Pazar Ekim 11, 2026

Faşizme Karşı Birlik

Bugün, Türkiye’de faşist diktatörlük hüküm sürdüğünü ya da zorba bir diktatörlük olduğunu en liberalinden (örneğin Hasan Cemal ve benzerleri) en radikal sol kesimlere kadar kabul ediliyor. Yani, ortada bir asgari normlarda da olsa bir burjuva demokrasisi olmadığını, iktidar ve ortakları dışında kalan bütün muhalif kesimler kabul ediyor. Burjuva muhalefet bile “tek adam diktatörlüğü” diyebiliyor.

Faşizme karşı mücadelede, özellikle demokrat, devrimci ve komünist kesimlerin en asgari müştereklerede birliğini önceler.

Faşizme karşı halkın birleşik cephe siyaseti, 1930’lardan itibaren Uluslararası Komünist Hareketin (UKH) literatürüne girdiği gibi, yoğun ideolojik ve politika mücadeleler sonucu eylemselliğe dökülmüştür. Ondan bu yanada bu sorun, faşizmin olduğu ülkelerde her zaman UKH  tarafından güncellenmiştir.

Burada, Türkiye’de neden faşizm var sorusuna girmeyeceğim. Bu çok açık bir gerçek. Bunu, Türkiye’de bir avuç bujuvazinin dışında bütün ezilen kesimler ve hatta burjuva muhalefet bile kısmen yaşamaktadır. Klasik faşizm olarak Mussolini İtalya’sı ve Hitler Almanya’sı örneklerini birebir aramak, zaman ve mekan olgusunu ve sınıflararası mücadele diyalektiğini yadsımak anlamına gelir. Ya da bazılarının ileri sürdüğü gibi, “Bonapartist bir yönetim” ya da 1930’larda Otto Bauer’in ileri sürdüğü, faşizm; “her iki sınıfının, proletarya ve burjuvazinin üzerinde duran bir devlet iktidar biçimi” olmadığı çok açıktır. Erdoğan şahsında somutlaşan günümüz Türk egemen sınıfların iktidarı, günümüz koşullarına uyarlanmış, işçi sınıfı ve tüm ezilenlere karşı uygulanan ve bunlar üzerinde açık bir faşist terör estirilen burjuva iktidar biçimidir.

Ülkede burjuva partilerin yanında bir çok küçük burjuva legal partilerin olması ya da HDP gibi reformist partilerin varlığı ve hatta yeni modern revizyonist TKP gibi partilerin varlığı ve üstelik bu partiye iktidar tarafından dokunulmaması, ülkede faşizm olmadığı anlamına gelmez. Burjuvazi adını saydığım bu partileri bütünüyle yasaklamayı, iç ve dış koşullar nedeniyle yasaklıyamıyor. Bu partileri kaptmaması, ama çalışamaz duruma sokması, kendisi açısından yasaklamasından daha avantajlıdır.

Ayrıca, adı geçen parti ve örgütlerin faşist iktidarı zorlayacak bir gücü olmadığını bildiği içinde, HDP’e yapılan sindirme, yıldırma ve işlemez hale getirme baskıları bu kesimlere karşı aynı oranda uygulanmamaktadır. Hatta bazılarına hiç dokunmamaktadır. Özellikle devletin düşman ilan ettiği KUH ile yakınlık kurmaya karşı duran “sol” görünümlü parti ve örgütlere pek dokunmuyor, çalışmalarını bütünüyle engelleyici bir pozisyon almıyor. Kısacası şosyalşovenist parti ve örgütler ile devlet iktidarı arasında “zımni” bir anlaşma oluştuğu içinde “zımmi” duruma düşmüşlerdir.

Burjuva parlamentosunun varlığı da faşizm olmadığı anlamına gelmez. TBMM, bütünüyle göstermelik haline gelmiş, yasama görevi üzerinden alındığı için faşizmi maskeleme aracına dönüştürülmüştür. Yürülükteki anayasa ise bütünüyle işlevsiz ve geçersiz hale getirilmiş, iktidar bu anayasaya bağlı değil, tersine, kendi kanun ve yasalarını keyfi bir şekilde uygulamaktadır. Ülke Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile yönetilmektedir. CB kararnamaleri ise iktidarın günlük çıkarlarına doğrultusunda hazırlanmaktadır. Burjuva hukuk kuralları içinde darbeci bir hükümet ve adeta korsan bir yönetim sözkonusudur.

HDP Kapatmak

Türk faşist devletinin hassas olduğu bir nokta var: Kürtler! Nendeni çok açık. 1970’lere kadar baskılarla, yok saymalarla, “kart-kurt”larla yok edemediği, asimile edemediği, ama susturduğu Kürtlerin, artık susmaması, karşı koyması ve ulusal demokratik hakları için dişe diş mücadele etmesi var.

Özellikle 1980’lerden itibaren daha örgütlü ve daha ulusal bilinçli hareket etmesi, her alanda güçlü bir örgütsel ve askeri yapıya sahip olması; Emperyalist işgal ve saldırılar sonucu Irak ve Suriye’deki gelişmelerde Kürt Ulusal Hareketi’nin daha da güçlenmesi, büyük bir alanı kontrol etmesi, Türk devletinin legal alanda HDP’i yok etmeye, çalışamaz hale getirmek istemesinin nedeni bu. Çünkü Kürt Ulusal Hareketi (KUH),  Kuzey Kürdistan’da bütün baskı ve yıldırmalara, yok etmelere, büyük katliamlara  karşın güçlü konumunu sürdürmekte, Kürt kitlesinin önemli bir bölümü üzerinde etkisini korurken, açık ve yoğun bir destek almaktadır.

Burjuva muhalefetin ve liberallerin yaydığı bir anlayış var: “Kürtlerle  ‘Barış Masası’nın devrilmesinin nedeni, seçim taktiği.” Bu anlayış ezen ulus burjuvazisinin temize çıkarma çabasıdır ve şiddetle reddedilmelidir. Ya da Kürtler üzerinde yoğunlaşan her baskıda “seçim taktiği” aramak, Türk egemen sınıfların Kürtleri asimile etme stratejik politikasını yok saymaktır. Evet, bu baskıları, halk içinde kutuplaştırmayı derinleştirmek içinde yapıyorlar. Ama esas amaç bu değildir. Ezen ulusun ezen ulus üzerindeki baskısı,  Kürtlerin ulusal-demokratik haklarını yok saymak, Kürtleri elimine etmek, asimile etme politikasıdır. İlhak ve işgali derinleştirmektir.

Günümüz açısından esas neden ise; Kürt Ulusal Hareketi (KUH), gelinen aşamada, Türk devletinin emperyalist yayılmacılığı önünde  (Irak ve Suriye özgülünde) önemli bir engel güç olarak durmasıdır. “Barış Masası”nın devrilmesinin arkasındaki esas neden budur. Ve iktidar içinde güçler dengesinin değişmesi ve yeni ittifakların oluşmasının 2013 Haziran (GEZİ) ayaklanması olduğu kadar, KUH’nin Batı Kürdistan (Rojava) güçlenmesidir. Bir taraftan milyonlarca kitlenin ayaklanması, bir tarafta ise Kürtlerin güçlenmesi, Türk egemen sınıflarını,  devlete yeni bir biçim (Cumhurbaşkanlığı Sistemi) vermenin yanısıra daha saldırgan bir taktik izelemye itmiştir.

Emperyalist saldırı ve işgaller sonucu doğan boşluğu doldurmak isteyen Türk devleti, karşısında  en büyük engel olarak KUH’ni buldu. Türk devletinin ulusal ve uluslararası ve askeri savaş gücünün önemli bir bölümünün kullanmasına karşın KUH’ni önünde engel olmaktan çıkaramadı.  Ayrıca KUH’nin Rojava ve Şengal’de kalıcı olması, bunun burayla sınırlı kalmayacağını ve Kuzey Kürdistan’da bu etkinin daha güçlü bir şekilde pekişeceğini ve yayılacağını bilmektedir. Afrin işgali, KUH açısından büyük bir yara olmasına karşın bir yenilgi değildir. Bir geri çekilmedir ve bu zorunluyudu. Çünkü karşısında sadece Türk devleti değil, başta Rusya emperyalizmi olmak üzere emperyalist ABD vardı.

Türk devleti nasıl ki, büyük emperyalist güçler arasındaki çelişmelerden yaralanıyorsa, KUH’de aynı şekilde yararlanmaktadır.

Emperyalist ve işgalci Türk devleti, PKK’yi (ve elbette genel anlmada KUH’ni) her alanda sıkıştırmaya, özellikle güçlü olduğu Kuzey Kürdistan’da ona destek olan, onun legal örgütlenme ağı olduğuna inandığı ve onunla dolaylı ya da doğrudan ilişkide olan tüm örgütlü yapıları, bireyleri elimine etmeye, örgütleri dağıtmaya, işlemez hale getirmeye çalışmaktadır. HDP’nin kapatılmak istenmesi, tüm belediye başkanlarının görevden alınması, millet vekillerinin tutuklanması, eş başkanlarının esir alınarak rehin tutulması, kısacası tüm yıldırma ve sindirme operasyonları, KUH’ni zayıflatmak ve bu alnadaki etkisini kırmak içindir.

Devlet, PKK’nin belinin kırılması halinde  YPG’ninde belinin kırılacağını hesaplamaktadır. KUH’nin savaş gücünün İdeolojik kaynağnın PKK’den geldiğini bilmektedir.

İşgalci, soykırımcı burjuvazi çıkarları doğrultusunda hareket ediyor. Bu nedenle de, Kürtlerin ulusal özgürlük mücadelesini boğmak için, tüm askeri savaş gücünü, yasalarını, iktidar gücünü kullanıyor. Hapishanelerin Kürt muhaliflerle doldurulması, katliamlar, yakmalar, yıkmalar, köy boşaltmaları vb. faşist kıyım hareketleri bu nedenle yapılmaktadır.

 

Faşist TC kurulduğu günden beri Kürtlere bu zulmü yaparken, Türkler özgürlükler içinde mi yaşadı?

Karl Marx; “başka bir ulusu ezen ulus özgür olamaz” demişti. Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri de TC kurulduğundan beri baskı ve zulüm altındadır. 98 yıllık TC tarihi, işçi ve emekçilerin faşist, anti-demokratik baskılarla içiçe ve genelde politik özgürlüklerden yoksun olarak yaşadığı bir süreçtir. Baskılar bazı dönem gevşetilsede, 98 yıllık tarihin önemli bir bölümü faşist ve anti-demokratik baskıların altında geçmiştir.

TC tarihinde, 1923-1925, 1945-1947, 1961-1970, 1987-2010 süreçleri kısmı demokratik hakların varlığı söz konusuydu. Ancak, Kürdistan illeri, daha çok OHAL yönetimi altında kalmıştır. Yani, Kürt ulusu üzerinden, burjuvazinin faşist ve ırkçı sopası hiç bir zaman inmemiştir. 1987-2010 arası bazı geveşemeler olsada, özellikle 1990’lı yıllar 17 bin faili devlet olan cinayetin işlendiği bir süreç olduğu da unutulmamalıdır. Bu sürede ezici çoğunluğu Kürt yurtseverleri olmak üzere devrimci ve komünistlerinde kayıp edildiği, Kürt ve alevilerin topluca katliamlara maruz kaldığı  katliam yılları olmuştur. Ve bu cinayetleri devlet tarafından işlendiği konusunda komünist ve Kürt yurtseverlerin hiç bir kuşkusu yoktur. 1990’lı ve 2001 yılları arasında, Madımak Oteli’nde demokrat ve ilerici alevi aydınların katliamı başta olmak üzere, bir çok Kürdistan illerinde yaşanan katliamların yanısıra, cezaevlerinde de seri ve büyük katliamların yaşandığı süreç olmuştur.   

Kısacası, TC tarihi, burjuvazinin “demokrasi” tarihi değil; başta ulusal demokratik hakları için mücadele eden Kürtler olmak üzere devrimci-komünistlerin  katledildiğ, tutuklandığı, dini ve ulusal azınlıktaki halkların sürekli baskı altında tutulduğu, susturulmaya çalışıldığı, işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde baskı ve sömürülerin yoğunlaştığı faşist ve anti-demokratik baskıların egemen olduğu bir tarihtir.

Bugünde yaşananlar dünün burjuva baskı biçiminin en yüksek seviyesidir. Bugün dünün devamıdır. Ve bugün açık faşist diktatörlük egemendir. TC zindanları, binlerce Kürt yurtseveri, öğrenciler, işçiler, aydınlar, gazeteciler, avukatlar, akademisyenler ile doludur. Ve burjuvazi durmadan yeni hapishaneler yapmaktadır. Tekelci burjuvazi, ekonomik krizinin ve siyasi istikrasızlığını işçi sınıf ve ezilenler üzerinde baskı ve sömürülerini artırarak atlatmayı seçmiştir.

Bu bağlamda; Kürt ulusuna yapılan baskı, işçi sınıfı ve emekçilere yapılan baskıdan ve sömürü sisteminden ayrı ele alınamaz. Kürt ulusu kendi kaderini özgürce tayin etmeden ülkede demokratik hak ve özgürlükler gelişmez. Kürtlerin ulusal özgürlük mücadelesi demokratik hak ve özgürlük mücadelesidir. Kürtler ulusal baskı altında tutulurken ülkede burjuva demokrasi söz konusu dahi olamaz. Kürtler baskı altında tutulurken, dini ve ulusal azınlıktan halklar özgür olamaz. Kürtler ulusal baskı altında tutulurken, işçi sınıfı ve emekçiler en asgari ölçüde de olsa demokratik hak ve özgürlüklerini elde edemez. Kürtler ulusal baskı altında tutulurken, kadınlar üzerindeki cinsiyet ve ayrımcılık  baskısı azalmaz.

Faşizme Karşı Birleşmeliyiz!

Faşizme karşı birlik olmak için,  bütün işçi sınıfı, emekçiler ve tüm ezilenlerin şartsız olarak birleşmesi zorunludur. Faşizme karşı mücadele diye dertleri olanların, asgari demokratik ölçülerde ve demokratik hak ve özgürlükleri kazanmak, en azından faşizmi geriletmek ve yıkmak için birleşmeleri için zorunluluk ortadadır. Burjuva muhalefet partisi CHP ile yan yana gelmek için dört takla atan “sol” görünümlü sosyalşovenist küçük burjuva yapılar, HDP ya da Kürt muhalif partileri ile yan yana gelmekten, faşizme karşı birlikte mücadele etmekten kaçıyorlar.

Oysa, HDP’nin kapatılması, ulusal-demokratik hakları için mücadele eden KUH’nin zayıflatılması ya da etkisinin kırılması halinde baskıların dahada artacağını göremiyorlar. Ezilen ulus şovenizmi etkisi altında kalarak gerçekte demokrasi ve barşı mücadelesi veren HDP’den uzak durmaları, onların demokrasi mücadelesindeki korkalıklarını da ortaya koymaktadır.

4 Şubatta kurulan Birleşik Mücadele Güçleri[1] (BMG) birleşenleri, faşizme karşı mücadelede samimiyetlerini ortaya koymuşlardır. Ve bunu hayata geçirmişlerdir. Ne var ki, kendine “sol” diyen bir çok küçük burjuva yapı bu birleşenler içinde yer almamışlardır. Esas neden elbette bu birleşenler içinde Kürtlerin olmasının yanında devrimci-komünist mücadeleci kesimlerin olmasıdır. Bu küçük burjuva reformist yapıların “Kürtlerin haklarını savunuyoruz” demeleri pratikte karşılığını bulmuyor. Kürtlerin haklarını savunmak kürtlerin demokrasi ve barış mücadelesine destek vermek ve onlarla faşizme karşı birlikte hareket etmek demektir. Tersi, devletin “Kürtlerden uzak durun” ihtarını kabul derek “zımmi” durumdan kurtulamazlar.

Öte yandan demokratik hak ve özgürlükler için faşizme karşı mücadelede, en etkli ve örgütlü bir güçten uzak durmak, onu devletin isteği doğrultusunda dıştalamak, işçi sınıfı ve emekçileri faşizm karşısında silahsızlandırmaktır. Rejimin tescilli  payandası Soyal demokrat CHP ve i “iyi” faşist İYİP gibi ve dinci Saadet partisi gibi burjuva muhalif partilerde faşizme karşı demokrasi mücadelesi bekleyenler, HDP gibi demokrat partilere el uzatmaktan kaçınıyorlar.

BMG benzeri bir ittifak Avrupa’da oluşturulmuştur. Avrupa Demokratik Güç Birliği (DGB). Reformist Die Linke (Sol Parti) ile birlikte gönül rahatlığı ile hareket edenler, DGB içinde yer almamışlardır. Oysa Die Linke, burjuva sosyal demokrat partinin programını uygulamaktan öteye gidememektedir. Avrupa’daki küçük burjuva örgütlerin korkusu ise, Alman devletinin “radikal sol” dediği örgütler ile birlikte gözükmek istememelerindendir. Öte yandan ideolojik ve siyasal duruşları da KUH ve diğer devrimci-komünist örgütler ile asgari ölçüde de olsa demokratik hak ve özgürlükler için biraraya gelmeleri önünde engel oluyor.

Kapitalizm sistem içinde sınıflar tarihi, küçük burjuva “sol” reformistliğin ve sosyalşovenistliğin, işçi sınıfının ve emekçilerin mücadelesine karşı, burjuvazinin iktidarına ömür kattığını sıkça göstermiştir. Ayrıca, faşist ve ezen ulus baskısına karşı ulusal-demokratik hakları için mücadele eden Kürtler’den uzak durmak, işgalci Türk devletinin emperyalist amaçlarına hizmet etmek olduğu da unutulmamalıdır.

Ocak 2016 yılında yazdığım makaleden bir alıntı ile bitireyim:

“Hiç bir şey geç değildir. Geç olan;  içinde bulunulan siyasal koşullara uygun mücadele biçimlerini pratiğe geçirememektir. Türkiye Devrimci Hareketi’(TDH)nin önünde yığınca tercübe vardır. Her şeyden önce bir 12 Eylül Askeri Cuntası öngününü ve sonrasını yaşamış olmak, yeni sürece yığınca deneyim aktarmıştır. 12 Eylül’ün ayak seslerinin geldiği günlerde yapılmayanlar, bugün yapılmalıdır. “[2]

28.02.2021


[1] Birleşik Mücadele Güçleri içinde, Demokratik Bölgeler Partisi, Alınteri, Devrimci Parti, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Sosyalist Meclisler Federasyonu, Mücadele Birliği Platformu ve Partizan yer almaktadır.

[2] https://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/fasizme-karsi-birlik-olup-mucadele-etmenin-kacinilmazligi?page=0%2C6

 

7390

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Son Haberler

Sayfalar

Yusuf Köse

“Yetiş Yalnız Demokrasi, Özgürlük ve Eşitlik Mücadelemizde Yeni Bir İlham Kaynağımız Olarak Yaşamaya Devam Edecektir!”

ATİK-Uluslararası Demokratik Kamuoyuna Duyuru-

Bugün 8 Mayıs, Hitler faşizminin kapitülasyonunun Avrupa’da ilan edildiği gündür. Bir taraftan tarihin bu onurlu zaferinin sevincini yaşıyoruz. Ancak aynı gün, eski ENİLKOM aktivistlerimizden Yetiş Yalnız’ın 11 yoldaşıyla birlikte, partizanca direniş örneği sergileyerek ölümsüzleştiklerini öğrendik. Bu çatışma ve direniş, 24-28 Kasım 2016 tarihinde, DERSİM-ALİBOGAZI bölgesinde, soykırımcı ve katliamcı faşist Türk Ordusu’nun bir operasyonu esnasında olmuştur.

Hasretle ve inançla… “Umudun öyküsünü yazmak bize düştü!”

“Umudun öyküsünü yazmak bize düştü / Bize düştü sunmak hayata ömrün baharını / Acıları tas tas içmek / kan tükürmek ihanete / Bize düştü gözyaşsız ağlamak genç ölümlere / Yetim şafaklara kardeş olmak / Alayla gülümsemek karanlıklara / Hasret vurgunuyla yanmak / Vedalaşmadan yürümek sonsuzluğa... / bize düştü / Tarih payıdır kaçınılmaz / Vurun kanatlarınızı dostlarım”*

Tarih paylarını canlarıyla ödeyerek ve son bir veda sözcüğü etmeden sonsuzluğa yürüdü 12 kızıl karanfil. Onlar ki her biri umudun öyküsünü yazdılar kısacık yaşamlarıyla.

TKP/ML-TİKKO Rojava Komutanlığı;“12’leri anmak, onların boş kalan mevzilerini doldurmaktır”

Durmak yok bu koşuda,

Ağıt yok dilimizde, dizlerde titreme yok.

Kaç güneş sönse de sönsün içimizde,

Hep aydınlıkta yakalayacağız ölümü...

 

TKP/ML TİKKO Dersim Bölge Komutanlığı:12 yoldaşımız şehit düşmüştür.

24-28 Kasım 2016 tarihleri arasında Dersim'e bağlı Ali boğazına yönelik Faşist devlet güçleri bir operasyon düzenlemiştir. Bu operasyon da yaşanan çatışmalarda devlet güçlerinden ölü ve yaralı asker olurken, 12 yoldaşımız şehit düşmüştür.

Şehit yoldaşlarımızın kimlik bilgileri şöyledir;

* Kod: Ahmet / Yetiş Yalnız / 1980 Fransa doğumlu

* Kod: Munzur / Serkan Lamba / 1985 Maraş doğumlu

* Kod: Aşkın / Hasan Karakoç / 1980 Dersim doğumlu

* Kod: Cem / Umut Polat / 1993 Dersim doğumlu

* Kod: Bakış / Samet Tosun / 1996 Tokat doğumlu

CHP Sosyalist Enternasyonel’den çıkartılmalı… – Ahmet Nesin

Oldum olası insanın içinde bir umut olmalı diye düşünürdüm gençliğimden beri. Hâlâ aynı şeyleri söylüyorum ama kimi konularda zorlamanın bir anlamı kalmadığına inandım. Esasında böyle düşünmeme neden olan da CHP oldu, CHP’nin ne kadar çok sosyal demokrat bir parti olmasını arzulasam da, onlar bunun asla mümkün olmayacağını haykırdılar kendimi bildim bileli. CHP sosyal demokrat parti olacak da, üye olacağımdan değil, Türkiye’nin böyle bir partiye gereksinimi olduğundan.

Varlık zeminini sorgulamak, varlık bilincini kavramak ve gerçeklerden beslenmek

Dünyada ve ülkemizde karşı devrimci dalganın büyütülmek istenmesinin en net emaresini Ortadoğu’daki emperyalist pazar savaşından görmekteyiz. Emperyalistlerin Ortadoğu’da gerçekleştirdiği bu saldırılar aynı zamanda bölge halkının emperyalizme olan öfkesini büyütmektedir. Ancak ne yazık ki bu çelişki yine emperyalistlerin desteği ile ortaya çıkan, gelişip serpilen veya bölgede kendini bu çelişkiler üzerinden var eden fundemantalist İslami akımlarca dönüşüme uğratılmaktadır.

1 Mayıs'in ardından ya da Kitleleri Kazanma Siyaseti

2017 1 Mayıs’ı bir önceki yıla göre daha kitlesel ve daha yagın bir şekilde Türkiye ve Kürdistan’ın hemen hemen her yerinde kutlanmıştır. Bu, sermaye devletinin faşist tek adam diktatörlüğüne bir karşı koyuştur, aynı zamanda. Aynı zamanda, referandum’da yapılan hileye ve düzen partilerinin durumu olağanlaştırma çabalarına karşı işçi sınıfı ve emekçiler açısından olumlu bir tepkisel karşı çıkıştır.

“Cennette büyük kaos var! Vaziyet şahane!”

Referandumun ilk aşaması “Evet”in kıl payı öne çık(arıl)ması ile sonuçlandı. Başkanlık sistemi, merkeziyetçiliğin daha kurumsal hale getirilip, egemen kliğin devlet iktidarında çelişkilerden azade bir rahat soluk alabilmek için tasarlanmışken daha ilk adımında, kendi sınıfdaşlarınca dahi meşruluğu sorgulanır hale geldi. Devlet krizinin farlı krizleri de doğurarak büyüyeceğini, böyle bir kaos durumunun da devrimciler açısından ezilenlerle birlikte çok yeni kapılar açacağını tespit etmek gereklidir.

İbrahim Kaypakkaya Beynimizde Bilinç, Bileğimizde Güç, Yüreğimizde Cesarettir!

“Musa Kırmızı asılmayacak!

Biz hapiste çok yattık. Hapisliğin ne olduğunu biliriz.

Ölüm dersen her gün karşı karşıyayız!”

(Yılmaz Güney'in 1970 Yapımı Yedibelalılar Filminden bir replik.)

Türkiye devrimci hareketine birkaç söz:

Anglo-Sakson ittifakı ve Arap Sünni-NATO’su! 

16 Nisan referandumundan sonra özel olarak devrimci basına göz gezdirip bir şeyler aradım. Öyle ya, her hareketin bir nedeni ve bir sonucu olduğu gibi, bir yorumu bir analizi, çıkarsanılacak dersleri de vardır! Referandum öncesi tavrını “Hayır” ve “Boykot” olarak açıklayan devrimci hareketin çeşitli kanatlarının, seçim sonrası süreci değerlendiren, belirledikleri tavırların referandum sonrası kazanım ve kayıplarının muhasebesini yapan bir yaklaşım görmedim.

Emperyalistler arası savaş çanları çalarken... ENTERNASYONAL MÜCADELEYİ YÜKSELTELİM!

Trump’ın başkan olmasıyla ABD emperyalizminin gittikçe ivmesi artan saldırgan politikalar içine girmesi salt politik düzlemde açıklanamaz. Ekonomi, politikayı belirleyen temel parametre olduğu için politika, salt politika değildir. Siyasi alandaki değişim ve gelişmelerin daha görünür olması onu ön plana çıkarırken ekonomiyi görünmez kılar. ABD emperyalizminin Ortadoğu alanındaki saldırganlığı, emperyalistler arası çelişkilerin her alanda derinleşmesinin bir sonucudur.

Sayfalar