Cuma Eylül 25, 2026

Garbis ve Anıya Saygı/ Erdal Emre

Hayattayken fazlaca anımsanmayan, hatta neredeyse yalnızlığa mahkûm edilen kimi insanların beklenmedik ölümü geniş kesimlerde bir şok tesiri yaratır. Ölümlerini izleyen günlerde ise birbiri ardına ve çoğunlukla birbirine benzeyen taziye mesajları, anı anlatımları, “ölümsüzleşti”, “unutulmayacak”, “yaşayacak” temalı tutkulu, tek tip konuşmalar yapılır. Sonra her şey rutine döner.

Karşı karşıya bulunduğumuz ve ne yazık ki artan ölçüde kanıksadığımız bir durumdur bu. Özellikle de, küçülen, ama aynı zamanda hızı giderek artan dünyamızın yeni gerçeği…

Yine de bunun yalnızca sürüklenen çoğunluk için geçerli olduğunu ihtiyatla belirmek gerekiyor. Çünkü rüzgâra kapılmayan azınlıkların da azınlığı “karakter devrimcileri” için durum biraz farklıdır. Onlar göre nehirleri görünmez kılan, üstünü örten reel ve sanal kirlilik her ne olursa olsun, dip akıntılar kendi mecrasında yoluna devam eder.

Onların bakışında, hissedişinde kimi diplomatik kaygılara ve günün güç dengelerine feda edilemeyecek, bireyi kendisi yapan adalet duygusu, tabu dışı düşünüş, çıkar ve eşyanın gücüne teslim olmayı reddetmek gibi temel bazı değerler vardır.

Garbis Altunoğlu’na reva görülen zulmün dozu, onun bu vahşeti göğüsleyişini sağlayan kişilik değerleri, ölümünden duyulan üzüntü ve anısına duyulan saygı üzerine çokça yazıldı/yazılıyor. Genel planda doğru esaslara dayanıyor bu yazılanlar…

Ama Garbis bunların çok daha ötesinde ve her şeden evvel yarım yüzyıllık İdeolojik-politik bir itirazın, eylemli bir kalkışmanın sembolüdür. O, yalnızca faşist/kapitalist diktatörlüklere, emperyalizme karşıtlığın değil, aynı zamanda her tür milliyetçi ve dinci “kurtuluş” reçetelerinin de esaslı bir muhalifidir. Ondan sözederken, ölümcül baskıların hedefi durumundaki etnik ve dini toplulukların siyasal plandaki meşru haklarının müdafaasıyla, din ve milliyetçiliğin toplumların gelişiminde oynadığı asli tarihsel rolün birbirine karıştırılmaması gerektiğinin ayırdında bir teorik, felsefi donanımdan da söz ediyoruz…

Saygı

Egemen diplomasinin, devletler ve şirketler arası kirli ilişkilerin kullanımında tamamen iğdiş edilmekle birlikte, saygı aslında ciddi bir değerdir. Yalnızca insanlar arası ilişkilerde değil, doğa ve diğer canlılarla olan ilişkilerimizde de ihtiyacımız olan pozitif bir duygu ve nitelikli bir davranış tarzıdır

İnsanlar arası ilişkilerde saygıyı, ‘bireyin kişilik varlığını, düşünce ve değerlerini olduğu gibi, yargılamadan, peşin hükme tabi tutmadan ve yorumlamadan kabul etmek’ diye tanımlar ve kabul edersek eğer, bazı sorumluluklarımız var demektir.

Herhangi bir müminin vefatıyla, komünist bir aydının ölümünü ve ardından gelen defin ritüellerini birbirinden ayırmak gerekir. Burada sözkonusu olan “bir ulusun, halkın kültürüne saygı” meselesi değildir. Kaldı ki hiçbir ulusun, halkın kültürü homojen değildir. Çünkü kültürlerinden söz ettiğimiz ümmet, ulus ve halk gibi toplumsal kategorilerin herbiri kendi içinde farklı fragmanlara ayrılan heterojen tarihsel oluşumlardır.

Ayrıca, dinlere eleştirel bir tarih bilinciyle bakan tutarlı demokratların, devrimci aydınların herhangi bir dinin gereklerine saygı duymak gibi bir sorumluluğu yoktur/olamaz. Aydınlanmanın bizzat kendisi, aklın imandan ve onun engizisyonundan kopması, karşısına geçmesi değil midir?

Birey ve toplulukların inanma özgürlüğü gibi demokratik haklarını savunmak ve ona saygı duymakla bizatihi dinin kendisine saygı duymak farklı şeylerdir. Konu bağlamında Garbis’in “Başörtüsü Savaşı: Bir Uygarlıklar Çatışması mı?”* başlıklı yazısına bakmak bir fikir verebilir…

Asırlar boyu iktidar kalan büyük dinlerin her biri -görece kısa dönemlerin dışında- çıplak köleliğin, her türlü sınıfsal ve cins ayrımcılığının, hatta doğrudan kadın köleliğinin, ağır emek sömürüsünün, “kutsal savaş” adı altında “öteki” halklara karşı girişilen fetih ve yağma savaşlarının, sayısız tekil cinayet ve soykırımların, gürül gürül ırkçılık ve nefret üreten doğmaların abidesi değil de nedir?

Bir komünist açısından, hiyerarşiyi, devlet ve mülkiyet dünyasını, sefalet ve yabancılaşmanın binbir türünü kutsayan dinler niçin saygı vesilesi olsun?

Dinlerin kollektif İdeolojik-felsefi uydurması olan “kutsal mekânlar” gibi mitler bir yana bırakıldığında, her biri birer mimarlık harikası olan kilise, cami, havra ve tapınak gibi dinsel mekânlarla aklı başında insanların ne gibi bir sorunu olabilir? Aynı şekilde dinsel cemaatlerin bünyesinde bulunan iyi kalpli kişilerin, pek çok ülkede devrimci sosyal hareketlere aktif katılan din adamlarının varlığı tartışma konusu yapılabilir mi?

Burada tartışma ya da eleştiri konusu edilen şeyin bu olmadığı da yeterince açıktır.

Kendi vasiyetiyle, arzulayanın arzuladığı dinsel mekânda ve ritüel eşliğinde uğurlanma hakkı da elbette tartışılamaz.

Ölen/“hakka yürüyen” herhangi bir faninin “Allahü teâlâ” katına, “Ali divanına” ya da “Göksel Kilise’ye sevinçle uğurlanma”sında bir sakınca olup olmadığını da ilgili kurumlar ve ruhbanları bilir!

Öte yandan eş, aile, akraba ve -etnik, inanç aidiyet benzerliğine dayanarak inisiyatif kullanan- kimi cemiyetlerin, vasiyetini çok önceleri hazılamamış ya da bunu önemsememiş diye kişiyi uğruna ömrünü verdiği düşünce ve değerlerine aykırı tarzda ve emrivakilerle kilise, cami ya da cemevine emanet etme “hak”larını da gözden geçirmelerinde sayısız fayda vardır.

Çok sayıda radikal sol ve komünist aydının dünya algısı, ardında bıraktığı onca muhalif yazılı külliyata, din dışı düşünüş tarzı ve bunlarla uyumlu yaşam biçimi dikkate alınmaksızın cami, cemevi, kilise gibi yerlerden “bağışlayıcı tanrı”lara yakarış eşliğinde son yolculuğa uğurlanmasının neresi “anıya saygı” oluyor?

Galiba şunu demek gerekiyor:

Siz siz olun, aile ya da herhangi bir gönüllü “Müslüman/Hristiyan/Alevi demokrat” cemiyet tarafından el çabukluğuyla bir cami, kilise ve cemevi’ne götürülüp -çoğu zaman okuyanın bile anlamadığı, inanmadığı- dualar eşliğinde uğurlanmak istemiyorsanız, tezelden bir vasiyet yazın ve yolculuklarda dahi onu yanınızdan ayırmayın!

Dışınızdakilere saygı kendinize saygısızlık değildir. Saygı, karşılıklı olduğunda asli anlamına kavuşur.

Yeryüzünün en köklü eşitsizliklerine, kadim haksızlıklarına en tutarlı/bütünlüklü itirazlar yönelten, içinde yaşadığı doğanın ve bütün bir insanlığın lehine olacak komünal bir uygarlık projesinde ısrar eden ve bu uğurda akılalmaz bedeller ödeyen devrimcilerin/komünistlerin de öz değerleriyle saygıyı hak ettiklerini anlamak iyileştirir, güzelleştirir…

Sarsılma

Yenilgiler, birey ve toplulukları sarsar, özgüven kaybına neden olur ve doğruluğu kanıtlanmış en evrensel değerlerinize bile kuşkuyla bakılmasına neden olur bazen.  Bu durumda saflarınız erir. Hatta yalnızlaşırsınız. Daha da beteri, “eski”lerinizin bir bölümü açıktan karşınıza; alenen din, devlet ve paranın egemenlik alanına geçer. Bunlar yine de ‘anlaşılabilir.’

Diğer bir kesim ise, -liberal sol aydınlarca yaratılan entelektüel terörün de etkisiyle-doğru-yanlış, haklı-haksız, bilim-iman… Arasındaki temel ayırımları bulandıran postmodern mitler üzerinden “yeni” yol ve kimlikler icat ederek, -rafine formlarda da olsa- antikomünist itibarsızlaştırma kampanyalarına cevaz verirler.

Bu “yeni” yoldan da -bilerek ya da bilmeyerek- tüm varyantlarıyla birlikte dinin, milliyetçiliğin ve kapitalizmin dünyayı nasıl bir çöküşün eşiğine getirdiğinin gözlerden saklanmasına katkı sunmuş olurlar.

Geçen yüzyılın devrimci kalkışmalarındaki kimi ciddi hataların ve komünist tarih anlayışının ortadoks versiyonlarının bazı açmazlarının beklenen düzeyde aşılamaması da, bütünü anlamsızlaştırma, gözden düşürme gayretindeki çevrelerin işlerini kolaylaştıran bir başka faktör oluyor.

Ne yazık ki solun perişan hali, eski ve yeni yanlışları, özgüven krizini tersine çevirerek yeniden ve bir üst düzeyde umut haline getiremeyişi, bir tür rant ve ikbal kapısına dönen yeni tipte kimlikçi, cemaatçi ve yerelci çözümsüzlüklere malzeme taşımaya devam ediyor.

İyimser Kalmak

Ama bütün bunlar yanıp yıkılmamızı, büsbütün yere serilmemizi gerektirmiyor elbette. Yenilmek haksız olduğumuz anlamına gelmez. Allende, “Onlar güçlü, biz haklıyız!” derken tarihsel bir olgu ve hakikate vurgu yapmıştı.

Yaşayan yanımızı, toparlanma arzumuzu ve sahip olduğumuz güçlü tarihi-nesnel referanslarımızı da hatırlamak/hatırlatmak zorundayız. Eleştiriler-özeleştiriler elbette olacaktır. Ancak eleştiriden başkalarını suçlamak, özeleştiriden ise kendimizi lanetlemek, linç etmek sonucu çıkarılmamalıdır. Eleştiri/özeleştiri bir kültür ve özgüven sorunudur ve çoklu bir gelişmişlik düzeyine işaret eder.

Yazar Hasan Oğuz’un “Kimse Kızmasın; Bu Eleştiri Kendimizedir” başlıklı yazısıyla,

Nurcan Yıldırım’ın Facebook sayfasından paylaştığı, “Biraz ‘zülfü yare dokunmak’ istiyorum” başlıklı sitemi, konumuzla ilgili ilk göze batan, yerinde eleştiriler içeriyordu.

Garbis Altınoğlu’nun uğurlanma törenine katılan kalabalık topluluğun nitelik düzeyi umut vericiydi. Geçmişte yaşanan kırgınlık, önyargı ve suçluluk psikozu gibi engellere takılmadan koşup gelen devrimcilerin neredeyse tamamı ortak bir hüzün, öfke ve “keşke” duyguları taşıyordu. Kalıcı derslere vesile olması gereken birleşik ve kararlı bir sahiplenmeye tanıklık ettik.

Eşi Yıldız Aydın’ın acılı, titrek bir sesle okuduğu kısa konuşma metnindeki, “Her ölümde sen yeniden doğmuştun. Bugün de sen yeniden doğdun. Bugün senin doğum günün. Merhaba Garbis, hoş geldin yoldaşım, öğretmenim, arkadaşım, sevgili eşim” vurgusunun duygusal titreşimleri salonunun tamamında hissedilebiliyordu.

“Bir aile yakını ve arkadaşı” sıfatıyla

Hovsep Hayreni’nin okuduğu konuşma metninden ise Garbis’in biyografik köklerine dair önemli ayrıntılar öğrendik.

“Geçerken belirtmeliyim ki, bu toprakların ilk sosyalist hareketi Hınçakyan Ermeni partisinin saflarında da Garbis abinin dedeleri ve büyük amcalarından bazıları bulunmuştur. Paramaz’ların yoldaşı Şımavon’un örgütleme yaptığı Amasya’da Altunyan soy isimli bir dizi devrimcinin ismi kayda geçmiş, bunlardan Ğugas Altunyan bir çatışmada şehit olarak kahramanlaşmıştır”  diyordu Hovsep.

Soyu kırıma uğrayan bir halkın bağrından gelip de dinlerin, ulusalların, etnik ve inanç benmerkezci çeperlerin dışına çıkabilmek, ömrünü sınırsız bir dünya düşüne hasretmek herkesin harcı değildir.

“Sözü ve eylemiyle bir tutarlılık abidesi” olmayı gerektir…

Umuyoruz ki, hayattaki net duruşuna, dünya tahayyülüne tavizsiz sadakatine hep tanıklık ettiğimiz Garbis, aramızdan bedenen ayrılırken de öğretici olmaya devam edecek…

Tarih onu, Paramaz’lardan Misak Manuşyan’a, Kaypakkaya’dan Armenak’lara uzanan bir hat üzerinden hatırlayıp hep saygıyla anacaktır.

15 Ekim-2019

*G.A. Seçme Yazılar-2 s 143

9120

Misafir yazarlar

Güncele iliskin yazilariyla sitemize katki sunan yazar dostlarimiza ait bölüm

Son Haberler

Sayfalar

Misafir yazarlar

TKP-ML Avrupa Komitesi: Kuruluşunun 50. Yılında Partiyle Devrim Yürüyüşümüz Devam Ediyor!

1972-2022… Kesintisiz süren 50 yıllık devrim yürüyüşümüz, partimizin yol göstericiliğinde devam ediyor.

24 Nisan 1972, Türkiye ve T. Kürdistanı açısından kritik önemde bir tarihtir. Yeni bir sayfanın açıldığı bir milattır.

TKP-ML MK: 50 Yıllık Mücadelemiz, Geleceği Kazanma İrademizdir!

YAŞASIN PARTİMİZİN 50. KURULUŞ YILI!

Partimiz 50 yaşında! 24 Nisan 1972’de İbrahim Kaypakkaya önderliğinde sınırlı sayıda kadro ve militan tarafından kurulan partimiz, bugün 50. yaşını kutluyor. Bir insan için uzun ancak sınıflar mücadelesi ve toplumlar tarihi açısından kısa bir süre olan bu zaman diliminde Partimiz, önemli başarı ve zaferler kazandı. Yenilgiler aldı ve gerilemeler de yaşadı. Ancak hiçbir zaman devrim iddiasından ve Halk Savaşı ısrarından, silahlı mücadelenin gerekliliği-zorunluluğu bilincinden kopmadı.

Leninist Emperyalizm Tanımının Bulanıklaştırılması

Rusya’nın 24 Şubat (2022)’da Ukrayna’ya saldırısıyla birlikte, emperyalizm üzerine tartışmalarda sıklaştı.  Ve kendini solcu olarak adlandıran bir kısım siyasi hareket ve bazı yazarlar, Rusya’nın emperyalist olmadığını, ama emperyalist amaç güden işgalci bir güç olarak değerlendirdi. Bazıları ise, “anti-emperyalist cephede” değerlendirmeye devam ediyorlar.

İlham ve güç kaynağımız…(Sentez)

Proletarya partisinin kuruluşunun ve mücadeleye atılışının ellinci yılındayız. Bu süre içinde mücadelesini kesintisiz sürdüren proletarya partisi, bundan sonra da mücadelesini sürdürecektir. Onu var eden koşullar devam ettikçe varlığını devam ettirecektir. Sınıf bilinçli proletaryanın öncü müfrezesinin ülkemizdeki varlık nedenleri, günümüzde sistemin çöküntü içine girdiği koşullarda çok daha kendisini dayatır duruma gelmiştir.  Elbette ki o, üstlendiği tarihsel rolü yerine getirecektir. Çünkü mücadelesine yol gösteren sağlam temellere dayalı ideolojik-politik bir pusulası vardır.

Beyaz dağ’dan arta kalan çığlık dizelerinin şairi EMİR ALİ YAGANI kaybettik… Hasan Hayri Aslan

Son yıllarda Dersim’in çok değerli kültür insanlarını kaybettik. Sılo Qız, Emre Saltık, Hasan Saltık, Mehmet Çetin, Remzi Aydın…  birer yıldız gibi kayıp gittiler. Remzi Aydın için “Gri İklimden Maviye yolculuk” yazı çalışmamı yaparken 9 Şubat günü EmirAli’nin ölüm haberi ile sarsıldık. Epey zamandır yolları taşımak zor geliyor bana; ziyaret edemedim, kısa mesajlaşmalarla yetindik. 13 Kasım 2018’de söyleşi için o gelmişti bulunduğum kente. O sıra aldığım kitaplardan “Beyaz Dağda Bir Gün”ü şöyle imzalamış: “İhtiyar, ne böyle yaşanmışlıklar, ne de bu kitap olaydı!

TKP-ML MK:Yol Göstericimiz, İlham ve Güç Kaynağımızdır Partimiz!

24 Nisan 1972, İbrahim Kaypakkaya önderliğindeki bir avuç komünist tarafından, karanlığa tutulan meşalenin kurumsallaşma adımı olarak tarihe geçti. Dönemin, savaş ve direniş geleneği, Mahir ve Denizlerle birlikte örülüyordu. Anti-emperyalist kavgada yakalanan ivme, devrimci militan bir mücadele yaratmıştı. İbrahim yoldaş, savaş cephesine proletaryayı temsilen katıldı.

Zafer ve yenilgilerle dolu bir tarih! (1)

Dünyada 1965-1970 yılları arasında emperyalist-kapitalist sistemin kaynaklık ettiği ana çelişkiler giderek şiddetleniyordu. Bu başlıca çelişkiler; emperyalizm ile ezilen halklar ve uluslar arasındaki çelişki, emperyalist-kapitalist ülkelerde proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişki ve yine çeşitli emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerdi.

Lorenzo Orsetti… (Nubar OZANYAN)

Yolculuk boyunca başını arabanın arka koltuğuna yaslayarak uyurdu. Yaptığımız yolculuklarda Lorenzo’yu uyanık görmek neredeyse mümkün değildi. Araç içinde uyuyarak saatlerce yolculuk yapabilirdi. Ama “yeni bir özgürlük hamlesi olacak” cümlesini duyduğunda ne gözünde uyku belirtisi ne de yorgunluktan eser kalmazdı. Barış halinden savaş haline, uyku halinden silahlı tekmil haline nasıl hızlıca geçildiğinin örneğiydi Lorenzo.

Burjuvazi Parayı, İşçiler Ekmeği Düşünüyor

Burjuva sınıfı, daha fazla kar elde etmek için daha fazla alanı kontrol altına almak ve bunun için de daha fazla silahlanmak istiyor. Ağızlarında “barış” yok ve hiç bir zamanda “barış”  kelimesini tam anlamıyla kullanmadılar. “Barış” dedikleri anda da yine kafalarında savaş vardı.

Azami kar için birbirlerine karşı savaş açarken, savaşa sürdükleri askerler yine işçilerdi. Savaşta ölenler, bombalarla param parça edilenler, evleri yıkılanlar, göç yollarına  düşenler, burjuvaların egemenlik savaşında hiç bir çıkarı olmayan, ama, onlar vasıtasıyla sürdürülen bir savaş....

Sağlam proleter karakter örneği …Ali Asker YER

Pazar günü Stuttgart Arena Kültürhaus’da evgili yoldaşımız Ali Asker YER’in anma toplantısındaydık. Salon ve çevresi sevenleri ve yoldaşlarıyla doluydu. Bu sevgi seli hiç kimseyi şaşırtmadı, çünkü o gerçekten çok sevilen gerçek bir proleter devrimciydi. Onun yaşamından kareler içeren sinevizyon gösterimi sırasında salonu derin bir sessizlik ve hüzün kapladı, çok sayıda insanın gözleri ıslak ıslaktı. Hiç birimiz onun bu zamansız gidişine katlanamamıştık.

50. Yılın Deneyimi Newroz Ateşinin Görkemiyle1 MAYIS ALANLARINA!

Başta Kürt halkı olmak üzere Mezopotamya halklarının isyan ve direniş günü olan bir Newroz’u daha geride bıraktık. 8 Mart’ta kadınların dalgalandırdığı isyan bayrağı, 21 Mart Newrozlarında başta Kürt halkı olmak üzere Türkiyeli işçi ve emekçilerin kitlesel ve coşkulu eylem ve mitinglerine sahne oldu. 2020 Newroz’u salgın bahane edilerek yasaklanmış, 2021 Newroz’u salgının etkisi altında kalmıştı.

2022 Newroz’u ise gerek Kürt ulusunun artan özgürlük talebi ve gerekse de yaşanan ekonomik krizin derinleşen etkisiyle görkemli bir katılıma neden oldu.

Sayfalar