Emperyalizm ve Gericilik
Tarihin komünistleri haklı çıkarması, sorunların onların düşünceleri doğrultusunda çözülmesini de peşinden getirmiyor. Ya da insanlar, daha özel bir vurguyla; tarihin temel özneleri olan halklar ve işçi sınıfı komünistlerin dediklerini benimsemedikleri için, kendi kaderlerini de kendileri ellerine alamıyorlar. Emperyalist burjuvazinin ve işbirlikçilerinin kendilerine biçtikleri kahredici bir yaşam sınırları içinde birbirlerini boğazlıyarak varlıklarını sürdürmeye çılışıyorlar. Boğazlanması gerekenleri değil, kucaklaşması gerekenler birbirlerinin gırtlaklarına sarılmış. Tam’da Frantz Fanon’un betimlediği sömürge insanına biçtikleri rolleri oynuyorlar. Beyaz adamın (emperyalist burjuvazi) böl-yönet politikasını benimseyerek, birleşecekleri yerde hücrelerine kadar alt kimliklere bölünmüşlerdir. Bunu, kitlelerin sahip olduğu kendi nesnel sınıf kimliği altında bütünleştirmek, örgütlemek ve burjuvazinin saltanatını yıkmaya yöneltmek de komünistlerin görevi olarak orta yerde duruyor.
Lenin; “emperyalizm kapitalizmin son aşamasıdır” demiştir. O, yine, “emperyalizm egemenliktir” demiştir. Doğru bir saptamada bulunmuştu. Yine hemen hemen bütün Marksistler, emperyalizmin yağma ve talan olduğunu, işgal ve sömürgecilik olduğunu sık sık vurgulamışlardır.
Yine Lenin, emperyalizm, “dünyanın yeniden ve yeniden paylaşımıdır” ve “emperyalizm var olduğu sürece emperyalist savaş tehlikeside var olacaktır” demiştir.
Bu saptamalar, son yüzyılın siyasal doğrularıdır. Bunları her gün yaşayarak görüyoruz. Emperyalist-kapitalist sistem varolduğu sürece, insanlığın bir bütün olarak acıları bitme yerine, acılar yoğunlaşarak artıyor. Üretkenliğin ve bilimin gelişmesi, insanların yaşam seviyelerinin yükselmesi yerine, bir avuç burjuvazinin işçi sınıfını ve emekçileri köleleştirmesine hizmet ediyor.
Ortadoğu’daki gelişmeler emperyalist politikalardan ayrı ele alınamaz. Irak ve Suriye’nin parçalanması, yıllarca bir arada yaşayan halkların arasına düşmanlığın ekilmesi ve birbirine kırdırılma politikası emperyalist burjuvazinin egemenlik savaşının bir paraçası olarak ortaya çıkmıştır. Hatta emperyalistlerin en çok dalaştığı bölgelerin başında uzun yıllardır Ortadoğu gelmektedir. Enerji yataklarının bolluğu, bölge halkının refah ve barış içinde yaşması yerine, emperyalizmin ve gericiliğin kahredici gazabıyla yaşamaya zorlanıyorlar.
Özellikle emperyalist ABD ve AB ülkeleri, kapitalist sistemi sürdürmeleri ve yarı-sömürge halklarının değerlerini kendi ülkelerine taşımaları için, kan akıtılmasına ve halkların en geri yöntemlerle birbirine kırdırılması gerekiyordu. Tek başına emperyalist işgal ya da saldırganlık yetmiyor. Emperyalist burjuvazinin sınıfsal çıkarları için dini kullanarak halkların birbirini boğazlamasının ortamının oluşturulması gerekiyor. Gerisi geliyor. Çünkü emperyalist burjuvazinin diri tutuğu gericilik, zaten buna hazır bekliyor. “Din adına” savaşlar başlıyor. Böylece halklar kendi sınıfsal çıkarı yerine emperyalist burjuvazinin ve gericiliğin çıkarları için savaş arenalarına sokuluyor.
ABD Irak’ı işgal ettiğinde, Irak’ın eskisi gibi olmayacağı ve toplumsal yapı taşlarının yerinden oynadığı ve bir daha eskisi gibi aynı yerlerine konamayacağı biliniyordu. Bunu işgalcilerde dahil olmak üzere herkes söylüyordu. Irak üçe ayrılacaktı. Şiiler, Sunniler ve Kürtler olarak. Baskılarla bir arada duran halklar, emperyalist işgalle birlikte, silahlarını birbirine çevirdi. Elbete burada da yerli gerici sınıfların ekonomik ve siyasal (sınıfsal) çıkarları doğrultusunda kitleler savaşa sokuldu.
Her şey emperyalistlerin istediği gibi olmayabiliyor. Bir taraftan, açıktan propagandası yapılan dinci ayrım politikası ve bir taraftan ise bastırılmış sınıf çelişmeleri açığa çıktıktan sonra onların nasıl bir şeye evrileceğe ve hangi bir çelişmeyi öne çıkaracağı belli olmaz. Savaşın başladığı yer belli olmasına karşın nerede duracağı ise önceden kestirilemez. Araya hesap edilemeyen veriler çıkabilir. Ancak, din görüntüsü ya da dinsel farklılıklar altında ortaya çıkan çatışmanın gerçek nedeni ekonomik ve siyasaldır. Saddam döneminde iktidarı elinde bulunduran sünni kesim, yeniden iktidarı ele geçirmek ya da sınıfsal ayrıcalıklarını bütünüyle yitirmemek için savaşıyor. Şiilerde aynı durumdadır. Ve bu her iki gerici kesimler, kitleleri kolayca da peşlerine takarak, sünni-şii ayrımı adı altında halkları birbirine boğazlatabiliyor.
ABD ve batılı emperyalistlerin Suriye’yi “dize” getirme ve kendi egemenlik alanları altına alma politikası sonucu, Irak’tan sonra Suriye’nin de savaş alanı haline getirilmesi, Irak’da iktidarı kaybeden Sünnilere güçlerini toplama ve bir devlet olarak ortaya çıkabilme koşulunu yarattı. Sünni kesimlerin gerici sınıfları, hem Irak’ta hem de Suriye’de kendilerine güçlü bir yandaş bulabildi. Uzun yıllar gerici propaganda ve baskı altında oluşan toplumsal doku İD gibi siyasal yapıların yeşermesine zemin hazırladı. Çünkü Suriye’de de Irakta’ki kadar olmasa da sünniler eziliyordu. Nüfusun çoğunluğunu oluşturmalarına karşın, iktidar nimletlerinden aleviler kadar yararlanamıyorlardı.
Aslında özü gerici egemen sınıfların sınıfsal çıkarlarına dayanan bu çatışma, sünni-şii çatışması olarak sahneye sürüldü. Çünkü kitleleri en kolay bir şekilde etkilemenin ve kendi tarafına çekmenin yollarından biri, dinsel farklılıkları kullanmaktır. Diğerleri gibi İD (İslam Devleti) da dini kullanıyor. Sünni ve şii kesimin egemen sınıfları işçileri, köylüleri ve emekçileri kendi saflarında savaşmaya çekebilmek için “din adına” savaşa çıktıklarının propagandasını yapmayı yeğliyorlar. Savaş sırasında ise barbarlığın hiç bir kuralı ve sınırı olamaz. Özellikle “din adına” savaşa çıkanların bu konuda pervasızlıkları ve barbarlıkları bilinen bir gerçektir. Bu salt islam adına savaşanlar için değil, hiristiyanlık ya da her hangi bir din için savaşanlarda da aynı yöntemleri kullanmışlardır. Çünkü büyük (büyüklükleri uyguladıkları şiddetle doğru orantılıdır) dinler, savaşla kabul ettirilmiştir ve yayılmıştır. Ve tüm gerici sınıflar dini kullanmayı her zaman yeğlemişlerdir. Emperyalist burjuvazi de işine geldiği yerde dini öne çıkarmış, halkların dinsel farklılıklarını kendi egemenlik çıkarlarını pekiştirmenin bir aracı olarak kullanmıştır. “Masum” gibi görünen dinlerin altı kazındığında, ortaya egemen sınıflar arası iktidar savaşımı çıkar. Ne var ki, ezilen halklar bunun ayrımında değillerdir. Bu nedenle de kendi dinlerinin safında olan egemenlerin “kutsal savaş” çağrılarına kayıtsız kalmazlar ve en temel savaşçı potansiyeli olarak, kendilerine karşı savaştıklarını bilmeden, efendileri için kendi ve kendisi gibi “karşı” dinden olan halkı öldürmenin barbarlığına katılırlar. Bu savaşta kazanan din bezirganları (egemenler) olur.
Irak ya da Suriye’yi artık eski haline getirmenin koşulları ortadan kalkmıştır. Özellikle Irak, kabul edilsin edilmesin üçe bölünmüştür. Kürtler ezilen bir ulus olarak kendi topraklarında ayrı bir ülke ve devlet haline gelmiştir. Irak ve Suriye Arapları ise dinsel olarak bölünmüştür. Şiiler ve sünniler olarak. Emperyalistler arası egemenlik savaşı aynı ulusa mensup bir halkı dinlerine göre bölmeyi başarmıştır.
ABD ve İD
İslam Devlet (İD) gericiliği, ABD ve diğer batılı emperyalistlerin yanısıra, Suudi Arabistan, Türkiye ve Katar'ın ürünü ve beslemesi olarak ortaya çıkmıştır ve zamanla gelişme ortamı bulunca da kısmen “kontrolden çıkmış”tır. Uyguladıkları şiddet biçimi, kendinden olmayanları yok etme ve kadını köleleştirme siyaseti ise, onların varolma koşulları halini almıştır. Aynı emperyalist burjuvazinin uyguladığı zor gibi. İki “zor” arasında sadece biçimsel bir ayrım vardır.
İD’nin kafa kesmesi, açıktan katliam yapması, doğal olarak herkesin tepkisini çekmektedir. Oysa, İD’nin yaptığı ile emperyalizmin yaptığı arasında özde bir fark yoktur. İD bıçakla insanın kafasını gövdesinden ayırırken, ABD’nin bombaları insanları hücrelerine kadar parçalıyor. İsrail, Gazze’de yaşayan Filistinlilerin tutup kafasını bıçakla kesmiyor, ama bombalayarak binlerce insanı katledebiliyor. İD’nin katlimalarıyla emperayalizmin ve uşaklarının katliamlarının özü aynı. Ya da Türk devletinin[1][1] Roboski’de, Reyhanlı’da ve GEZİ’deki katliamları arasında hiç bir fark yoktur.
ABD, Irak’da birbuçuk milyon insanın katledilmesine neden olmuştur ve büyük çoğunluğu ise ABD bombalarıyla katledilmiştir. Daha sonraki katliamlar ise ABD ve diğer batılı emperyalistlerin izledikleri sömürgeci siyaset nedeniyle olmaktadır. Yine Süriyie’de olanda aynı şekilde emperyalitlerin böl-parçala ve yönet siyasetinin bir ürünü olarak yaratılmış ve şimdi ise, kendi yarattıkları canavara karşı savaşıyor pozisyonu almışlar. Oysa halkların en büyük canavarı ABD ve diğer emperyalistlerdir. İD vb. gibi gericilik onların siyasetlerinin “defolu yan ürünleri” olarak ortaya çıkartılıyor ya da çıkıyorlar.
Birçok insan, İD’nin katliamları karşısında öfke duyarken, ABD ve diger “medeni” emperyalistlerin ve uşakların katlimalarını anlaşılan daha “temiz” buluyor ki, ikincisine öfke duymuyor ya da aynı şiddetli “öfkeyi” göstermiyorlar. Oysa, İD (IŞİD) emperyalizmin bir ürünüdür. İD, “ortaçağ” yöntemlerini uygulayarak insanları katediyorsa (ki, bu; karşı tarafa, özellikle kitlelere korku salarak kolayca kendilerine teslim olmalarını sağlamanın yöntem biçimidir) insanlara “ortaçağ” yaşam biçimini dayatıyorsa, bu, emperyalist burjuvazinin, toplumları nasıl bir uçurumun eşiğine getirdiğinin resmidir.
Aynı zamanda, kapitalizmin ne denli çürüdüğünün de bir resmidir bu. Doğanın ekolojik dengesini bozan kapitalizm insanın insan olma dengesini de bozmuştur. İnsanı bütünüyle kendine yabancılaştırmıştır. Bu da onun çürüdüğünün ve doğa ve insanlık için büyük bir tehlike haline geldiğinin göstergesidir. Bu iflah olmaz Ur’un, insanlığın sırtından kesilip atılması da bir o kadar zorunlu hale gelmiştir.
Kürtler ve “Yardımsever” Emperyalistler
ABD, Almanya, Fransa, İngiltere vd. emperyalistler şimdi Kürtlere yardım etme kararı almışlar. Böylece, İD “vahşeti” karısında kendi vahşetlerini şirin gösterme ve unutturma siyasetini de gütmüş oluyorlar. ABD’nin İD’ni “bombalaması”, bir çok kesim tarafındann sevinçle karşılandı. Özellikle Ezidilerin “kurtarılması” çabaları olarak yorumlandı. Oysa, Ezidilerin katledilmesinin birinci sorumlusu ABD ve diğer batılı emperyalistlerdir. Bu gözardı edilerek ABD’nin İD’ye karşıymış gibi gösterilmesi, halkları kendi cellatlarına aşık etme siyasetidir. ABD ve diğer emperyalistlerin yardımına değil, bölgeden defolup gitmeleri halkların birbirini boğazlamasını durduracaktır. Kürtlerin ya da Ezidilerin ABD’nin “yardımına” değil, bölgeden kanlı elini çekmesine gereksinimleri vardır. O zaman ne İD ortaya çıkar ne de diğer gerici yönetimler kitleleri boğazlayabilir.
Hırsızın evi yakıp, sonrada söndürmeye gelmesinin inandırıcılığı olamaz. Eğer yaktığı evi söndürmeye geliyorsa, bilin ki, o, ev sahiplerinin telaşından (birbirlerini boğazlamasından) yaralanarak, yıkıntılar arasında değerli eşyalara (petrole vb. enerji kaynaklarına) el koymak içindir. ABD ve diğerlerinin yaptığıda budur.
Bazıları, emperyalizmin “sermaye birikimi için kaosa değil, istikrarlı bir ortama gereksinim duyar” yollu anti-marksist teroileri ileri sürebiliyorlar. Böyle süreçler olabilir, ama bu uzun sürmez. Sermaye yeni pazarlar ister. Yeni pazarlar elde etmek, yeni savaşların kapısını zorunlu olarak açar. Burjuvazinin sermaye birikimi için, tek bir şeye gereksinimi var; egemenlik alanlarının genişlemesine. Bu da ancak savaşla olabilir. Kaos ortamı içinde daha büyük sermaye birikimi sağlanmaktadır. Ortadoğu petrolleri, ister İD egemenliği bölgelerinde olsun isterse bir başka gerici yönetimin elinde olsun, emperyalist tekellerin pazarlamasına gereksinimleri vardır. Ayrıca, sürekli bir savaş ortamı, emperyalizmin yayılmacı ve talancılığını kolaylaştırarak egemenliğinin pekişmesini, genişlemesini ve sermaye birikiminin sürekliliğini sağlıyor. Sınıf savaşımı yerine “dinsel” ya da daha başka görüntüler altında verilen savaşlar, emperyalizmin çıkarlarına hizmet ediyor. Ama, sınıf savaşımları ise, burjuvaziyi ürkütüyor. Bu nedenle, işçi ve emekçilerin sınıf savaşımı yerine alt kimliklere bölünerek birbirlerini boğazlamalarının siyaseti ve yöntemi izleniyor. Sınıf savaşımları, emperyalizm ve gericiliği hedeflerken, kitlelerin dinsel ya da bir başka alt kimlik altında birbirlerini boğazlamaları, emperyalizmin ve gericiliğin beslenme kaynakları oluyor.
Kitleler, işçi sınıfının sınıf savaşımı etrafında birleşip sosyalist bir dünya yaratana kadar bu acıları fazlasıyla hep yaşayacaklardır. Kitleler için bu uzun ve meşakatli yolu kısaltmanın yöntemi ise; komünistlerin ve devrimcilerin kitleler içinde daha aktif ve militanca bir siyasi çalışma yapmalarından geçiyor.
30.08.2014
Yusuf Köse
Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.
http://yusuf-kose.blogspot.com/
Son Haberler
Sayfalar
“Dursun Abi Anısına” (İ)
Yanlış hatırlamıyorsam yıl 2019 yazı olması gerekir, Partizanlardan Turgut Kaya Türkiye’den Yunanistan’a girerken gözaltına alınmış, önce alt mahkeme sonra yüksek mahkeme Turgut Kaya`nın Türkiye’ye iadesine karar vermiş, hukuksal anlamda itiraz hakkı kalmamıştı.
Zor bir süreçten geçiyordu parti, parti içi tartışma yerini kopuşlara bırakmıştı, böylesi dönemler en zor dönemlerdir kitle ve aktivistler için.
İNTİHAR… (Nubar OZANYAN )
Saray yönetimi döneminde 4 bin 801 kişi intihar etti. Son günlerde artan intihar vakalarını sistemin iflas ve çürümesi olarak da okumak gerekir. Ekonomide işler iyi gitmiyor. Son üç yılda gıda ve yaşamsal ürünlere yapılan orantısız zam ve artan vergilerle emekçiler açlık yemeye başladı. Ekmeği olmayanların özgürlüğü olabilir mi? Halka yoksulluk ve sefaletten başka bir şey sunmayan Saray efendileri, emekçilere intihar ve ölümü reva görmektedir.
Misak Manuşyan’ın anısına | Sil Gözyaşlarını, Ben Ölümsüzüm!
77 yıl önce 21 Şubat’ta Ermeni Soykırımı’ndan kurtulan şair ve komünist direnişçi Misak Manuşyan, Fransa’da 23 mücadele arkadaşıyla birlikte Naziler tarafından kurşuna dizildi. Nazi işgaline karşı direnişte en aktif grup olan Manuşyan Grubu’nun öncüsü Misak, idam edildiğinde 38 yaşındaydı.
Manuşyan, Adıyaman’dan Paris’e uzanan bir direniş köprüsüdür. Soykırım külleri içinde acılarına tutunarak yaralarını sarmanın, kendini yeniden yaratmanın iradesidir. O, Adıyaman’dan Deyr ez-Zor çöllerine kadar söylenen özgürlük türküsüdür.
Birleşik Mücadele Büyüyecek; Emekçilerin Umudu, Faşizmin Korkuları Katlanacak!
AKP-MHP faşist ittifakının pandemiyle birlikte yürürlüğe soktuğu politikalar, işçi sınıfı ve emekçilerin, geniş toplumsal kesimlerin açlık, işsizlik ve yoksulluk girdabına gün geçtikçe daha fazla çekilmesine neden oluyor.
Yorum: Bir gece ansızın geri döndüler!
AKP-MHP faşist iktidarının Kürt düşmanlığı üzerinden kendini var etme çabasıyla ülke içerisinde yürüttüğü savaş politikası dışarıda da Rojava’da YPG üzerinden sürdürülürken aynı zamanda Irak Kürdistanı’nda da PKK’ye karşı yürütülüyor. AKP-MHP faşist iktidarı ülke içerisindeki her sıkışmışlığını Kürt halkına yönelik bir saldırı/operasyonla ötelemek, bu savaş ve çatışmalardaki “şehit”ler üzerinden ırkçılığı ve şovenizmi körükleyerek aşmayı bir politika haline getirmiş durumda.
15 Şubat Roja Reş (Nubar OZANYAN )
Halkların tarihinde ve yaşamında bazı günler vardır, unutulmazlar. Hatırlanmazsa ihanet, unutulursa vefasızlık olur. 15 Şubat Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi nezdinde kara bir gün olarak anılır. O kara günde uygar diye bilinen dünyanın haydutları ve bölgenin eşkıyaları, mazlum bir halkın özgürlük iradesine hain bir komployla kelepçe vurmak istediler. Özgürlüğüne sevdalı sayısız Kürt militanı, komploya karşı yaşamını bilerek ve isteyerek önderliğine armağan etti. Dünya hayretler içinde ve büyük şaşkınlıkla bu genç militanların yaşamlarına son vermelerini izledi.
TKP-ML MK SB Üyesiyle Röportaj: “DEVRİM HEDEFİ OLANLARIN HALK SAFLARINDAKİ DİNAMİKLERLE…”
– Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?
– İsmim Özgür Aren. TKP-ML MK, Siyasi Büro üyesiyim.
– Konuşmak istediğimiz konu son süreçte başta devrimci kamuoyunun gündemi olmak üzere halkımızın ilgisine mazhar olan Birleşik Devrimci Mücadele… Bu noktada hareketle eylem birlikleri ve ittifaklar konusunda partinizin neler düşündüğü ve bu bağlamda da HBDH… Öncelikle soralım, eylem birlikleri ve ittifakların sizin açınızdan önemi nedir?
Başın öne eğilmesin (Nubar OZANYAN)
Herkeste umut ve heyecan yaratan, ateşi giderek yükselerek yayılan bir direniş dalgası gelişiyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde kayyuma, diktatöre karşı gelişen direniş yayılarak devam ediyor. İttihatçı R.T.Erdoğan tarafından atanan kayyumu kabul etmeyen, istifasını isteyen öğrencilerin “red direnişi” baskı, gözaltı ve tutuklamalara karşın sürüyor. Direniş Ankara-İzmir-Bursa-Adana ve diğer illerdeki üniversitelere ve semtlere yayıldı.
Dizleriniz Titriyor Çünkü HDP Halktır!
Her geçen gün Halkların Demokratik Partisi (HDP)’ne yönelik faşist iktidar bloğunun saldırıları artmakta. Buna karşı da direniş her geçen gün yükselmekte.
Gökkuşağına Bakalım, Kavgaya Duralım! (İvana Roşin)
Faşizmin yükseldiği her dönemde devletler “lanetlilere” saldırmaya başlar. Yeryüzünün lanetlileri, devletin kirli yüzünü maskelemesi için her dönem elverişlidir.
Ülkemiz yine böyle günlerden geçmektedir. Ekonominin battığı, içte de dışta da çöküşün yaşandığı, demokratik hakların gasp edilmeye çalışıldığı bugünlerde yeryüzünün lanetlileri, faşist TC devletinin ilk hedefi olmuştur. “Teröristler”, seks işçileri ve LGBTİ+lar…
Yetiş yoldaş…
Bir rüzgar gibidir yaşamları
gönüllerindeki yüce amaç uğruna
ne yaparsan yap, ne edersen et
bir kez düştü mü yola
giderler peşi sıra devrimin…
Dağ olsan önlerinde kâr etmez
bilirler her adımda öze döndüklerini
bir kırlangıcın izinden
yürürler peşi sıra devrimin…
Acılarımızın dineceği o günde
ellerinde mavzerleri, dillerinde marşları
önlerinde kitlelerin
gelirler peşi sıra devrimin…