Çarşamba Eylül 23, 2026

Garbis ve Anıya Saygı/ Erdal Emre

Hayattayken fazlaca anımsanmayan, hatta neredeyse yalnızlığa mahkûm edilen kimi insanların beklenmedik ölümü geniş kesimlerde bir şok tesiri yaratır. Ölümlerini izleyen günlerde ise birbiri ardına ve çoğunlukla birbirine benzeyen taziye mesajları, anı anlatımları, “ölümsüzleşti”, “unutulmayacak”, “yaşayacak” temalı tutkulu, tek tip konuşmalar yapılır. Sonra her şey rutine döner.

Karşı karşıya bulunduğumuz ve ne yazık ki artan ölçüde kanıksadığımız bir durumdur bu. Özellikle de, küçülen, ama aynı zamanda hızı giderek artan dünyamızın yeni gerçeği…

Yine de bunun yalnızca sürüklenen çoğunluk için geçerli olduğunu ihtiyatla belirmek gerekiyor. Çünkü rüzgâra kapılmayan azınlıkların da azınlığı “karakter devrimcileri” için durum biraz farklıdır. Onlar göre nehirleri görünmez kılan, üstünü örten reel ve sanal kirlilik her ne olursa olsun, dip akıntılar kendi mecrasında yoluna devam eder.

Onların bakışında, hissedişinde kimi diplomatik kaygılara ve günün güç dengelerine feda edilemeyecek, bireyi kendisi yapan adalet duygusu, tabu dışı düşünüş, çıkar ve eşyanın gücüne teslim olmayı reddetmek gibi temel bazı değerler vardır.

Garbis Altunoğlu’na reva görülen zulmün dozu, onun bu vahşeti göğüsleyişini sağlayan kişilik değerleri, ölümünden duyulan üzüntü ve anısına duyulan saygı üzerine çokça yazıldı/yazılıyor. Genel planda doğru esaslara dayanıyor bu yazılanlar…

Ama Garbis bunların çok daha ötesinde ve her şeden evvel yarım yüzyıllık İdeolojik-politik bir itirazın, eylemli bir kalkışmanın sembolüdür. O, yalnızca faşist/kapitalist diktatörlüklere, emperyalizme karşıtlığın değil, aynı zamanda her tür milliyetçi ve dinci “kurtuluş” reçetelerinin de esaslı bir muhalifidir. Ondan sözederken, ölümcül baskıların hedefi durumundaki etnik ve dini toplulukların siyasal plandaki meşru haklarının müdafaasıyla, din ve milliyetçiliğin toplumların gelişiminde oynadığı asli tarihsel rolün birbirine karıştırılmaması gerektiğinin ayırdında bir teorik, felsefi donanımdan da söz ediyoruz…

Saygı

Egemen diplomasinin, devletler ve şirketler arası kirli ilişkilerin kullanımında tamamen iğdiş edilmekle birlikte, saygı aslında ciddi bir değerdir. Yalnızca insanlar arası ilişkilerde değil, doğa ve diğer canlılarla olan ilişkilerimizde de ihtiyacımız olan pozitif bir duygu ve nitelikli bir davranış tarzıdır

İnsanlar arası ilişkilerde saygıyı, ‘bireyin kişilik varlığını, düşünce ve değerlerini olduğu gibi, yargılamadan, peşin hükme tabi tutmadan ve yorumlamadan kabul etmek’ diye tanımlar ve kabul edersek eğer, bazı sorumluluklarımız var demektir.

Herhangi bir müminin vefatıyla, komünist bir aydının ölümünü ve ardından gelen defin ritüellerini birbirinden ayırmak gerekir. Burada sözkonusu olan “bir ulusun, halkın kültürüne saygı” meselesi değildir. Kaldı ki hiçbir ulusun, halkın kültürü homojen değildir. Çünkü kültürlerinden söz ettiğimiz ümmet, ulus ve halk gibi toplumsal kategorilerin herbiri kendi içinde farklı fragmanlara ayrılan heterojen tarihsel oluşumlardır.

Ayrıca, dinlere eleştirel bir tarih bilinciyle bakan tutarlı demokratların, devrimci aydınların herhangi bir dinin gereklerine saygı duymak gibi bir sorumluluğu yoktur/olamaz. Aydınlanmanın bizzat kendisi, aklın imandan ve onun engizisyonundan kopması, karşısına geçmesi değil midir?

Birey ve toplulukların inanma özgürlüğü gibi demokratik haklarını savunmak ve ona saygı duymakla bizatihi dinin kendisine saygı duymak farklı şeylerdir. Konu bağlamında Garbis’in “Başörtüsü Savaşı: Bir Uygarlıklar Çatışması mı?”* başlıklı yazısına bakmak bir fikir verebilir…

Asırlar boyu iktidar kalan büyük dinlerin her biri -görece kısa dönemlerin dışında- çıplak köleliğin, her türlü sınıfsal ve cins ayrımcılığının, hatta doğrudan kadın köleliğinin, ağır emek sömürüsünün, “kutsal savaş” adı altında “öteki” halklara karşı girişilen fetih ve yağma savaşlarının, sayısız tekil cinayet ve soykırımların, gürül gürül ırkçılık ve nefret üreten doğmaların abidesi değil de nedir?

Bir komünist açısından, hiyerarşiyi, devlet ve mülkiyet dünyasını, sefalet ve yabancılaşmanın binbir türünü kutsayan dinler niçin saygı vesilesi olsun?

Dinlerin kollektif İdeolojik-felsefi uydurması olan “kutsal mekânlar” gibi mitler bir yana bırakıldığında, her biri birer mimarlık harikası olan kilise, cami, havra ve tapınak gibi dinsel mekânlarla aklı başında insanların ne gibi bir sorunu olabilir? Aynı şekilde dinsel cemaatlerin bünyesinde bulunan iyi kalpli kişilerin, pek çok ülkede devrimci sosyal hareketlere aktif katılan din adamlarının varlığı tartışma konusu yapılabilir mi?

Burada tartışma ya da eleştiri konusu edilen şeyin bu olmadığı da yeterince açıktır.

Kendi vasiyetiyle, arzulayanın arzuladığı dinsel mekânda ve ritüel eşliğinde uğurlanma hakkı da elbette tartışılamaz.

Ölen/“hakka yürüyen” herhangi bir faninin “Allahü teâlâ” katına, “Ali divanına” ya da “Göksel Kilise’ye sevinçle uğurlanma”sında bir sakınca olup olmadığını da ilgili kurumlar ve ruhbanları bilir!

Öte yandan eş, aile, akraba ve -etnik, inanç aidiyet benzerliğine dayanarak inisiyatif kullanan- kimi cemiyetlerin, vasiyetini çok önceleri hazılamamış ya da bunu önemsememiş diye kişiyi uğruna ömrünü verdiği düşünce ve değerlerine aykırı tarzda ve emrivakilerle kilise, cami ya da cemevine emanet etme “hak”larını da gözden geçirmelerinde sayısız fayda vardır.

Çok sayıda radikal sol ve komünist aydının dünya algısı, ardında bıraktığı onca muhalif yazılı külliyata, din dışı düşünüş tarzı ve bunlarla uyumlu yaşam biçimi dikkate alınmaksızın cami, cemevi, kilise gibi yerlerden “bağışlayıcı tanrı”lara yakarış eşliğinde son yolculuğa uğurlanmasının neresi “anıya saygı” oluyor?

Galiba şunu demek gerekiyor:

Siz siz olun, aile ya da herhangi bir gönüllü “Müslüman/Hristiyan/Alevi demokrat” cemiyet tarafından el çabukluğuyla bir cami, kilise ve cemevi’ne götürülüp -çoğu zaman okuyanın bile anlamadığı, inanmadığı- dualar eşliğinde uğurlanmak istemiyorsanız, tezelden bir vasiyet yazın ve yolculuklarda dahi onu yanınızdan ayırmayın!

Dışınızdakilere saygı kendinize saygısızlık değildir. Saygı, karşılıklı olduğunda asli anlamına kavuşur.

Yeryüzünün en köklü eşitsizliklerine, kadim haksızlıklarına en tutarlı/bütünlüklü itirazlar yönelten, içinde yaşadığı doğanın ve bütün bir insanlığın lehine olacak komünal bir uygarlık projesinde ısrar eden ve bu uğurda akılalmaz bedeller ödeyen devrimcilerin/komünistlerin de öz değerleriyle saygıyı hak ettiklerini anlamak iyileştirir, güzelleştirir…

Sarsılma

Yenilgiler, birey ve toplulukları sarsar, özgüven kaybına neden olur ve doğruluğu kanıtlanmış en evrensel değerlerinize bile kuşkuyla bakılmasına neden olur bazen.  Bu durumda saflarınız erir. Hatta yalnızlaşırsınız. Daha da beteri, “eski”lerinizin bir bölümü açıktan karşınıza; alenen din, devlet ve paranın egemenlik alanına geçer. Bunlar yine de ‘anlaşılabilir.’

Diğer bir kesim ise, -liberal sol aydınlarca yaratılan entelektüel terörün de etkisiyle-doğru-yanlış, haklı-haksız, bilim-iman… Arasındaki temel ayırımları bulandıran postmodern mitler üzerinden “yeni” yol ve kimlikler icat ederek, -rafine formlarda da olsa- antikomünist itibarsızlaştırma kampanyalarına cevaz verirler.

Bu “yeni” yoldan da -bilerek ya da bilmeyerek- tüm varyantlarıyla birlikte dinin, milliyetçiliğin ve kapitalizmin dünyayı nasıl bir çöküşün eşiğine getirdiğinin gözlerden saklanmasına katkı sunmuş olurlar.

Geçen yüzyılın devrimci kalkışmalarındaki kimi ciddi hataların ve komünist tarih anlayışının ortadoks versiyonlarının bazı açmazlarının beklenen düzeyde aşılamaması da, bütünü anlamsızlaştırma, gözden düşürme gayretindeki çevrelerin işlerini kolaylaştıran bir başka faktör oluyor.

Ne yazık ki solun perişan hali, eski ve yeni yanlışları, özgüven krizini tersine çevirerek yeniden ve bir üst düzeyde umut haline getiremeyişi, bir tür rant ve ikbal kapısına dönen yeni tipte kimlikçi, cemaatçi ve yerelci çözümsüzlüklere malzeme taşımaya devam ediyor.

İyimser Kalmak

Ama bütün bunlar yanıp yıkılmamızı, büsbütün yere serilmemizi gerektirmiyor elbette. Yenilmek haksız olduğumuz anlamına gelmez. Allende, “Onlar güçlü, biz haklıyız!” derken tarihsel bir olgu ve hakikate vurgu yapmıştı.

Yaşayan yanımızı, toparlanma arzumuzu ve sahip olduğumuz güçlü tarihi-nesnel referanslarımızı da hatırlamak/hatırlatmak zorundayız. Eleştiriler-özeleştiriler elbette olacaktır. Ancak eleştiriden başkalarını suçlamak, özeleştiriden ise kendimizi lanetlemek, linç etmek sonucu çıkarılmamalıdır. Eleştiri/özeleştiri bir kültür ve özgüven sorunudur ve çoklu bir gelişmişlik düzeyine işaret eder.

Yazar Hasan Oğuz’un “Kimse Kızmasın; Bu Eleştiri Kendimizedir” başlıklı yazısıyla,

Nurcan Yıldırım’ın Facebook sayfasından paylaştığı, “Biraz ‘zülfü yare dokunmak’ istiyorum” başlıklı sitemi, konumuzla ilgili ilk göze batan, yerinde eleştiriler içeriyordu.

Garbis Altınoğlu’nun uğurlanma törenine katılan kalabalık topluluğun nitelik düzeyi umut vericiydi. Geçmişte yaşanan kırgınlık, önyargı ve suçluluk psikozu gibi engellere takılmadan koşup gelen devrimcilerin neredeyse tamamı ortak bir hüzün, öfke ve “keşke” duyguları taşıyordu. Kalıcı derslere vesile olması gereken birleşik ve kararlı bir sahiplenmeye tanıklık ettik.

Eşi Yıldız Aydın’ın acılı, titrek bir sesle okuduğu kısa konuşma metnindeki, “Her ölümde sen yeniden doğmuştun. Bugün de sen yeniden doğdun. Bugün senin doğum günün. Merhaba Garbis, hoş geldin yoldaşım, öğretmenim, arkadaşım, sevgili eşim” vurgusunun duygusal titreşimleri salonunun tamamında hissedilebiliyordu.

“Bir aile yakını ve arkadaşı” sıfatıyla

Hovsep Hayreni’nin okuduğu konuşma metninden ise Garbis’in biyografik köklerine dair önemli ayrıntılar öğrendik.

“Geçerken belirtmeliyim ki, bu toprakların ilk sosyalist hareketi Hınçakyan Ermeni partisinin saflarında da Garbis abinin dedeleri ve büyük amcalarından bazıları bulunmuştur. Paramaz’ların yoldaşı Şımavon’un örgütleme yaptığı Amasya’da Altunyan soy isimli bir dizi devrimcinin ismi kayda geçmiş, bunlardan Ğugas Altunyan bir çatışmada şehit olarak kahramanlaşmıştır”  diyordu Hovsep.

Soyu kırıma uğrayan bir halkın bağrından gelip de dinlerin, ulusalların, etnik ve inanç benmerkezci çeperlerin dışına çıkabilmek, ömrünü sınırsız bir dünya düşüne hasretmek herkesin harcı değildir.

“Sözü ve eylemiyle bir tutarlılık abidesi” olmayı gerektir…

Umuyoruz ki, hayattaki net duruşuna, dünya tahayyülüne tavizsiz sadakatine hep tanıklık ettiğimiz Garbis, aramızdan bedenen ayrılırken de öğretici olmaya devam edecek…

Tarih onu, Paramaz’lardan Misak Manuşyan’a, Kaypakkaya’dan Armenak’lara uzanan bir hat üzerinden hatırlayıp hep saygıyla anacaktır.

15 Ekim-2019

*G.A. Seçme Yazılar-2 s 143

9104

Misafir yazarlar

Güncele iliskin yazilariyla sitemize katki sunan yazar dostlarimiza ait bölüm

Misafir yazarlar

Katledilişinin 50. Yılı Vesilesiyle KAYPAKKAYA ve TKP-ML

Faşist T.C. Devleti tarafından, bundan 50 yıl önce bir komünist önder, aylarca süren işkenceli sorgular ardından hunharca katledildi. Buradan bir kez daha bu cinayeti kınıyor ve Türkiye-

K. Kürdistan devrimci hareketinin ender yetiştirdiği bu komünist önderi saygıyla anıyor ve ideallerine bağlı kalacağımızın sözünü yineliyorum.

Onun katli, “işkence sonucu ölüme sebebiyet verme” şeklinde olmayıp; bizzat devletin ilgili ve yetkili kurum ve kişilerince, “devletin ulvi çıkarları adına” karar altına alınan bilinçli ve iradi bir cinayettir.

Partizan’ımızı Özlüyor, Mücadelesini Örnek Alıyoruz | Hüseyin Şenol

Partizan’ımızın hayatını kaybetmesinin üzerinden tam iki yıl geçti… Dursun Çaktı’nın bize bıraktığı miras gibi; demokratik kitle örgütlenmesi anlayışının tüm alanlarda yerleşmesi olmazsa olmazımız olmalıdır…

İki yıl önce 25 Şubat’ta, daha 65 yaşında kaybettiğimiz Dursun Çaktı’yı, Partizan’ımızı özlemle anmaya devam ediyoruz ve sürekli anacağız.

Ölümün susturduğu yaşamlar (Nubar Ozanyan)

Yoksulluk, zulüm yetmiyormuş gibi depremin ve kışın beyaz zulmü de halkımızı ölüm karşısında çaresiz ve yalnız bıraktı. Devlet, yüz binlerce insanı canlı canlı toprağa gömdü. Kapitalizmin sermayesi yine halkın canı ve kanıyla yıkandı.

Depreme dayanıksız konutlar halkın mezar taşı oldu. Yoksulluk, kış, çaresizlik, ölüm ezilenleri üşütmeye devam ediyor. Kapitalist sistem, kendisiyle birlikte insanlığı hızla belirsiz bir yıkım ve sona doğru götürüyor. Her şeyi metalaştıran kapitalizm, yaşam gibi ölümü de metalaştırarak insanlığı çaresizliğe ve yıkıma doğru sürüklüyor.

Halk Düşmanı Faşist İktidar Yargılanmalıdır!

Deprem yerkürenin  doğal bir harektliliğinin sonucudur, insanlar için bir felaket haline gelmesi ise, toplumsal sistemin sınıfsal karakteriyle doğrudan ilgilidir. Bilim ve buna bağlı olarak teknolojinin gelişmediği zamanlarda insanların doğal felaketlerden daha büyük zarar görmesi doğaldı. İnsanlık doğanın hareketini öğrendikçe onunla uyumlu yaşamasınıda öğrendi.

2023 Seçimlerinde okun sivri ucunu neden hakim sınıf kliklerinden en gerici en faşist olanına yöneltmek zorundayız ?

Başta Emek ve Demokrasi Bloğu olmak üzere halk güçlerinin önemlice bir kesimi 2023 seçimlerinde Tayip Erdoğan ve AKP ve MHP dinci faşist iktidar blokunun önünün kesilmesini; günün isabetli siyasi taktiği olarak belirlemişken, ancak ne var ki bir kesim sol-sosyalist ve komünist güçler ise, bunun aksine; “bir faşisti indirip yerine bir başka faşistin gelmesi için oy kullanamayız” diyerek, cumhur başkanı seçiminde ‘boykot’ taktiğini, günün isabetli taktiği olarak ileri sürmekte.

Birazda Muziplik

1) Kadrolar sürekli birliktelik (mutluluğu dışarda arama) yarışına sürüklenir.

2) Yarışı beceremeyenler, geri kalanlar veyahutta ret edenler diskalifiye olur.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Sizde bizi kandırmıyorsunuz değil mi...

Ah... devrimci demokrasiciğim... ah....

İnsanların ilişkilerini kınarken, kınadığı insanlarla bozulan arasını düzeltmeye gelenlere kınadığı ilişkilerle yakalanmak....

Ve yahutta....

Katledilişinin 50. Yıldönümünde İbrahim Kaypakkaya HESAPLAŞMA, KOPUŞ VE YENİ BİR YOL

Kafasında üstü yırtık ve yamalı kahve renkli bir kasket, sırtında yerli bir askeri parka, altında ceket, kazak… üst üste giyilmiş üç tane pantolon, ayağında bir çift beyaz yünden yapılmış ve köylerde elle örülen çorap ve onun üzerinde naylon çorap, bir çift 45 numara Çelik marka lastik ayakkabı”yla tutsak edildi.1 

Kavganın ve Mücadelenin Ozanı; Yetiş Yalnız…

İbrahim Kaypakkaya, ilgilenenler tarafından bugüne kadar birçok özelliği ile tanındı, bilindi. En yaygın bilinirliği‚ “ser verip sır vermemesidir” sanırız. Doğrudur, Kaypakkaya işkencede direndi. Onun düşmana karşı direnişi inadından veya acıya dayanıklı olmasından kaynaklanmıyordu elbette… Bunu nereden mi biliyoruz? Dönemin en azgın faşist uygulamaların yapıldığı Amed Zindanı’nda yapmış olduğu siyasi savunmadan. Kemalist faşist diktatörlüğe karşı, onun elinde tutsakken dahi örgütsel ilişkilerini deşifre etmeden, uğruna mücadele ettiği komünizm düşüncesini savunmasından biliyoruz.

“Ermenilerin hepsi ASALA olsun” (Nubar Ozanyan)

Yaklaşık 45 gündür Artsakh, vicdansız ve eşitsiz bir kuşatma altında. Artsakh halkı buz kesen soğukta direniyor. Dünya sağır ve suskun.

30. Ölümsüzlük Yılında MANUEL DEMİR/ՄԱՆՈՒԵԼ ՏԷՄԻՐ Yaşıyor! Partizanlar yaşıyor! (1)

Manuel Demir’i 30. ölümsüzlük yılında saygıyla anıyoruz. Bu vesileyle Ermeni Fedailer adıyla başlattıkları ve hayatlarını Ermeni halkının davasına adadıkları, bugün ise Partizan hareketine dönüşerek devam eden mücadelede sayısız Ermeni devrimciler Hrantlar, Hayrabetler, Armenaklar, Yalımyanlar, Ozanyanlar ve Manueller’i de anıyor ve aradan yüz yıl geçmiş olsa da bu mücadelenin devam edeceğini belirtiyoruz.

TKP-ML OPK Üyesi Ünal Orhan: Yeni Yılda Umudu ve Özgürlüğü Güçlendirmeliyiz, Güçlendireceğiz!”

Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist Ortadoğu Parti Komitesi (TKP-ML OPK) üyesi Ünal Oral ile yapılan röportajı sizlerle paylaşıyoruz.

Sayfalar