Salı Eylül 29, 2026

Görünürde olan ve gerçek:Osman Tiftikçi

Türkiye’de olan biten her şey bir kişiyle, bu kişinin hırslarıyla açıklanır oldu. Öyle bir hava yaratıldı ki, sanki AKP devrilse, T. Erdoğan da köşesine çekilse, Türkiye güllük gülistanlık bir ülke olacak. Örneğin Kürt meselesi çözülecek, Türkiye Ortadoğu pisliğine bulaşmayacak, Kürtler, azınlıklar, kadınlar, işçiler, gençler için basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü olacak. Sol, devrimci demokratik güçler istedikleri yerde, istedikleri gibi gösteri, yürüyüş, miting yapabilecekler. Sünni İslam’ın devletin resmi dini olmasına, diğer inançların ezilmesine, horlanmasına son verilecek. Hatta T. Erdoğan Merkez Bankasına ve maliyeye karışmasa ekonomik kriz bile olmayacak.

Türkiye ve Kürt solunun, demokratik kamuoyunun, Türkiye devleti ve Türkiye’deki siyasi düzen hakkında bildiği her şey, yılların deneyim ve bilgi birikimi unutturulmaya, kitleler cahilleştirilmeye çalışılıyor.
Biz, 24 Temmuz’da başlatılan kirli savaşı ele alarak, Türkiye’deki düzene, devlete ilişkin bazı gerçekleri hatırlatmak istiyoruz.

Savaşın Tek Nedeni T. Erdoğan’ın 400 Vekil İstemesi mi?

7 Haziran seçim sonuçlarından rahatsız olan sadece AKP ve T. Erdoğan değildi. HDP’nin elde ettiği başarıyı, HDP’nin ve onu destekleyenlerin burnundan getirmek isteyen başkaları da vardı. Örneğin MHP. MHP’nin hükümet kurulmaması ve seçimi geçersiz kılmak için, AKP’ye verdiği destek, sıkıyönetim çığlıkları, T. Erdoğan sevgisinden ileri gelmiyordu. Doğu Perinçek ve çevresi de herhalde T. Erdoğan 400 vekil çıkarsın diye savaştan yana tavır almıyorlar. CHP’nin savaş tezkeresine evet oyu vermesini de bir el sürçmesi olarak görmemek gerekir. CHP hala hem emperyalizm işbirlikçisi sermayenin ve devletin has partisidir. CHP içinde halktan yana, demokrat bazı milletvekillerinin bulunması, bu gerçeği değiştirmez. CHP ve onunla birlikte davranan Gülen çevresi, Gülen medyası tam bir ikiyüzlülük içindeler. Bir yandan Kürtlerle sağladıkları yakınlığı korumak için sureti haktan görünüp barış diye bağırıyorlar, diğer yandan ise savaş tezkeresini destekliyorlar, AKP’yi; Kürtlere yüz verdiği, çözüm sürecinde onların silah yığmasına, örgütlenmesine göz yumduğu için, yani Kürtleri ezmede zayıf davrandığı için eleştiriyorlar. PKK’nin, özyönetim isteyen yerel inisiyatiflerin ezilmesini isterken HDP’ye dost görünmeye çalışıyorlar.

Görüldüğü gibi savaş cephesi sadece AKP’den ibaret değildir, epeyce geniştir.Unutulmamalıdır ki, Kürt düşmanlığı, bunun yanı sıra Ermeni, Rum, Yahudi düşmanlığı, Sünni İslam dışında tüm inançların yok edilme gayretleri, devlet eliyle din sömürüsü T. Erdoğanla birlikte başlamadı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden beri, Kürdün ve Kürt dilinin varlığını inkar edenler, Kürtleri zorla asimile etmeye çalışanlar Türkiye’de iktidarı, devleti elinde tutan güçlerdi. Ve bunlar günümüzde de sapasağlam durmaktalar. Bu düzenin ve devletin tarihi birçok kitlesel katliamla, soykırım girişimleri ile doludur. Hiç biriyle de yüzleşmeye yanaşılmamaktadır. Bunun bir sebebi olmalı.T. Erdoğan’ın savaşçı tavrında anlaşılmayacak bir yan yok. Zaten bu konuda her gün birbirinin aynısı binlerce yazı yazılıyor. Eski müttefiklerinin neredeyse tamamını kaybeden T. Erdoğan, koltuğunu, mevkiini koruyabilmek için kendini kontrgerillanın, ordunun kucağına atmış bulunuyor. T. Erdoğan umudunu, silahlarının gölgesinde yapılacak ve banko kazanmayı düşündüğü uydurma bir seçime bağlamış durumda. 2002 yılında emperyalizmin, işbirlikçi sermayenin desteğiyle, Gülen çevresi ile ittifak içinde iktidara gelen T. Erdoğan, şimdi kontrgerillaya, kirli savaş yanlılarına istenilen hizmetleri yaparsa, iktidarda kalmasına izin verileceğini, hesap vermekten kaçabileceğini düşünüyor.T. Erdoğan’ın Barış Masasını Yıkmasının Nedenleri

Kürt hareketi ile görüşmeler, resmi protokol imzalama aşamasına gelmişken birden bire T. Erdoğan kürt sorunu diye bir şey yoktur diyerek süreci bitirdi. T. Erdoğan’ın aslında tam bir panik halindeydi. Onu bu kadar korkutan neydi? Buna verilen cevap, barışçı tavrın T. Erdoğan’a oy kaybettirdiği, milliyetçi oyları alabilmek için 180 derece dönüş yaptığıdır. Ama şu an ordunun, devletin, kontrgerillanın Kürtlere karşı tavrına baktığımızda başka bir ihtimal daha görünüyor. Generaller T. Erdoğan’ı tehdit etmiş olabilirler. Generallerin bu tehditine karşı zaten zor durumda olan, tecrit edilmiş T. Erdoğan’ın direnecek hiçbir gücü yoktu. T. Erdoğan ayrıca bu 180 derece dönüşü oy hesabı nedeniyle kendi çıkarlarına da uygun bulmuş olmalıydı.

T. Erdoğan 7 Haziran seçimlerine silahların gölgesinde girmek, böylece hem orduyu hoşnut etmek, hem de HDP’yi baskı ve hileyle baraj altında bırakmak istiyordu. Ama ordu o süreçte bunu kabul etmedi. Basına yansıyan birkaç olayı hatırlayalım. Diyadin’de bir grup asker öldürülsünler diye PKK gerillalarının önüne atıldı. Hesap şehit cenazeleri üzerinden oy avcılığı yapmak, bölgeyi askeri abluka altına almaktı. Kürt halkı olağanüstü bir duyarlılıkla ölümleri önledi ve yaralıları da kurtardı. AKP fena halde bozulurken Genelkurmay Kürt halkına teşekkür etti. T. Erdoğan ardından Suriye’ye, daha doğrusu Kürt kantonlarına hamle yaparak ortalığı bulandırmak istedi ama Genelkurmay başkanı hasta oluverdi. Erdoğan inatla savaş ortamı yaratmak istiyordu. Suriye uçağı düşürdüklerini açıkladılar. Genelkurmay ise bunu yalanlayıp insansız hava aracı vurduklarını ilan etti. Özetle T. Erdoğan’ın savaş ortamında, olağanüstü koşullarda seçime gitme hesabı boşa çıktı. Henüz bunun sırasının gelmediğini düşünen, seçim sonucunu beklemeyi uygun bulan generaller bu savaşı ertelediler. Seçimden sonra egemen sınıfların, ordunun tavrı değişti.

Burada ordu ile ilgili olarak şunu belirtelim: AKP diğer devlet kurumlarına olduğu gibi orduya da dokunamamıştır. Orduya yönelik operasyonlar orduya emperyalizm ve bağımlı düzen namına çekidüzen verme girişimleriydi. Ordunun temel misyonlarında ve konumunda bir değişme olmamıştır. Ordu emperyalizmin askeri gücünün bir parçası ve iç savaşa göre biçimlenmiş bir kurumdur. Ordu NATO’dan çıkmamıştır, Pentagon’dan bağımsızlaşmamıştır, askeri üsler olduğu gibi durmaktadır. MGK durmaktadır. OYAK ve orduya denetlenemeyen parasal kaynak sağlayan vakıflar durmaktadır. Silah sanayi ordunun tekelindedir. Ordu mensuplarına verilen eğitimde ve ideolojide de ciddi bir değişme meydana gelmemiştir. En önemli değişiklik, ordunun, kendini fena halde yıpratan siyasi alandan geri plana çekilmesidir. Liberaller ve AKP bu durumu, askeri vesayetin sona ermesi olarak propaganda etmektedirler ama gerçek böyle değildir.

Savaşın Gerçek Nedeni

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Kürt hareketi barış sürecini olması gerektiği biçimde yani, mücadeleyle elde ettiği kazanımları pekiştirmek, geliştirmek için kullandı. Tasfiye girişimlerini boşa çıkardı. Buna ek olarak seçim öncesinde HDP etrafında demokratik bir cephe oluştu. Gezi ayaklanmasıyla yeni bir başlangıç yapan toplumsal hareket, seçim sürecinde bir üst aşamaya sıçradı. HDP etrafındaki cephe görünürde AKP karşıtlığı temelinde oluşmuş görünüyordu ama çok önemli başka özellikleri de vardı. Başta Kürtler olmak üzere, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Çerkesler, Ezidiler, Aleviler, Süryaniler yani tüm ezilenler, dışlananlar Türkiye solcularıyla beraber kitlesel olarak bir araya gelmişlerdi. Bu bir araya geliş öyle eklektik bir olgu, sadece seçim için bir ittifak değildi. Ortak bir ruh hali de oluşmuştu ve hem kalıcı hem de yayılmacı özellikler gösteriyordu. Türkiye egemenlerinin en çok korktuğu şey, bir türlü asimile edemedikleri Kürt lerle Türkiye’deki demokratik devrimci mücadelenin birleşmesiydi. Korkulan başa geliyordu.

Bu hareket emperyalizme ve Türkiye’deki düzene doğrudan karşı değildi. Ama bu düzenin önemli bazı ideolojik dayanaklarına açıktan bir saldırıydı. Herkes kendi ulusal kimliği ile kendi dini kimliği ile açıkça siyaset sahnesindeydi. Devletin resmi dini, Diyanet işleri Başkanlığının şahsında tartışmaya açılmıştı. Üstelik kendine CHP’liyim, MHP’liyim diyen önemli bir kesim, bile bile, göz göre göre Ermeni adaylara, Kürtlere, Ezidilere oy veriyordu. Bütün bunlar, bir tanesi dünyaya bedel Türklerin yaşadığı, yüzde 99’u Müslüman olan Türkiye’de olacak işler değildi.

HDP gibi bir partiye izin verilmesi, hatta seçim sürecinde bu partinin meclise girmesi için desteklenmesi, egemen sınıflar açısından koşullara bağlı mecburen yapılan bir işti. Kürt hareketi en azından kısa dönemde yenip yok etmek mümkün değildi. O kadar ki ABD ve AB’nin bile desteğini almış, dünyanın saygınlığın kazanmış, Ortadoğu’da devletlerden daha etkili bir askeri, siyasi ve ideolojik güç haline gelmişti.

Devlet HDP’yi, Kürt hareketini düzen sınırları içine çekmek, hatta yapabilirse bölmek, Türkiye solunu da parlamenter mücadele içine çekip, diğer alanlardan zorla silerek asimile etmek için kullanmak istiyordu. Emperyalizmin bu konuda son derece başarılı deneyimleri, Güney Afrika, Latin Amerika örnekleri vardı. Kısa dönemdeki çalkantılara rağmen, uzun dönemde emperyalizm ve işbirlikçileri bu işten kazançlı çıkıyordu. Buna ek olarak seçim döneminde egemen kesimlerin artık kurtulmak istedikleri T. Erdoğan’ı devirecek tek güç HDP idi. HDP dışında AKP’yi geriletecek başka bir alternatif yoktu. Bu nedenle T. Erdoğan’ın savaş ortamı yaratmasına izin verilmedi. Egemen sınıflar, Kürt hareketi ve etrafında oluşan ittifakla hesaplaşma işini seçim sonuna ertelediler. Ama Kürt hareketi ve Türkiyeli demokratik güçler de bu durumu iyi kullandılar.

Seçim sonucunda hangi hükümet kurulursa kurulsun, ona ilk olarak bu hesaplaşma dayatılacaktı. Örneğin seçimden sonra egemen sınıfların istediği CHP-AKP koalisyonu kurulabilseydi, şu an AKP’nin yaptıklarını yapacaktı. Biçim ve yöntemler farklı olacaktı ama Kürt hareketi bölünmeye, teslim alınmaya çalışılacak, bu hareket içindeki sol eğilim tecrit edilmek, HDP etrafında oluşmuş birlik dağıtılmak istenecekti. HDP ittifaklarından, toplumdan yalıtılarak, marjinal bir Kürt partisine dönüştürülmeye çalışılacaktı. Şimdi bu işler karşı tarafın, yani Kürt hareketinin verdiği sert karşılığın da ürünü olarak, en sert biçimlerde yapılmaya çalışılıyor.

Amaç Kürt hareketini ezmek, HDP’yi zayıflatmak ve HDP etrafında toplanmış demokrat, devrimci çevreleri ideolojik olarak toplumdan tecrit etmektir. Bu da Kürt ve Ermeni düşmanlığı temelinde, kitleler birbirine kışkırtılarak, Sünni İslam Türk milliyetçiliği ile harmanlanarak yapılmaya çalışılıyor. Atatürkçülüğe tıpkı 1990’lı yıllarda olduğu gibi yeni bir hamle daha yaptırılması da beklenmelidir.
Özetle bu kirli savaş T.Erdoğan’ın tek başına yaptığı bir iş değildir. Kürdistanlı ve Türkiyeli solcuların, demokratların meseleye bir de bu açıdan bakmalarında, mücadelenin geleceği açısından sayısız faydalar vardır.

14 Eylül 2015

48350

12 Eylül yargılandı... mı?

“Eğer biz imkânsızı yapmazsak,olanaksız ile karşı karşıya kalacağız.”[1]

Geçtiğimiz günlerde, Türkiye 12 Eylül darbesi aktörlerini “yargıladı”, “mahkûm etti”, hatta mahkeme darbeci generallerin “rütbelerinin sökülmesine” hükmetti…

Böylece, onyıllar sonra da olsa, “adalet yerini bulmuş”, ülke “darbe geçmişiyle hesaplaşmış”, ve bu yolla da “demokratikleşme yolunda çok önemli bir adım atılmış” ve hatta (galiba) “ileri demokrasi”ye geçilmişti…… mi?

Pontos bir ülkedir ve sahte aydinlar bu gerçegi degistiremez /Tamer Çilingir

Eline silah verilip, Hrant Dink’i katleden kişi, kendisinin Türk olduğunu ve Türklüğe zarar veren herşeyin düşmanı olduğunu söylüyordu. Peki ‘‘Türkiye‘‘ diye adlandırılan devletin sınırları içinde neden ‘‘en Türk‘‘ o idi?

Ya da aynı gerekçeyle Trabzon’daki Santa Maria Aziz Meryem Katolik Kilisesi’nin papazı Andrea Santoro’yu  2006’da öldüren 16 yaşındaki çocuk nasıl bir ruh hali içindeydi? Neden onca Türk milliyetçisi olmasına rağmen ‘‘Türklük‘‘ adına ‘‘vatan‘‘ için Trabzonlu bu çocuk cinayet işliyordu?

Dersimin Büyük Bilgesi: Firik Dede

Seni sevenlerin can içinde canısın / Aşıklar katredir sen ummanısın / Gönül bir gemidir sen dümenisin   / Yelken açmak ister bu dervişlerin” Virani                                                                                            Aslen Dersim Ovacık’lı ve Devreş Cemal ocağının bir bireyi, asıl adı Seyfi Firik Dede olan Firik Bava yaşamı boyunca Alevi Kızılbaş geleneğine, yol’una, ritüellere ve öğretisine göre yaşayan ve bu öğretiyi topluma da sözleriyle, şiirleriyle ileten bir bilgedir.

Özgür Gelecek, Halkın Günlüğünleşebilir mi ?/

Acaba objektif olmayı becerebilen kaç insan Türkiye solunun kadrolaşma ihtiyacını aktif toplumsal davranışlar içerisinde karşılamadığını söyleyebilir ? 

Evet kaç insan ?

Kim bilir ?

Neyse yazımın konusu da  bu değil.

Hemi yazımın konusu bir zamanlar kitleleşme tabanı olanlarca şimdi  dışlananlar olsaydı ben eylerdim ?

Düşününsenize bir kez ne makalenin giriş, geliş, sonuç arasındaki ilişkisi kalırdı. 

Ne de :

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ VE DELİ SAÇMASI

Cumhurbaşkanlığı seçimleri taktik bir muhteva içermiyor. Bilakis stratejik muhteva içermektedir. Taktik her zaman stratejiye uygun, ona bağlı ele alınmak zorundadır. Eğer ki başvurulan taktik eylem -örgütlenme ve politika stratejimize hizmet etmiyorsa uygulanan taktik politika yanlıştır. Bundan vazgeçilmelidir. Taktikle strateji iyi kavranıp doğru ayrıştırılmıyor. Birinin uzun vadeli bir programı içerdiği, diğerinin ise kısa vadeli politik atılım veya geri çekilmeleri içerdiği doğru kavranamamaktadır. 

Cumhurbaşkanlığı seçimi ile düzeni meşrulaştırma seçimi boykot et !

Türk devletinin en üst temsilcisini belirlemek için, 10 ağustos 2014 tarihinde yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi, bir taraftan egemen kliklerin temsilcisi oldukları sermaye gruplarının çıkarlarına kullanmak iken, diğer yandan da düzenin devamlılığını sağlamaya yönelik bir oyundur. Bundandır ki, mevcut düzen partileri devletin bekasını “güçlendirmek” için yalan ve yanlış bilgilerle halkı maniple ederek bu sürece dahil etmek için bizleri bu oyunun bir tarafı yapmayı hedeflemektedirler.

Pastırmacıyan ailesinin kaderi / Ragıp ZARAKOLU

Erivan. Anadolu’da Ermeni devrimci gerilla hareketi, Zeytun, Sason, Van, Şebinkarahisar gibi yörelerin kırsalında, 1890’ların ilk yarısında başladı. Amaç, esas olarak öz savunma, Ermeni köylerinin çeşitli aşiretler tarafından yağmalanmasının önüne geçilmesi, 1877 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında yerinden yurdundan edilen Ermeni köylülerinin geri dönmesinin sağlanması idi.

Halifeden bozma başkan adayı yeni Mustafa Kemal mi ?

Cumhurbaşkanlığı için AKP’nin adayı uzun ve bıktırıcı bir tartışmanın sonunda “nihayet” açıklandı. 1 Temmuz’da şaşaalı bir toplantıyla T. Erdoğan aday olarak ilan edildi. Yani Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı için kendisini tercih etti diyebiliriz.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dair... Doğru politika boykot politikasıdır.

Son dönemde özellikle ulusal baskıya karşı verilen mücadelenin yarattığı devrimci-demokratik mevzileri sahiplenme, bu mevzileri güçlendirme anlayışıyla hareket ettiğimiz malum. Bu yönelime uygun olarak “yeni” türden örgütlenmelerin içinde de yer alarak egemenler karşısında etkin bir muhalefet oluşturmanın gerekliliğini de savunduk. Bundan vazgeçmiş değiliz. Bilakis, bu alandaki eksikliklerimizin giderilmesi gerektiğine daha çok dikkat çekiyoruz. Bu dönem içindeki seçimlerde bu yönelimimizin gereğini yerine getirmeye özel dikkat gösterdik. Eksikliklerimizin yoğunluğu bu gerçeği değiştirmez.

Ağarlar ve Veli Küçükler dışarıda, Sarp Kuray zindanda

Devlet cezaevine kapattığı evlatlarıyla sulh yaptı ve hepsini salıverdi. Mehmet Ağarlar ve Veli Küçükler şimdi dışarıda ama Sarp Kuray yıllardır zindanda. Eli kanlı katiller ortalıkta cirit atıyor, Sarp Kuray ise F tipi zindanın çarmıhında çürütülüyor. Sadece Sarp Kuray değil, her siyasi görüşten binlerce siyasi tutsak yıllardır, on yıllardır mezar evlerinin karanlığında tutuluyorlar.

Tamer Çilingir : Pontos'un son Partizanı:Eleni Çavuş

Son partizan, bir kadındı… Silahlar bırakılmış, mübadeleye uygun olarak sürgün başlamış, bütün Karadeniz’de kendini Rum olarak ifade edenler çoktan gitmişlerdi… Sadece bir partizan, sadece bir kadın terketmedi, 3 bin yıllık topraklarını…

Sadece o kalmıştı koca Karadeniz’de “Ben Rumum, ne aslımı inkar edeceğim ne de gideceğim vatanımdan” diyen… 1924 yılının Aralık ayında son çatışma haberi geldi Nebyan’dan (Bafra)… Yüzlerce askerin kuşattığı bir mağarada günlerce direnen “Eleni Çavuş adlı Pontoslu Rum Partizan ölü olarak ele” geçirilmişti.

Sayfalar