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf savaşımın keskinleştiği bir süreçte burjuvazinin açık terörist iktidar biçimi olarak ortaya çıkmıştır

48474

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Yusuf Köse

Fransa’da El Freni Çekildi! İşe Yarar Mı?

Avrupa Birliği üyesi 27 ülkede 720 sandalyeli Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri, 6-9 Haziran tarihleri arasında yapıldı. Almanya, İtalya ve Fransa’da aşırı sağ olarak tanımlanan faşist hareket ciddi anlamda sandalye sayısına ulaştı. Böylelikle merkez sağla birlikte faşist hareket AP’deki en büyük grup olarak yerini korudu.

Seçimlerin yankısı ve sonuçları ciddi anlamda tartışmaları doğurdu. AP’ye Almanya’dan sonra sağcılar adına en fazla vekil gönderen Fransa, tartışmaların girdabından çıkıp erken seçim hamlesi ile sarsıntıyı giderme yoluna gitti.

Mevcut koşullarda devrimci siyasal mücadelenin öne çıkan toplumsal dinamikleri (3)

Devrimci siyasal mücadelenin genel olarak nesnel zemini, sosyal devrimleri de olanaklı kılan nesnel zemin ile, aslında ortak paydalara sahiptir. Emperyalist- kapitalist barbarlığın hüküm sürdüğü ve kendisinin doğrudan var ettiği her bir antagonist çelişme ve sorunların giderek daha bir keskinleşerek; ulusların, halkların ve doğanın yaşamını kâbusa çevirip, geleceklerini ciddi şekilde riske soktuğu şu süreçte, gerek özel olarak Türkiye ve K.

Mevcut koşullarda devrimci siyasal mücadelenin öne çıkan toplumsal dinamikleri (2)

Somut özgülün realitesi içerisinde devrimci siyasal mücadelenin etkili ve sonuç alıcı kazanımlara dönüşerek yürütülebilmesi için gerekli olan bir diğer öncelikli koşul ise; elbette ki bu mücadelenin, küresel ve yerel zeminde, toplum gündemini doğrudan ilgilendiren ve de ilgilendirecek olan sorunlar üzerinden ele alınarak yürütülmesidir.

Halkların İhanetçilerden Çektiği (Nubar Ozanyan)

Zulmün gölgesinde yaşam bulmaya çalışırken karanlığın sadece gece gelmediği, güneşin altında da gelip halkları bulduğu katliamlar birçok halkı nefessiz bırakmaya çalışmıştır. 1915 Ermeni Soykırımı boyunca başta Asuri, Süryani, Pontus halkı olmak üzere Êzîdî ve Kürt halkı da büyük trajediler yaşamıştır. Bugün Türk faşizmi eliyle Başûr Kurdistan’ında gerçekleşen işgal ve ilhak saldırılarında Kürt halkıyla birlikte Asuri-Süryani halkı da tanımsız acılar yaşamaktadır.

Türkiye’de Ermeni bir devrimci militan: Haldun Karyol (MEHMET GÜNEŞ)

Haldun Karyol, asıl adıyla Harutyan Karyolacıyan, kadim dostum, 8 Temmuz günü aramızdan ayrıldı. Haldun bir Ermeni’ydi ama her şeyden önemlisi Türkiye’de yetişmiş, ender görülebilecek, kendine has eylemci bir devrimci militandı. Onu ender ve ebedi kılan hikayesini bilmek ve öğrenmek, bugün Türkiye’de devrim mücadelesine baş koymuş her militanın hakkı. O yüzden, Haldun’u yakından tanıyan biri olarak, onu anlatmayı devrimci bir görev olarak üstleniyorum.

Mevcut koşullarda devrimci siyasal mücadelenin öne çıkan toplumsal dinamikleri (1)

Nasıl ki genel siyasal mücadele ve siyaset ediş tarzı, küresel ve yerel bazdaki ekonomik, politik, eğitsel, askeri, kültür-sanatsal, çevresel-iklimsel, ezen-ezilen cins, inanç ve etnik sorunlar yekûnu olan toplumsal dinamikler zemini üzerinden kendisini var edip sürdürüyorsa; birebir aynı şekilde, devrimci siyasal mücadele ve siyaset ediş tarzı da aynı küresel ve yerel toplumsal dinamikler üzerinden kendisini var edip sürdürmesi gerekiyor. Normal ve de olması gerekendir bu.

Küçük bir damla ile fırtınayı başlatanlar (Nubar Ozanyan)

Aradan 12 yıl geçti. Etki gücü Ortadoğu’ya yayılan 12 yaşında genç bir devrim yaşıyor adına Rojava denilen topraklarda. Derin yoksulluk, bitmeyen zulümle terbiye edilip cehenneme çevrilen Ortadoğu’da Rojava, bir özgürlük adası gibi duruyor.

Türk Faşizmi EURO 2024’te Sahaya İndi

İki yılda bir Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) tarafından organize edilen Avrupa Futbol Şampiyonası, bu yıl EURO 2024 olarak Almanya’da düzenlendi.

Kapitalist Toplumsal Bir Kırılma ve Yeniden Tarihi Yeni Bir Toplumsal Süreç

Kapitalist emperyalist sistem, önceki bunalım ve çelişmelerinden farklı olarak,, kendisinin taşıyamayacağı ve çözemeyeceği sistem içi   yapısal ekonomik ve siyasal çelişmeler ile karşı karşıya kaldığı bir sürecin içine girmiştir. Bir taraftan yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkışıyla (ki, bu; kapitalizmin ala bildiğine gelişmesi, genişlemesi, üretimin ve sermayenin alabildiğine temerküzü ve de mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi sürecinin de ilerlediği anlamına gelir) kendini yeniden üretemez olan bir sürecin içine girmiştir.

Bunların neler olduğunu kısa olarak açalım:

Prof. Dr. Korkut Boratav CHP’den Sermaye Sınıfıyla Hesaplaşmasını İstiyor...

Marksist iktisat Profesörü Korkut Boratav, gazeteci İrfan Aktan’a verdiği mülakatta, sürece ilişkin gerçekten de çok değerli ve devrimci sol-sosyalist ve komünist politik öznelerce dikkate alınması gereken çok önemli siyasi ve iktisadi analizler yapıyor, saptamalarda bulunuyor. 

Örneğin kendisine sorulan şu soruya verdiği yanıtta olduğu gibi:

Yoksulların, alt sınıfların bu kadar derin bir kriz yaşadığı dönemde nasıl oluyor da ideolojik hegemonyayı yine de iktidar sağlayabiliyor ve buna karşı güçlü bir sol alternatif çıkmıyor?” (abç)

Yağma ve Talan Cumhuriyeti (Analiz)

Geçtiğimiz haftalarda Kayseri’deki pogrom girişimiyle başlayan ırkçı ve mülteci düşmanı saldırılar Antalya, Antep, Urfa, Hatay, Bursa, İstanbul gibi şehirlerde de kendisini göstererek göçmenlere ait işyerlerinin ve malların yağmalanmasına, yakılmasına ve çok sayıda göçmenin yaralanmasına, hatta Antalya’da göçmen bir gencin öldürülmesine neden olmuştur.

Bir çeşit günah keçisine dönüştürülen göçmenlere karşı yükselen bu dalga görünen o ki daha çok olaya ve şiddete gebe bir yerdedir.

Sayfalar