Enflasyon: İşçilerden Alıp Tekellere Daha Fazla Aktarımdır
Arif Alıç
“Bütün geçmiş tarih göstermektedir ki, para değerinde ne zaman böyle bir düşme olsa, kapitalistler hemen işçileri aldatmak için bu fırsattan yararlanmaya bakarlar.” Marx[1]
Burjuva medyası, liberal ekonomistler her ne kadar bağırıp çağırsalar da kapitalist sistemde enflasyonun anlamı; işçilerden daha fazla alıp tekellere aktarımdır. Yani, işçi sınıfı ve emekçilerin daha fazla soyulmasının resmi adıdır, enflasyon.
Kapitalist sistemde, işçilerin çıkarına yönelik bir üretim olmayıp, esas olarak büyük tekellerin azami karı uğruna, aşırı ve dengesiz üretim ekonomik sisteme egemendir. Bu nedenle de işçiler, aşırı üretim bolluğu içinde yokluk çekip, yoksulluk içinde yaşarlar.
Bu ekonomik sistem içinde enflasyon, para birimi ile ürünlerin arzı arasındaki ilişkiyle doğrudan ilgilidir. Dolaşıma sürülen para arzı fazla, ürün arzı az ise, paranın değeri düşer, ürünün (malın) değeri ise artar. Burjuvazi, borçlanma nedeniyle, kaçınılmaz olarak dolaşıma daha fazla para sürer. Plansız üretim plansız para basımını da doğurur. Kapitalistler daha azami kar elde etmek için fiyatları yükseltme yolunu seçer. Hatta ürün fazlasını, piyasaya sürerek fiyatları düşürme yerine, fiyatların düşmemesi için fazla ürünü imha etme yolunu seçerler.
Paranın ucuzlaması büyük endüstri ve finans tekelleri için kötü değil iyi bir şeydir. Çünkü enflasyonist bir ortam ve paranın değerinin düşmesi, sermaye spekülasyonunu en üst seviyeye çıkarır. Türkiye’de bu durum –döviz kuruyla sık sık oynama- net olarak görüldü. Bu spekülatif durum para arzını şişirmeye devam ederken aynı şekilde enflasyonun da yükselmesine neden olur.
Ulusal merkez bankaları tarafından para arzını yüksek tutmanın esas nedeni; yükselen devasa ulusal borcu baskılamak ve kontrol altında tutabilmek içindir. Bu nedenle de devamlı “değerli” kağıtlar satıp durular. Bu da hem para arzının yükselmesine hem de borçlanmanın daha da artmasını beraberinde getiri. Ancak ne enflasyon düşer ne de borç tutarı azalır. Yani, tekellerin azami kar hırsı nedeniyle, yük bütünüyle çalışanların sırtına bindirilir.
Enflasyonist baskıyı geriletmek için, bütün dünyada burjuva ekonomistler, politik faizin yükseltilmesini ulusal merkez bankalardan ısrarla isterler. Onlar, faizlerin yükselmesiyle ulusal ekonomiye daha fazla dışarıdan para geleceğini hesapladıkları için, bunun paranın değerini yükselteceğini ve fiyatları aşağıya çekeceğini düşünürler. Ancak, ortada bir handikap var. Faiz yükselirse borçta yükselir.
Borç yükseldikçe birçok büyük belediyelerin yanı sıra birçok şirketin iflası ya da gündeme gelecek ve borç ödemek içinde para basılıp piyasaya dolaşıma sürülecek. (İstanbul belediyesinin yana yakıla borç para aradığı ve AKP'li belediyelerin ise borç içinde yüzdükleri biliniyor.) Genel bir ekonomik çöküşü önlemek için, Türk devletinin hazinesi ve merkez bankası, borç para bulmak için, bol keseden tahvil vb. kağıtlar sattığı, swaplar yaptığı, hükümetin ise, dış ülkelerden (Londra ve Körfez ülkeleri) para bulmak için geziler düzenlediği ve kur korumalı mevduat (KKM) adı altında faizi alabildiğine yükselttiği ve aşırı borçlanmaya gittiği bilinen bir gerçek. Kısacası, yukarı tükürseler bıyık, aşağıya tükürseler sakal. Burjuva ekonomisinin çıkmazı da buradadır.
Bu durum salt Türk devletine özgü olmayıp, şu an bütün kapitalist-emperyalist devletlere özgü bir durumdur. Örneğin, Avrupa Merkez Bankası’nın faiz oranı eksi (-) dedir. Burjuva medyasında ona yönelik eleştirisi, aynı TCMB’nin “politik faizine” yöneltilen eleştiri gibidir. “Faizi düşürme, yükselt!” Ancak, emperyalist sistemin içinde bulunduğu durum nedeniyle enflasyonu düşürücü politikaların öne geçmesi kısa zaman içinde zor görülüyor. Tedarik zincirlerinin ciddi boyutta aksaması, transport/navlun ve başta enerji olmak üzere emtia fiyatlarının durmadan artması ve kısılan üretim, emperyalist savaş örgütü NATO ile Rus emperyalizminin Ukrayna üzerindeki çatışmalarının emperyalist bir savaşa dönüşme tehlikesi vs...
Burjuvazi, ekonomisi, çöküşü önlemek için enflasyonist bir politika izler ve bu da işçi sınıfının daha ağır bir şekilde sömürülmesini koşullar. Ücretler üzerinde baskı yapılarak düşürülmeye çalışılır. Bu durum, kaçınılmaz olarak başta işçi sınıfı olmak üzere ve emekçilerin tepkisini çeker ve işçi eylemleri yükselir. Daha ağır ekonomik koşullar ise sosyal -Şili, Arjantin ve daha birçok ülkede olduğu gibi- patlamaları tetikler. Bunu burjuvazi de görmektedir. Ancak, elinden gelen fazla bir şey olmadığı için, o azami karını önceleyecek politikaları sürdürmeye devam eder.
Sonuç olarak; kapitalist sistem sürdüğü sürece ekonomik krizler gibi, enflasyonist süreçlerde sık sık yaşanacaktır.
***
[1] Marx-Engels, Seçme Yapıtalar-2, Ücret, Fiat ve Kar, sf. 63, Sol Yayınları
Son Haberler
Ya Özgürlük Mücadelesinden Yanasınız ya da Değilsiniz
Türk egemen sınıfları, Cumhuriyetin 100. yılını kutlamaya hazırlanırken ikinci yüz yılı için de nutuk atmaya başladılar. Halkımızın deyimiyle perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.
Nitekim ilk yüzyılı işçilere, emekçilere, devrimcilere, komünistlere, ezilen ulus ve azınlık milliyetlere, kadınlara, LGBTİ+lara, inanç gruplarına zulmetmekle geçen bir yüzyıldır. Bu baskıcı, asimilasyoncu, ırkçı, cinsiyetçi, tekçi ve emperyalizm uşağı sömürü-soygun düzeni, Kemalist cumhuriyetin ikinci yüzyılı da birinci yüz yılını izleyecektir.
Katliamlar Cumhuriyeti
13 Kasım'da, İstanbul'un en kalabalık caddesinde yapılan bombalı saldırı, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir kere daha katliamlar cumhuriyeti olduğunun acı bir kanıtı oldu.
Çamur at…[ismail cem özkan]
Kasım ayını soğuk bir gününde kalabalığın henüz tam yoğunlaşmadığı bir saatte İstiklal Caddesi'nde bir katliam yaşandı. Banka konan bir bomba patladı ya da patlatıldı ve 6 masum, hiçbir şeyden haberi olmayan insan öldürüldü…
Ateş düştüğü yeri yakar ve acısını kelebek kanadı gibi evrene yayar, fakat küresel evrenimizde o kadar çok acı yaşanıyor ki, eskisi gibi haber dahi olmuyor… Yaşanan olay ajans bülteninde geçen birkaç satıra dönüştü… Acılar, düşen ateş ve yok olan hayaller…
BORAN için – İmera Fera Yeşilgöz
Herkes olması gerektiği yerde mücadele görevini, parti görevini yerine getirmekteyken, yani her şey olması gerektiği gibiyken gelen her not kalp atışlarımızı hızlandırır. Her şeyden evvel “bir şey mi oldu?” kaygısı hissedilir.
Bir TİKKO savaşçısı:“Devrimci mücadeleye katılma tercihimin bir geçmişi var!”
Avrupa metropolünden gelen bir devrimci olarak, kapitalizmin “vahşetinin kalbinde” yaşarız. Hepimizin hayatı, değerlendirme mantığına göre yapılandırılıyor. İster klasik sömürü ilişkileri ve işgücünün yabancılaştırılması olsun, ister ayrıştırma ve izolasyona dönük eğilimler ya da sosyal yaşamda kendi kendimize olan yabancılaşma olsun; sürekli akan bir damlanın taşı oyduğu gibi insan, kapitalist merkezlerde sürekli kapitalist ideolojinin ekonomik, sosyal ve teknolojik saldırılarına maruz kalıyor.
Kaypakkaya’nın Yoldaşı Olmak! (OKUR POSTASI)
Bazen bulunduğumuz yerlerin, taşıdıkları değeri istemesek de göz ardı edebiliyoruz. Benim Partizan’la tanışmam yılları alıyor ama aktif olmam 3 seneyi buluyor. Birçok insandan şunu duyardım “İbo’nun kültüründen gelenler sağlam olur. O kültürü almışsan uzakta da olsa onu yaşatmaya çalışırsın. O bağlılık hiç bitmez.”
CHP'NİN İHANETLERİ /Mehmet Emin Gündoğdu
Bu yazının amacı kısa bir CHP değerlendirmesi yaparak, bu partinin izlediği politik hattı ortaya çıkarmak ve okuyucuya bir fikir vermek. Çünkü bu parti tarihi boyunca hep mevcut düzenin koruyucusu olmuştur. Düzen ne zaman tıkansa CHP yardıma koşar. En son marifeti unutulmuş bir konuyu yani türbanı gündeme getirerek Erdoğan hükümetine koz vermiştir.
Mersin Eylemi: Savaşın Dayanılmaz Ağırlığı – Emir Arda
26 Eylül günü, Mersin Mezitli’de ki Tece polisevine yapılan eylemin üzerinden ortalama bir hafta geçti. Eylem, yapıldığı günden itibaren, ak koyun ile kara koyunu ayrıştıran bir işleve sahip oldu açıkçası. İki kadın devrimcinin fedai eylemi, siyasal alanın tam ortasına, onu ikiye bölen bir çizgi çekti… Bu yazı eylemin hemen ertesinde kaleme alınabilirdi. Ancak hem HPG’nin açıklamasını beklemek daha doğruydu, hem devletin vereceği refleksi ve eylemin sonuçlarını görmeliydik. O yüzden bu yazının yazılması ve yayınlanması bugüne değin bekletildi… Bu kadar bekleme yeterli.
İtirazın Farkındalığıyla Meydan Okumadır Şiir[*]
“Bilim aklın şiiridir,
şiir de yüreğin bilimidir.”[1]
Andrey Tarkovski’nin ifadesiyle, “Şiir benim açımdan bir dünya görüşü, gerçekle olan ilişkimin özel bir biçimidir. Bu açıdan bakıldığında, şiir, insanlara hayatı boyunca eşlik eden bir felsefedir.”
Yaşamı savunmak; insan olmak (ve sonuna dek de İNSAN kalmak) hâlidir.
Bundan kimsenin şüphesi olmasın…
Çünkü “Hakikâte ulaşmanın yolları şunlardır: Felsefe, Sanat, Siyaset ve Aşk,” diye uyarır Alain Badiou!
Siz toplumsal muhalefetin yükselmesini bekleyin / ERGÜN ASLAN
Biz proletaryalar enternasyonalizmimizi vermeyenin varlığını sorgularız varlığını.
Ama gıdık.
Ama yanak.
Ama...
Demek öyle.
Demek böyle.
Demek her şey...
Marks'ın, devrime engel olmaya başlayana kadar dünya proletaryalarının çeşitliliğini enternasyonalizmde bir araya getirmeye çalıştığını görmezlikten gelmemize kadarmış
En büyük ihanetler en güzel proletarya şarkıları arkasına gizlenilerek gerçekleştirilmiş ihanetlerdir.
Kıymetlimizzz...
Yüksek yüksek menfaatlerimizzz....
Diktatörlerin Surlarını Döven Dev Dalgalar!
21.yüzyılın ilk çeyreği bitmeden ve son yirmi yılda yerkürede işçi sınıfı ve ezilenlerin isyan ve devrim türküleri defalarca yankılandı. Nasıl ki yirminci yüzyılın başında insanlık Ekim Devrimi’nin top sesleri ile uyandıysa, içinden geçtiğimiz yüzyılın da daha ilk çeyreği dolmadan yaşanan ayaklanmalar, isyanlar, grevler insanlığın özgürlük umudunun canlı ve bir o kadar da gerçek olduğunu gösterdi.
Comment form