Cumartesi Eylül 19, 2026

Faşizmin Adını “Popülizm” Koydular!

Almanya’nın Hanau kentinde 9 göçmen insanın öldürülmesiyle sonuçlanan son faşist katliam, bir kez daha, bu ülkedeki faşizmin ve faşist terörün münferit olayalar olmadığını, sistemli olarak geliştirilen ve derinleştirilen toplumsal bir olgu olduğunu daha da netleştirmiştir.

Bir ülkede 9 kişi katlediliyor ve faşist ideolojiye sahip Alman federal içişleri bakanı Horst Seehofer, Hessen eyalet başbakanı Volker Bouffier ve Hessen eyalet içişleri bakanı Peter Beuth hala koltuklarında oturabiliyor. Bu makamlarda oturanlar kılını kıpırdatmıyor ve bunların istifaları toplumun büyük bir kısmı tarafından istenmiyorsa, bu faşist eğilimin güçlü olduğunu ve devletin ise faşizmi beslediği ve faşist terörü koruduğu net olarak söylenmeli ve bunun bilincinde olunmalıdır.

Bu ilk değil çünkü. 

Bir şehrin (Kassel) valisi öldürülüyor ve faşist katil için, “bireysel terörist” olarak adlandırılıyor ve arkasındaki faşist örgüt gizleniyor. Ya da faşist katiller için sık sık tekrarlandığı gibi “piskomanyak” damgası vurulup, “hasta” olduğu ilan ediliyor. 

Mölln, Solingen katliamları çok gerilerde kalmadı. Onlara yenileri ekleniyor ve eklenecektir. Gelişmeler bunu net olarak gösteriyor. 2000-2007 arası aralarında bir polisin ve diğerlerinin yabancı (bir Yunanlı diğerleri Türkiye vatandaşı) olduğu toplam on kişiyi katleden faşist NSU (Nationalsozialistischer Untergrund) örgütünün içinde Alman istihbaratı olmasına karşlık, hiç bir önlem alınmadığı gibi, tersine, destek verilmiştir. Bu mahkeme kayıtlarına geçmiştir. Ve bu katliamı yapan faşist katillerde “şaibeli bir şekilde” ortadan kaldırılmıştır.

Faşist NPD (Almanya Miliyetçi Partisi) yöneticileri devletin gizli servisinin adamlarıydı. Hatta o zaman Almanya’da gündem olmuştu. “Alman devleti istihbarat görevlileriniı çekerse NPD yöneticisiz kalacak” diye. Bunu açıklayan 1968’lerin gençlik liderlerinden olan ve önce Yeşiller partisinin kurulmasında yer alıp sonra SPD’ye geçip Schröder-Fischer döneminin (1998-2005) federal içişleri bakanı olan Otto Schily açıklamıştı.1 Federal içişleri bakanının ağzından yapılan bu açıklama, faşist yapılanmalar ile devlet güvenlik güçlerinin içiçe olduğunun resmi belgesidir.

Bu devlet, faşizmi koruyor. Çünkü, bütün faşist örgütlenmeler, başta da AfD (Almanya İçin Alternatif) partisine karşı en küçük bir soruşturma açılmadığı gibi, parti faşist değil “sağ popülist” olarak adlandırılıyor. AfD ve diğer küçük faşist parti ve örgütlenmelerin kendilerine örnek aldığı parti ve ideoloji Hitler’in NSDAP (Nationalsozialistische Deutsche Arbeitepartei –Almanya Milliyetci Sosyalist İşçi Partisi)’dir. Bunu pek gizlemiyorlarda.

Burjuvazi, bu partilerin yasaklanmasını önledi. Almanya Marksist Leninist Partisi (MLPD)  bu sorunu, defalarca gündeme getirmesine karşın, Alman tekelci devleti, faşist örgütlenmeleri koruma altına aldı. Alman tekelci burjuvazisinin faşist örgütlenmeye ihtiyacı var. Ve onu giderek geliştiriyor. Bütün bunlar, Alman İstihbarat Servisi ve Anayasayı Koruma Örgütü (BfV) gözetiminde olduğu da bir gerçek.

Bunu nereden biliyoruz: NSU davasından ve son olarak 2018 Agustos ayında Chemnitz’de faşistlerin Yahudi ve göçmenlere saldırıları olayları arkasından, olayın “basit bir tepki” olduğunu açıklayan o dönemin Anayasayı Koruma Örgütü (BfV) başkanı Maaßen’dı. “Faşist örgütlenmeleri gizliyor ve küçük göstermeye çalışıyor” diye, bu açıklama kamuoyunda tepki çekti. Bunun üzerine bu görevinden alındı, peşinden ise ödül gibi içişleri bakanlığında dengi bir göreve atanmıştı. O, Nazi faşist terörünü tehlike değil, islamcı örügtlenmeleri tehlikeli2 görüyordu. Oysa, Chemnitz olayı3, faşistler için şehirleri tek tek ele geçirme provasının bir ilk denemesiydi.

Alman basının bazılarında, ordu ve polis teşkilatları içinde nazi örgütlenmelerinin ciddi boyuta vardığının haberleri ara sıra yer aldı. Ancak, burjuva hükümeti, faşist terör örgütlenmeleri hedef alma yerine, komünistleri, devrimcileri, demokratik kitle örgütlenmelerini ve Kürt yurtseverlerini hedef aldı. 

Hanau’daki faşist katlimadan sonra ise, devlet yetkililerin ve diğer burjuva partilerin temsilcilerinin ağzından “faşist terörü kınıyoruz”, “bu bir faşist terördür” sözü çıkmamıştır. “Sağcı terör eylemi” ya da “popülist çıkışlar”. Burjuvazi, faşistlere faşist demeye kıyamıyor. Ama, Kürtlerin kitap evini kapatabiliyorlar. Almanya ve Avrupa Birliği içindeki hiç bir ülkede yasak olamayn TKP/ML’nin, “üyesi” diye bir çok komünisti tutuklayıp yargılayabiliyorlar. MLPD’nin (Almanya Marksist-Leninist Partisi) yöneticilerini tehdit ve terörize edip, merkezi binalarını sudan gerekçelerle kapatabiliyorlar. Grup Yorum konser’lerini yasaklayabiliyorlar. 

Bunlara karşın, faşist terör ülkede kol geziyor. Devletin güvenlik güçlerinin gözü önünde katliamlar yapıyorlar. Faşist partiler açıktan, yahudileri, göçmenleri ve komünistleri ölümle tehtid ediyor. Almanya’da faşist terör sadece göçmenleri hedef almıyor. Başta Alman komünistleri olmak üzere bir çok tanınmış demokrat ve hatta burjuva liberal kesimleri de hedef alıyorlar. 

Sadece 2019 yılının ilk altı ayı içinde ırkçı-faşist saldırı sayısı 8 bin 605’dir. Bunun 179 yaralama, 363 şiddetli suç ve diğerleri ise tehdit ya da doğrudan saldırıdır.4

Demirel’in bir zamanlar: “Bana, sağcılar adam öldürüyor detirtemezsiniz” dediği gibi, şimdiki Alman emperyalist burjuva (CDU-SPD) hükümeti de aynı şeyi faşist neonaziler için yineliyorlar: “Bize, bunlar faşistir dedirtemezsiniz!”

Faşistlerin yabancıları hedef almasının esas nedeni, Alman halkı içinde yabancı düşmanlığını geliştirerek, faşizme bir kitle tabanı oluşturmak ve aynı zamanda göçmenler üzerinden Alman işçi ve emekçilerine korku salarak onları teslim almaktır. 1930’larda Alman faşzimi Yahudileri hedef alırken, esas olarak, Alman işçi sınıfı ve emekçileri faşist baskı yöntemiyle denetim altına almaktı. 

Bugün de, göçmenler üzerinden dünün taktiği izleniyor. Bu, burjuvazinin, işçi sınıfına karşı geliştirdiği tarihsel olarak bilinen faşist saldırı taktiğidir. Almanya’da yoksullaşmanın (nüfusun %19’u yoksulluk sınırı ya da altında yaşıyor) artışıyla beraber, yabancı düşmanlığı da toplumda bilinçli olarak geliştiriliyor. Ve, yabancı düşmanlığını geliştirme oranı ile demokratik hak ve özgürlüklerin gaspı da paralel yürütülüyor.

Bütün bunlar:

Almanya’da sadece faşist bir terör tehlikesinin olduğunu değil, devlet düzeyinde de bir faşist yönetim eğilimin egemen olduğunu ve bunun giderek faşizme doğru kaydığını göstermektedir. İşte esas tehlike budur. Adeta Weimer Cumhuriyeti’nin son günlerinin yaşandığı bir durum söz konusu ve kapitalist-emperyalist sistemin içinde bulunduğu kriz ve uluslararası konjonktürde buna uygun. 22.02.2020***

1 Spigelonline. 26.01.2002

2 Oysa, 19 Aralık 2016 yılında Berlin’in göbeğinde kurulu neol pazarına TIR ile saldırıp 12 kişinin ölümüne neden olan dinci faşist katili ise Alman istihbaratının “iyi” tanıdığı ortaya çıktı. 209 agiústos azinin son

3 2018 Agustos aynın son haftası içinde faşist neonazilerin yahudi ve göçmenlere saldırısı. Polis, faşist saldırılara karşı çıkan halka saldırırken, neonazileri koruma altına almıştır.

4www.watson.de/deutschland/rehtsextremismus.

7329

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Son Haberler

Sayfalar

Yusuf Köse

Süryani Soykırımı: SEYFO (Nubar OZANYAN )

Ortadoğu tarihin ve medeniyetin gizemleriyle doludur. Kadim halkların yurdu, uygarlıkların beşiği olan bu topraklar aynı zamanda en büyük kıyım ve kırımların da acımasızca yaşandığı coğrafyadır. Süryanilerin ataları tıpkı Ermeniler, Pontuslu Rumlar, Asuriler gibi büyük bir felakete uğradılar. Yaşadıkları topraklardan koparılan yüzbinlerce Süryani, tıpkı Ermeniler ve Pontuslu Rumlar gibi Osmanlı asker ve jandarması tarafından zorla ölüme sürüldü. Üzerinde yaşadıkları toprak, dağlar, vadiler, nehirler mezarları haline geldi.

Devrimci Kamuoyunun Bilgisine!

"KARANLIĞIN TANRILARI" FERMAN BUYURMUŞ: HALİL GÜNDOĞAN'IN SURATINA TÜKÜRMEK ÖNÜMÜZDE DURAN DEVRİMCİ GÖREV VE SORUMLULUĞUMUZDUR.

 

Halil Gündoğan

 

İsviçre/ Basel 1 Mayıs etkinliğinde ve ardından 24 Mayısta Zürich'te yaşananlara dair kaleme aldığım "provokasyon 'siyaseti' üzerine" ve "bir kez daha provokasyon 'siyaseti' üzerine" başlıklı iki yazım üzerine, belli bir odaktan yönlendirildiği açık olan, "sosyal-medya korsanları"nca, itibar cellatlığı yapılarak hakkımda kara propaganda başlatıldı.

Hatıra Değil, Hafızadır Çeliğe Su Veren(ler)[*]

“Büyük aşklar yolculuklarla başlar

Ve serüvenciler düşer bu yollara ancak
Onlar ki dünyanın son umudu
Soyları tükenen birer çılgındırlar
Ne bir adresleri vardı onların yeryüzünde
Ne de aşktan başka bir sığınakları
Ama yaşarlar dünyanın dört bir yanında
Ölümle alay ederler sanki
Derler ki,

Muhammed Ohannes…(Nubar OZANYAN )

Muhammed Ohannes, Ermeni Soykırımı sonrası Deyr ez-Zor'da zorla Müslümanlığı kabul ederek yaşama hakkına sahip olmuş Ermeni bir annenin dördüncü nesil çocuğudur. Maratuk Dağı’ndan, Bingöl’ün zozanlarından inmek zorunda bırakılıp çöl kumlarına tutunarak yaşamaya çalışan on binlerce Ermeni anneden birinin umudu olmuştur.

Stefan Engel ile Röportaj

İdeolojik mücadeleyi güçlendirin!

REVOLUTIONÄRER WEG'in yazı kurulu yönetçisi Stefan Engel ile Burjuva İdeolojisinin ve Anti-Komünizmin Krizi kitabının yayınlanması vesilesiyle röportaj

Bu hafta, senin yönetimin altındaki yazı kurulunca oluşturulan Burjuva İdeolojisinin Krizi ve Anti-Komünizmin Krizi kitabı yayınlandı. Bu kitapta neler var, neleri içeriyor?

Yazma, Kafa Yorma…

Uzun bir süredir hemen her vesileyle altını çizdiğimiz hususlardan birisini, araştırma inceleme yönümüzün zayıflığı ve yazı yazma alışkanlığımızın olmayışı –ya da yeterince olmayışı– oluşturuyor.

Bir kafa yorma, dert edinme işi olan bu konudaki zafiyetimiz, ilgi derecemizin ne olduğu hakkında fikir vermektedir.

Durum bu konuda yeteneğimizin olup olmadığıyla alakalı değil. Zira biliniyor ki; araştırma ve yazma yeteneği, diğer pek çok olayda olduğu gibi pratikle edinilmekte, uğraş içine girmekle kazanılmaktadır.

Kevork Çavuş (Nubar OZANYAN )

Mayıs’ta, baharın ve yeşilin en canlı renklerini yaşanır. Mayıs aynı zamanda devrim ve özgürlükler uğruna canlarını feda edenlerin fazlasıyla dolu olduğu bir aydır. Her halkın özgürlük ve mücadele tarihinde sayısız kahraman ve isimsiz direnişçiler vardır. Bazıları sadece kendi halkı tarafından bilinir. Bazıları ise yeterince bilinmez. Başlarına gelen felaket ve acıları ifade edecek sözcüklerin henüz icat edilmediği bir halkın edilgen ya da boyun eğen kurbanlar olduğu yanılgısı her zaman yaşanabilir.

CIA’nın Anti-Komünist “Özgür Düşünceli” Entellektüelleri-3

Türkiye’de Anti-Komünist Paropagandanın Tarihi: “Bu Kış Komünizm Gelecek...”

Türkiye’de anti-komünizmin tarihi, Osmanlı’nın son 50 yılını da içine alacak şekilde uzanır. Ancak,  bilinçli komünizm düşmanlığı 1920’de Mustafa Suphi önderliğinde Bakü’de 1920 yılında kurulan Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) kuruluşuyla başaladı dersek yanlış olmaz. Çünkü 1917 Rus Devrimi, bütün dünyada işçilere, köylülere, tüm ezilen ve sömürge uluslara kurtuluşun yolunu ve umudunu aşılarken, başta emperyalist burjuvazi olmak üzere tüm gericilere de korku salmıştır.

TKP-ML EB: Paris Komünü’nün 150. Yıldönümünde Bir Kez Daha!

“Saraylara savaş, kulübelere barış, yoksulluğa ve tembelliğe ölüm!”

Proleter devrimin ilk deneyimi olan Paris Komünü, nesiller boyu öğrenilebilecek paha biçilmez bir hazine bıraktı. Bugün, 150. yıldönümünde Komün’ün derslerinden ders almak son derece önemlidir. Çünkü Komün’ün dersleri MLM karşıtı tüm düşüncelere karşı mücadelede hala geçerli. Özellikle oportünizme ve revizyonizme karşı mücadelenin temel dayanaklarını Komün’ün ortaya çıkardığı ders ve deneyimlerde bulabiliriz.

Timsah Gözyaşlarının Arasında Devrime Olan İhtiyaç: Filistin

6 Mayıs 2021’de İsrail Yüksek Mahkemesi’nin Kudüs’ün Şeyh Cerrah Mahallesi’nde oturan Filistinli ailelerin evlerinden zorla çıkarılmasına karar vermesi üzerine başlayan protestoların ardından bir de Mescid-i Aksa’daki Filistinlilerle İsrail askerleri arasında başlayan çatışmalar beraberinde Filistinli direniş örgütlerinin İsrail devletine ültimatomunu getirdi.

BİR KEZ DAHA PROVAKASYON 'SİYASETİ' ÜZERİNE

1 Mayıs'ta İsviçre/Basel'de yaşananlar üzerinden; "Provakasyon 'siyaseti‘ne dair bir değerlendirme yazısı kaleme almış, ve  Partizan/ Yeni Demokrasi mensubu  küçük bir  grubun provakatif yaklaşım ve tutumlarına dikkat çekmiş ve ilgili kurumun, mensubu olduğu bu kişiler hakkında gereğini yaparak kamuoyuna  doyurucu bir açıklamada bulunacağına dair bir beklenti içinde olacağımı ifade etmiştim.

Sayfalar