Çarşamba Eylül 9, 2026

Garbis ve Anıya Saygı/ Erdal Emre

Hayattayken fazlaca anımsanmayan, hatta neredeyse yalnızlığa mahkûm edilen kimi insanların beklenmedik ölümü geniş kesimlerde bir şok tesiri yaratır. Ölümlerini izleyen günlerde ise birbiri ardına ve çoğunlukla birbirine benzeyen taziye mesajları, anı anlatımları, “ölümsüzleşti”, “unutulmayacak”, “yaşayacak” temalı tutkulu, tek tip konuşmalar yapılır. Sonra her şey rutine döner.

Karşı karşıya bulunduğumuz ve ne yazık ki artan ölçüde kanıksadığımız bir durumdur bu. Özellikle de, küçülen, ama aynı zamanda hızı giderek artan dünyamızın yeni gerçeği…

Yine de bunun yalnızca sürüklenen çoğunluk için geçerli olduğunu ihtiyatla belirmek gerekiyor. Çünkü rüzgâra kapılmayan azınlıkların da azınlığı “karakter devrimcileri” için durum biraz farklıdır. Onlar göre nehirleri görünmez kılan, üstünü örten reel ve sanal kirlilik her ne olursa olsun, dip akıntılar kendi mecrasında yoluna devam eder.

Onların bakışında, hissedişinde kimi diplomatik kaygılara ve günün güç dengelerine feda edilemeyecek, bireyi kendisi yapan adalet duygusu, tabu dışı düşünüş, çıkar ve eşyanın gücüne teslim olmayı reddetmek gibi temel bazı değerler vardır.

Garbis Altunoğlu’na reva görülen zulmün dozu, onun bu vahşeti göğüsleyişini sağlayan kişilik değerleri, ölümünden duyulan üzüntü ve anısına duyulan saygı üzerine çokça yazıldı/yazılıyor. Genel planda doğru esaslara dayanıyor bu yazılanlar…

Ama Garbis bunların çok daha ötesinde ve her şeden evvel yarım yüzyıllık İdeolojik-politik bir itirazın, eylemli bir kalkışmanın sembolüdür. O, yalnızca faşist/kapitalist diktatörlüklere, emperyalizme karşıtlığın değil, aynı zamanda her tür milliyetçi ve dinci “kurtuluş” reçetelerinin de esaslı bir muhalifidir. Ondan sözederken, ölümcül baskıların hedefi durumundaki etnik ve dini toplulukların siyasal plandaki meşru haklarının müdafaasıyla, din ve milliyetçiliğin toplumların gelişiminde oynadığı asli tarihsel rolün birbirine karıştırılmaması gerektiğinin ayırdında bir teorik, felsefi donanımdan da söz ediyoruz…

Saygı

Egemen diplomasinin, devletler ve şirketler arası kirli ilişkilerin kullanımında tamamen iğdiş edilmekle birlikte, saygı aslında ciddi bir değerdir. Yalnızca insanlar arası ilişkilerde değil, doğa ve diğer canlılarla olan ilişkilerimizde de ihtiyacımız olan pozitif bir duygu ve nitelikli bir davranış tarzıdır

İnsanlar arası ilişkilerde saygıyı, ‘bireyin kişilik varlığını, düşünce ve değerlerini olduğu gibi, yargılamadan, peşin hükme tabi tutmadan ve yorumlamadan kabul etmek’ diye tanımlar ve kabul edersek eğer, bazı sorumluluklarımız var demektir.

Herhangi bir müminin vefatıyla, komünist bir aydının ölümünü ve ardından gelen defin ritüellerini birbirinden ayırmak gerekir. Burada sözkonusu olan “bir ulusun, halkın kültürüne saygı” meselesi değildir. Kaldı ki hiçbir ulusun, halkın kültürü homojen değildir. Çünkü kültürlerinden söz ettiğimiz ümmet, ulus ve halk gibi toplumsal kategorilerin herbiri kendi içinde farklı fragmanlara ayrılan heterojen tarihsel oluşumlardır.

Ayrıca, dinlere eleştirel bir tarih bilinciyle bakan tutarlı demokratların, devrimci aydınların herhangi bir dinin gereklerine saygı duymak gibi bir sorumluluğu yoktur/olamaz. Aydınlanmanın bizzat kendisi, aklın imandan ve onun engizisyonundan kopması, karşısına geçmesi değil midir?

Birey ve toplulukların inanma özgürlüğü gibi demokratik haklarını savunmak ve ona saygı duymakla bizatihi dinin kendisine saygı duymak farklı şeylerdir. Konu bağlamında Garbis’in “Başörtüsü Savaşı: Bir Uygarlıklar Çatışması mı?”* başlıklı yazısına bakmak bir fikir verebilir…

Asırlar boyu iktidar kalan büyük dinlerin her biri -görece kısa dönemlerin dışında- çıplak köleliğin, her türlü sınıfsal ve cins ayrımcılığının, hatta doğrudan kadın köleliğinin, ağır emek sömürüsünün, “kutsal savaş” adı altında “öteki” halklara karşı girişilen fetih ve yağma savaşlarının, sayısız tekil cinayet ve soykırımların, gürül gürül ırkçılık ve nefret üreten doğmaların abidesi değil de nedir?

Bir komünist açısından, hiyerarşiyi, devlet ve mülkiyet dünyasını, sefalet ve yabancılaşmanın binbir türünü kutsayan dinler niçin saygı vesilesi olsun?

Dinlerin kollektif İdeolojik-felsefi uydurması olan “kutsal mekânlar” gibi mitler bir yana bırakıldığında, her biri birer mimarlık harikası olan kilise, cami, havra ve tapınak gibi dinsel mekânlarla aklı başında insanların ne gibi bir sorunu olabilir? Aynı şekilde dinsel cemaatlerin bünyesinde bulunan iyi kalpli kişilerin, pek çok ülkede devrimci sosyal hareketlere aktif katılan din adamlarının varlığı tartışma konusu yapılabilir mi?

Burada tartışma ya da eleştiri konusu edilen şeyin bu olmadığı da yeterince açıktır.

Kendi vasiyetiyle, arzulayanın arzuladığı dinsel mekânda ve ritüel eşliğinde uğurlanma hakkı da elbette tartışılamaz.

Ölen/“hakka yürüyen” herhangi bir faninin “Allahü teâlâ” katına, “Ali divanına” ya da “Göksel Kilise’ye sevinçle uğurlanma”sında bir sakınca olup olmadığını da ilgili kurumlar ve ruhbanları bilir!

Öte yandan eş, aile, akraba ve -etnik, inanç aidiyet benzerliğine dayanarak inisiyatif kullanan- kimi cemiyetlerin, vasiyetini çok önceleri hazılamamış ya da bunu önemsememiş diye kişiyi uğruna ömrünü verdiği düşünce ve değerlerine aykırı tarzda ve emrivakilerle kilise, cami ya da cemevine emanet etme “hak”larını da gözden geçirmelerinde sayısız fayda vardır.

Çok sayıda radikal sol ve komünist aydının dünya algısı, ardında bıraktığı onca muhalif yazılı külliyata, din dışı düşünüş tarzı ve bunlarla uyumlu yaşam biçimi dikkate alınmaksızın cami, cemevi, kilise gibi yerlerden “bağışlayıcı tanrı”lara yakarış eşliğinde son yolculuğa uğurlanmasının neresi “anıya saygı” oluyor?

Galiba şunu demek gerekiyor:

Siz siz olun, aile ya da herhangi bir gönüllü “Müslüman/Hristiyan/Alevi demokrat” cemiyet tarafından el çabukluğuyla bir cami, kilise ve cemevi’ne götürülüp -çoğu zaman okuyanın bile anlamadığı, inanmadığı- dualar eşliğinde uğurlanmak istemiyorsanız, tezelden bir vasiyet yazın ve yolculuklarda dahi onu yanınızdan ayırmayın!

Dışınızdakilere saygı kendinize saygısızlık değildir. Saygı, karşılıklı olduğunda asli anlamına kavuşur.

Yeryüzünün en köklü eşitsizliklerine, kadim haksızlıklarına en tutarlı/bütünlüklü itirazlar yönelten, içinde yaşadığı doğanın ve bütün bir insanlığın lehine olacak komünal bir uygarlık projesinde ısrar eden ve bu uğurda akılalmaz bedeller ödeyen devrimcilerin/komünistlerin de öz değerleriyle saygıyı hak ettiklerini anlamak iyileştirir, güzelleştirir…

Sarsılma

Yenilgiler, birey ve toplulukları sarsar, özgüven kaybına neden olur ve doğruluğu kanıtlanmış en evrensel değerlerinize bile kuşkuyla bakılmasına neden olur bazen.  Bu durumda saflarınız erir. Hatta yalnızlaşırsınız. Daha da beteri, “eski”lerinizin bir bölümü açıktan karşınıza; alenen din, devlet ve paranın egemenlik alanına geçer. Bunlar yine de ‘anlaşılabilir.’

Diğer bir kesim ise, -liberal sol aydınlarca yaratılan entelektüel terörün de etkisiyle-doğru-yanlış, haklı-haksız, bilim-iman… Arasındaki temel ayırımları bulandıran postmodern mitler üzerinden “yeni” yol ve kimlikler icat ederek, -rafine formlarda da olsa- antikomünist itibarsızlaştırma kampanyalarına cevaz verirler.

Bu “yeni” yoldan da -bilerek ya da bilmeyerek- tüm varyantlarıyla birlikte dinin, milliyetçiliğin ve kapitalizmin dünyayı nasıl bir çöküşün eşiğine getirdiğinin gözlerden saklanmasına katkı sunmuş olurlar.

Geçen yüzyılın devrimci kalkışmalarındaki kimi ciddi hataların ve komünist tarih anlayışının ortadoks versiyonlarının bazı açmazlarının beklenen düzeyde aşılamaması da, bütünü anlamsızlaştırma, gözden düşürme gayretindeki çevrelerin işlerini kolaylaştıran bir başka faktör oluyor.

Ne yazık ki solun perişan hali, eski ve yeni yanlışları, özgüven krizini tersine çevirerek yeniden ve bir üst düzeyde umut haline getiremeyişi, bir tür rant ve ikbal kapısına dönen yeni tipte kimlikçi, cemaatçi ve yerelci çözümsüzlüklere malzeme taşımaya devam ediyor.

İyimser Kalmak

Ama bütün bunlar yanıp yıkılmamızı, büsbütün yere serilmemizi gerektirmiyor elbette. Yenilmek haksız olduğumuz anlamına gelmez. Allende, “Onlar güçlü, biz haklıyız!” derken tarihsel bir olgu ve hakikate vurgu yapmıştı.

Yaşayan yanımızı, toparlanma arzumuzu ve sahip olduğumuz güçlü tarihi-nesnel referanslarımızı da hatırlamak/hatırlatmak zorundayız. Eleştiriler-özeleştiriler elbette olacaktır. Ancak eleştiriden başkalarını suçlamak, özeleştiriden ise kendimizi lanetlemek, linç etmek sonucu çıkarılmamalıdır. Eleştiri/özeleştiri bir kültür ve özgüven sorunudur ve çoklu bir gelişmişlik düzeyine işaret eder.

Yazar Hasan Oğuz’un “Kimse Kızmasın; Bu Eleştiri Kendimizedir” başlıklı yazısıyla,

Nurcan Yıldırım’ın Facebook sayfasından paylaştığı, “Biraz ‘zülfü yare dokunmak’ istiyorum” başlıklı sitemi, konumuzla ilgili ilk göze batan, yerinde eleştiriler içeriyordu.

Garbis Altınoğlu’nun uğurlanma törenine katılan kalabalık topluluğun nitelik düzeyi umut vericiydi. Geçmişte yaşanan kırgınlık, önyargı ve suçluluk psikozu gibi engellere takılmadan koşup gelen devrimcilerin neredeyse tamamı ortak bir hüzün, öfke ve “keşke” duyguları taşıyordu. Kalıcı derslere vesile olması gereken birleşik ve kararlı bir sahiplenmeye tanıklık ettik.

Eşi Yıldız Aydın’ın acılı, titrek bir sesle okuduğu kısa konuşma metnindeki, “Her ölümde sen yeniden doğmuştun. Bugün de sen yeniden doğdun. Bugün senin doğum günün. Merhaba Garbis, hoş geldin yoldaşım, öğretmenim, arkadaşım, sevgili eşim” vurgusunun duygusal titreşimleri salonunun tamamında hissedilebiliyordu.

“Bir aile yakını ve arkadaşı” sıfatıyla

Hovsep Hayreni’nin okuduğu konuşma metninden ise Garbis’in biyografik köklerine dair önemli ayrıntılar öğrendik.

“Geçerken belirtmeliyim ki, bu toprakların ilk sosyalist hareketi Hınçakyan Ermeni partisinin saflarında da Garbis abinin dedeleri ve büyük amcalarından bazıları bulunmuştur. Paramaz’ların yoldaşı Şımavon’un örgütleme yaptığı Amasya’da Altunyan soy isimli bir dizi devrimcinin ismi kayda geçmiş, bunlardan Ğugas Altunyan bir çatışmada şehit olarak kahramanlaşmıştır”  diyordu Hovsep.

Soyu kırıma uğrayan bir halkın bağrından gelip de dinlerin, ulusalların, etnik ve inanç benmerkezci çeperlerin dışına çıkabilmek, ömrünü sınırsız bir dünya düşüne hasretmek herkesin harcı değildir.

“Sözü ve eylemiyle bir tutarlılık abidesi” olmayı gerektir…

Umuyoruz ki, hayattaki net duruşuna, dünya tahayyülüne tavizsiz sadakatine hep tanıklık ettiğimiz Garbis, aramızdan bedenen ayrılırken de öğretici olmaya devam edecek…

Tarih onu, Paramaz’lardan Misak Manuşyan’a, Kaypakkaya’dan Armenak’lara uzanan bir hat üzerinden hatırlayıp hep saygıyla anacaktır.

15 Ekim-2019

*G.A. Seçme Yazılar-2 s 143

8960

Misafir yazarlar

Güncele iliskin yazilariyla sitemize katki sunan yazar dostlarimiza ait bölüm

Son Haberler

Sayfalar

Misafir yazarlar

Devrimci Pratik ve Militanlaşma

Günlük, üretkenlikten yoksun, kendini tekrarlayan faaliyetler militanlaşma anlamında bir gelişmeyi tetiklemez. Yine devrimci pratiği zayıf bir özne, her şeyden önce geçmiş olumsuz alışkanlıklarıyla devrimci bir tarzda hesaplaşmaya girmez. Yani düşünsel ve pratik olarak küçük burjuva düşünüş ve yaşam tarzından militanca bir kopuş sürecine yönelmez. Çünkü devrimci militanlaşma proleter düşünüş tarzına aykırı olan her türlü burjuva anlayışla hesaplaşma düzeyine bağlıdır. Sade bir dille ifade edecek olursak; köklü bir kopuş, çok yönlü ve kapsamlı bir hesaplaşmayla mümkündür.

“CHP’yi demokrasi cephesıne katılmaya zorlama” yaklaşımları üzerine - I

Toplumda ve doğada yaşanan her değişim, dönüşüm ve gelişmeye koşut olarak, her olgu ve kavram gibi, CHP de elbette ki tartışmalar konusu olabilir, olmalıdır da. Bunda herhangi bir anormallik olmasa gerek. Hayatta, ortaya çıktığı o ilk andaki haliyle, değişmeden kalan/kalabilen hiçbir şey olamayacağına göre; CHP’de de bu kural gereği, el mecbur, bazı değişim ve dönüşümler yaşanacaktır. Bunu yadsımak, hayatın diyalektiğini yadsımakla eşanlamlıdır.

Tutuculuk,dogmatizm ve tabela devrimciliği devrime vardırmaz!

Kısa bir süre önce, “Bu Kendi Kendimizi Kandırmamız Daha Ne Zamana Kadar Sürecek Acaba?” başlıklı, kısa-özlü bir yazı kaleme alıp, bloğumda paylaşmıştım.

Yazıda Türkiye ve K. Kürdistan Devrimci Hareketinin içinde bulunduğu olumsuz durum ve açmazları özetlenmiş, kendi kendine yapageldiği ajitasyona ve kafasını kuma gömme hallerine dikkat çekilmiş ve son paragraf olarak da şu soru sorulmuştu:

Tehlikenin farkında mıyız?

"Türkiye yüzyılı maarif modeli" ile hedeflenen şey; Devlet eliyle "dindar ve kindar nesil" yetiştirmek ve tedrici geçişle din esaslı bir rejim inşa etmektir,

Öncelikle ve de tereddütsüzce idrakinde olunmalı ki bu konuda yapılmak istenenin tümü, ‘toplumsal mühendislik’ yöntemleriyle, zamana yayılı olarak tamamen Erdoğan’ın ‘gizli ajandasının’ şu son derece aleni ideolojik tercihlerini hayata geçirmek maksadıyla yapılmaktadır. Yani asla ‘masumane’ ve de spontane şeyler değil bunlar. Örneğin şöyle diyordu fiiliyatta kendisine İslâm halifesi misyonu yüklemiş olan Erdoğan:

Bugün Galatasaray Meydanında bariyerler bir genişledi ve arkasından geri daraldı.

Meydana gelmeden meydana açılan her yol denetim altına alınmış, polis denetiminden ve üst aramasından sonra meydana girdik... Arkasından heykelin olduğu yere geldim, orası da bariyer ile çevrilmişti, ön taraftan giriş yerine yan taraftan giriş açılmıştı, oradan da üst aramasından geçip oturma eyleminin olacağı heykel çevresine geldik. Heykel, cumhuriyetin 50. Yıl heykeli. 100. Yıl heykeli yapıldı mı bir yerlerde bilmiyorum...

Bariyer içinde bariyer ve onun içinde izin verilen sınırlar içinde acılarımızı haykırmak!

Disiplin anlayışımıza eleştirel bir bakış – II

II.Bölüm:

Laz Nihat’ın başında bulunduğu ekip, öylesine şuursuzca bir gözü kapalılıkla kontraya tabi hareket etmekteydi ki düşünün, düşman operasyonlarının sürmekte olduğu bir arazide, başta ben olmak üzere, kendilerinden yana tavır almayacaklarına kanaat getirdikleri bir grup gerillayı silahsızlandırarak, öylece araziye terk etmeyi bile göze alabildiler… 

Disiplin anlayışımıza eleştirel bir bakış – I

Aslında bu konuyu yıllar önce kaleme aldığım “Dersim Dağlarında” ve “Mao Zedung Değerlendirmeleri” isimli kitaplarımda, yaşanan somut örnekler üzerinden irdeleyip, kendimce, genel yaklaşımın ne olması gerektiğini, özlü bir perspektif olarak ortaya koymuştum. Ancak ne var ki bu kitaplarda ki tüm diğer konular olduğu gibi, bu konu da ‘meşru muhatapları’ olması gereken kişi ve yapılarca; ‘üç maymun’ seçeneğiyle karşılanmaya devam ediyor.

TKP-ML Merkez Komite: Pratiğimizde Bilinç, Bilincimizde Rehberdir İbrahim Kaypakkaya!

Coğrafyamız komünist önderi ve Demokratik Halk Devrimi’nin sönmez meşalesi İbrahim Kaypakkaya yoldaşın Amed Hapishanesi’nde katledilmesinin 51. yılındayız. Önder yoldaşımızın 18 Mayıs 1973’te katledilmesinden sonraki yarım asırlık zaman diliminde Türkiye ve Türkiye Kürdistanı toplumsal mücadeleleri tarihinin gelişim seyri, İbrahim Kaypakkaya’nın görüşlerini sadece doğrulamakla kalmamış aynı zamanda güncel kılmıştır.

Selahattin Demirtaş'a ve bütün tutsaklara...

"YÜREĞİN UMUT ETTİĞİ O ADRESTE" "LI DILÊ KU DIL HÊVÎ DIKE"

Düşkünlüğün, alçaklığın, düzenbazlığın, bağnazlığın, ırkçılığın, sefilliğin, çürümüşlüğün, bencilliğin, rezilliğin ve vurdumduymazlığın rağbet gördüğü bu topraklar sana göre değil dostum.

Yıllardır tanırım seni.

Hani, yüz yüze görüşmüşlüğümüz olmasa da, beraber oturup bir bardak çay içmemiş, tek kelime sohbet etmemiş olsak da, sen hep aşinaydın bana.

Bir aralar bu aşinalığa bir isim bulayım dedim ama inan hiçbir yere oturtamadım.

Akraba desem, değil.

Komşu desem, hiç değil.

TKP-ML MK Siyasi Büro Üyesiyle Röportaj: “Partimiz 53. Mücadele Yılında Faşizme Karşı Savaşını Kararlılıkla Sürdürecektir”

” Kitlelerin hakim sınıfların siyasetinden bağımsız, kendi siyasetini örgütlenmesi ve dahası bir güç olarak ortaya çıkmasını önemsiyoruz. Bu anlamıyla başta İstanbul 1 Mayıs Taksim alanı olmak üzere, işçi sınıfının, emekçilerin, kadınların ve halk gençliğinin 1 Mayıs’ta Alanlara çağrısını değerli ve anlamlı buluyoruz.”

– Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?

– İsmim Özgür Aren. TKP-ML MK, Siyasi Büro üyesiyim.

Tayyip'i, tayyip'e olan güvende yendi

Ah... kuzucuğum ah...

Ne oldu bize böyle.

Ne oldu.

Her şey tıkırında giderken...

Neler yaşadık böyle.

Bu seferde kediler chp'nin lehine mi trafoya girdi ne

Veyahut da.... veyahut da...

"Sizin siyasetçiler bizim sermayeden bir kaç kişiyi yemeye niyetlenirde  bizde hemide hala iktidardayken sizlerden daha fazlasını ham... ham... etmeyiz mi ha..." demenin yarattığı korku uzlaşısı dolu komplo teorileriyle mi  bundan sonraki seçimleri açıklayacağız.

Yoksa... yoksa...

Daha dün bir; bu gün iki

Sayfalar