Salı Ekim 6, 2026

Emperyalizm Savaş, Sosyalizm Barış Demektir!

Bugün yanı başımızda savaşlar sürerken ve bu savaşların ülke içine hızla yayılma potansiyeli taşırken, evrenseli unutup yerelle yetinmek ve bunun üzerinde siyaset yapmak zorunda kalıyoruz. Kürdistan’ı da içine alacak birbiçimde Ortadoğu’un bütünü, Asya ve Afrika’nın yarıdan fazlası, Latin Amerika’nın üçte biri fili bir savaşla içiçe bir yaşam sürdürüken, bunların nedenlerini ve bu savaşları çıkaran sisteme fazla dokunmadan ya da görmezden gelerek, salt yerel sorunlarla sınırlı kalıyor çözümlemelerimiz.

2005 yılında yayımlanan “Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi”1 adlı kitabım, aslında günümüze ilişkin sorunları ve çözümlelmeleride içeren bir doluluğa sahiptir. Dünyamızda olan gelişmeler, çelişmeler, savaşlar ve bunların ekonomik ve siyasal nedenleri özlü olarak orada ortaya konmuştur.

Emperyalizmin yayılmacılığı, böl-yönet politikaları ve sürekli olarak bölgesel savaşları körüklemesi ve bunun üzerinden egemenliğini sürdürmesi ve sermaye birikimini genişletmesi, adı geçen çalışmamda ele alınan konuların başında geliyordu.

Emperyalizm, ortaya çıktığından beri hiç bir zaman “barış” olmadı. Barış, haksızlıkların olmadığı, üleşimin adil olduğu, sömürenin ve sömürülenin, ezen ve ezilenin olmadığı, yani sınıfların ortadan kalktığı bir sistemde gerçek halini alabilir.

Silah üretimilerinin her geçen gün artığı ve en yoksul ülkelerin dahi hızla silahlandırıldığı, bütçelerinin önemli bir bölümünü silahlanmaya ayırdığı bir ortamda “barış”tan söz etmek, savaşı gizlemenin bir argümanından başka bir şey değildir.

Afganistan, Irak, Süriye, Yemen, Libya, Sudan ve daha bir çok ülkede ortaya çıkarılan savaşlar ve burada yaşayan halkların emperyalistlerce üretilen silahların deneme tahtası haline getirilmesi, emperyalist egemenlik savaşından ayrı ele alınamaz.

Emperyalizm savaşsız yaşayamaz. Emek-sermaye çelişmesinin damgasını vurduğu bir sistemde, barıştan söz etmek söz konusu olmadığı gibi, halkların barış içinde yaşamlarını dinamitleyen ve sürekli savaş ortamında tutan bir ekonomik-politik işleyiş vardır.

Her türlü gericiliğin ortaya çıkması ve bunların kitleler içinde yer bulması, emperyalist politikalardan ve onun sisteminden ayrı ele alınamaz. Nasıl ki, faşizm emperyalizmin ürünüyse, günümüzde “din” adına sürdürülen savaşlarda emperyalist politikaların ürünüdür. El Kaide, İŞİD ve diğer gerici oluşumlar, emperyalist burjuvazinin egemenliklerini sürdürme araçlarıdır.2

AB de emperyalist bir birliktir ve uzun süre yaşama şansı yoktur. Çünkü, halkların gönüllü birliğinden doğan bir birlik olmayıp, Almanya, Fransa ve İngiltere gibi emperyalist ülkelerin dayatmları sonucu oluşturulmuştur. Bu nedenle de yıkılmaya mahkumdur.

Ülkelerin ve halkların birliği sosyalizm altında gerçek olabillir. Bu kanıtlanmıştır. Emperyalizm yıkıcı ve bölücüdür, sosyalizm ise yapıcı ve birleştiricidir.

Emperyalizm, karakteri gereği birleştirici olmaz. O yıkıcı, dağıtıcı ve parçalayıcıdır. İçinde taşıdığı ekonomik ve siyasal çelişmeler, ona birleştirici bir rol yüklemez. AB içinde Yunanistan’ın durumu bunun bir örneğidir. Yunanistan halkına zorla dayatılan yağma ve ağır sömürü politikası, AB emperyalist burjuvazisinin karakteristiğidir. Emperyalist büyük sermaye tekelleri, sermaye birikiminin önündeki tüm engelleri yıkmadan yaşayamaz. Ya yıkacaktır ya da yıkılacaktır. Başka bir seçeneği de yoktur.

bir tarafta zenginliğin öbür tarafta yoksulluğun birikimi

Dünyada yedi milyar insanın yaklaşık bir milyarı aşkını, günde bir doların altın bir gelirle yaşamak zorunda bırakılmıştır. Yani, altı kişiden biri, kapitalist sistemin insanlara biçtiği bu “kaderi” paylaşıyor.

Bazı insanların zenginleşmesine ve de zenginliğin her geçen gün daha az ellerde yoğunlaşması ve birikmesi, çalışan emekçilerin daha fazla yoksullaşmasını da beraberinde getiriyor.

Kapitalist üretimin artması, teknoloji ve bilimin gelişmesi yoksulluğu ve yoksullaşmayı ortadan kaldırmadığı gibi her geçen gün artan ölçüde yeniden üretmektedir. Sermaye üretimi artarken yoksulluk üretimi de ona ters orantılı olarak artmaktadır. Kapitalist sistemin karakteri budur. Zenginlik üretim araçlarını ellerinde bulunduran burjuvazinin olur. Üretime, üleşime ve onun nasıl tüketileceğine onlar karar verir.

“Dünya da 85 kişinin serveti 3 milyar insanın gelirine eşit” (Dünya Ekonomik Formu). Sivil yardım örgütü olan OXFAM’ın belirttiğine göre de, dünya servetinin yarısını bu 85 kişi alırken, geri kalan yarısını ise nüfusun %99 alıyor. Dünya Ekonomik Formu ve OXFAM gibi örgütler, „ayıp oluyor, biraz da az alın“ demelerine karşın, kapitalist sistemin doğası gereği, hiç bir burjuva tekeli „az kazanayım“ demez. Sermaye birikiminin sınırı olmaz. Burjuva tekeli, dünyaya tek başına egemen olmak ister, Savaşlarda bu yüzden çıkar. Daha fazla sermaye birikimi ve daha fazla egemenlik, savaşları kaçınılmaz kılan bir ilişki biçimidir.

Bu denli yoksullaşmanın olduğu, üretimin bu denli eşitsiz dağıtıldığı, çalışanın az, çalıştıranın ise neredeyse hepsine el koyduğu bir toplumsal sistemde, savaş sözcüğünün kapladığı yerle „barış“ sözcüğünün kapladığı yer aynı olamaz. Emperyalist burjuvazi ve gericiliğin dilindeki „barış“, kendi çıkarlarını koruma ve kendi savaşlarını haklı çıkarmak amaçlıdır.

OECD3’nin Mayıs 2015 yılında açıkladığı yoksullaşma raporu da yukarıda yazılanları doğrular niteliktedir.

En zengin % 10 ile en yoksul % 10 arasındaki gelir farkı 9,6’dır. Bu oran 1980 yılında 7 katmış. Bütün bu veriler aşırı üretime ve yüksek teknolojik gelişmelere karşın, yoksullaşmayı azaltmıyor, tersine artırıyor. Zenginlik ise her geçen gün daha az ellerde yoğunlaşıyor. Türkiye ise, 34 OECD ülkesi arasında en yüksek gelir eşitsizliği sıralamasında Meksika ve Şili’den sonra 3. Sırada geliyor.

Dünya gelirinin yarısnın dünya nüfusunun %1‘nin elinde olması, aslında kapitalizmin ne olduğunu net olarak anlatıyor ve bunun üzerine başka söz etmeyi bile anlamsız kılıyor.

Buna karşın bunun ne anlama geldiğini ve nasıl bir görünüm sergilediğini kısaca da olsa ortaya koyalım.

Dünya gelirinin yarısına nüfusun %1’nin elkoyması ne anlamına geliyor:

Filistin, Afganistan, Irak, Suriye, Libya, Yemen ve diğer benzerlerinin kaçınılmaz olarak varolacağı, halkların birbirine kırdırılacağı, dinsel motifli savaşların körüklendiği ve körükleneceği,,.

Ve bu tür ülkelerde her türlü gerici örgütlenmelerin ve bunların emperyalistler tarafından desteklenmesi, beslenmesi ve savaş araçlarıyla donatılması, İŞİD, Boko Haram, El kaide vb. Dinci katliam örgütlenmelerinin yaratılması ve bunların kolayca taraftar bulabilmesi…

Yılda yaklaşık 60 milyon insanın yerinden yurdundan edilmesi ve göç yollarında katledilmesi, perişan edilmesi ve ölümle yaşam arasında gidip gelmesi …

Akdenzide her yıl binlerce yoksul ve savaş mağduru insanın gemilerinin batırılarak öldürülmesi …

Afrikanın açlığa ve savaşlara mahkum edilmesi, ebola gibi emperyalist kırım virüslerine teslim edilmesi…

Her tarfta en dipsiz gericiliğin, ırkçılığın ve ayrımcılığın geliştirilmesi …

Türkiye’de AKP, MHP gibi faşist ve ırkçı partilerin varlığı ve bunların safında insanların örgütlendirilmesi…

Türkiye’nin AB emperyalizminin coğrafi komşusu olarak uzak Asya‘nın Pakistanı‘na çevrilmesi…

AB ülkelerinde ırkçılığın geliştirilmesi ve ırkçı partilerin taraftar bulması…

ABD’de siyahlara yönelik ırkçılığın geliştirilmesi ve ırkçılığın kitleler içinde yer bulabilmesi…

Ve en önemli noktalardan birisi de, her ülkede sermaye birikiminin gereksinimi olan işsiziler ordusunun artan ölçüde yaratılması anlamına geliyor.

Dünya gelirin yarısının nüfusun %1 tarafından el konulmasının anlamı daha da uzatılabilir. Ancak, yoksullaştırılan, her tülü zulme maruz bıraktırılan ve kendine yabancılaştırılan insanların, kolayca emperyalist beslemesi karanlık örgütlerin içinde yer alması, kendi sınıfına karşı, ezen sınıfın koruyucusu ve tetikticisi olması başka türlü açıklanamaz.

Dünya silah üretiminin artışına orantılı olarak savaşların da artması kaçınılmazdır. SIPRI’nın4 verdiği bilgiye göre, 2014 yılında dünya askeri harcamaları yaklaşık olarak 1776 milyar US dolar. Bir başka söylemle bu korkunç rakam, dünya GSYİH’nın 2,3’ne eşit. Bu rakamın içinde bir önceki yıllar alınan silahlara harcanan para yok. Sadece bir yıl içinde bütçelerden ayrılan askeri harcamaları içeriyor. Oysa bu rakamı aşan harcamalar mevcuttur.

Dev silah (ölüm) tekkellerinin olduğu ve bu alanda büyük bir sermayenin döndüğü yerde, „savaşsız“ bir dünya hayal etmek yanıltıcıdır. Bu silah tekelleri, „barış“ değil, savaş ister. Ne kadar savaş olursa sermaye birikimi de o oranda artar. Askeri malzeme üreten savaş tekelleri, bunları süs eşyası diye üretmiyor. Tüketilsin diye üretiyor. Bunun tüketimi ise ancak savaşla olabilir. Yani, en yakın süreçten başlarsak, Yugoslavya parçalansın, en modern silahlar Belgrad üzerinde denensin diyedir. Yine, Asya, Afrika ve Ortadoğu ülkeleri üzerinde bombalar patlatılarak, tekellerin yaşamları cennete, halkların yaşamları ise cehnneme çevrilsin diyedir.

Savaşı üreten temel gerekçeler gizlenerek, savaş çıkarmanın gerkçesi ise tarihte her zaman sudan sebepler olarak ortaya sürülmüştür. Emperyalist burjuvazi savaş üretmek için neden bulmaktan hiç bir zaman zorlanmaz. Çünkü sermayenin varlık nedeni; işçi sınıfına karşı açılmış bir savaşa dayanır. Bu savaşın bitirilmesi ise sosyalizmi ve komünizmi doğuracaktır. Ve o zaman bir daha hiç savaştan söz edilmeyecektir. Bu sonucun ortaya koyduğu esaslı bir gerçek: Bu savaşların sınıf çelişmelerinin bir ürünü olduğudur. Sınıflar ortadan kalktığında ise savaşların ve tüm eşitsizliklerin ortadan kalkacağı gerçekliğinin insanlığı umutla beklediğidir.

Emperyalist burjuvazinin siyaseti ve dünyay biçtiği rol kendisi gibi karanlıktır. Ancak, bunu aydınlığa çevirmenin yolu her zamankinden daha fazladır. Dünya işçi sınıfı ve emekçilerin önemli bir bölümü burjuvazinin bu karanlık yüzünü görebilmektedir. Bu, da sosyalist bir gelecek yaratmamız için önemli bir dayanaktır. Dünya işçi sınıfı, burjuvazinin toplumsal yapının üretim ilişkilerini belirleme egemenliğine son vererek komünist bir dünyayı yaratma gücüne sahiptir. Önemli olan işçi sınıfı içinde militan devrimci örgütlenmeden şaşmamak gereklidir.

Umutlu olmak için çok nedenlerimiz var:

ODTÜ’lü gençlerin mezuniyet törenlerinde açtığı bir pankarta söyledikleri gibi: İnadına barış, inadına sınıfsız toplum ve inadına aşk! Yine Arçelik LG işçilerinin çoşkuyla şirlaştırdıkları: İşçiler birlik olsa dünya yerinden oynar! Bu şiarlar gençlik ve işçi sınıfı için sözün ve eylemin başladığı yerdir. Dünya proletaryası ve ezilen halkları, dünyamızı bu şiarlar etrafında mutlaka bir gün döndürmesini başaracaktır. İşte o zaman, yeryüzünde sadece ve sadece zenginlik ve barış olacaktır. 05.07.2015

***

53031

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Yusuf Köse

Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist /Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Rojava Komutanlığı : “Partimiz ve onun önderliğindeki ordumuz, devrimci savaşa önderlik etme yeteneğine sahiptir!” (2.ve 3 bölüm)

Bir doğal muhabirimizin gerçekleştirdiği röportajın ikinci bölümünde Rojava Komutanlığı Siyasi Komiseri ile 2017 Ağustos’unda Rojava’da ölümsüzleşen halk ordusu komutanlarından Nubar Ozanyan ve geçtiğimiz günlerde bir haber sitesinde yayımlanan darbeci-tasfiyeci güçlerin röportajında yer alan “Rojava güçlerine çağrı”ya yanıt konu edinildi. “Tek cümleyle ifade edecek olursam: Partiye mi darbeciliğe mi katılım?” diyen Siyasi Komiser’in röportajının devamı şu şekilde:(2)

Ölülerinin Üzerine Basa Basa Geliyorlar!

Göçmenler adı verilen; işçiler, emekçiler, toprakları alınmış köylüler, üretim araçları yok edilmiş ya da ellerinden alınmış mülksüzleştirilmişler; evleri başlarına yıkılmışlar, bombalarla yok edilmiş ya da sakat bırakılmış tüm ezilenler, açlığa mahkum edilmişler kararlı adımlarla, haramilerin üstüne üstüne yürüyorlar

Geliyorlar, barikatları, tel örgüleri, denizleri, okyanusları aşarak, önlerine dikilmiş askeri barikatları, ölüm melekleri adı verilen insanlık düşmanı burjuvaziden kendi yarattıklarını, emeklerini, alın terlerini, topraklarını geri almak için geliyorlar.

Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist /Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Rojava Komutanlığı : “Partimiz ve onun önderliğindeki ordumuz, devrimci savaşa önderlik etme yeteneğine sahiptir!” (1)

Bir doğal muhabirimiz Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Ortadoğu Bölge Komitesi Üyesi ve Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu Rojava Komutanlığı Siyasi Komiseri ve bir halk ordusu komutanı ile röportaj gerçekleştirdi. Elimize e-posta yoluyla ulaşan röportajı üç bölüm halinde yayımlayacağız. İlk bölümde halk ordusunun Rojava Komutanlığı Siyasi Komiseri ile Proletarya Partisi içerisinde yaşanan süreç, HBDH gibi başlıklar konu edinildi. “Söz eğer gerçeği yansıtıyorsa anlamlı ve değerlidir.

TKP/ML Kadın Komitesi :Kadınlar ve kadın mücadelesi KBDH ile daha güçlü

“Kadın sorunu” olarak tarif edilen cinsiyet sorununa giriş, kadının binlerce yıllık süreçte köleleştirilmesi, sömürülmesi, emeğinin, cinselliğinin, kimliğinin baskı altında tutulması, yok sayılması vs. ile yapılır. Bu elbette doğrudur, ancak eksik bir yaklaşımdır. Zira kadının tarihi (kimi sosyalizm ve demokratik halk iktidarları deneyimlerinde bu zincirlerin belli oranlarda da olsa zayıflatıldığı süreçler hariç) aynı zamanda direnişin, mücadelenin, bedel ödemenin ve ödetmenin de tarihi olarak anılmalıdır.

Ali Asker / İsmail Cem Özkan

Hozat’lı bir delikanlının atalarından duyduğu türkülere yaşadığı çağın ruhunu katarak yeniden üretmesi ile oluşur Ali Asker. Ali Asker devrime inanmıştır, devrimcidir. Bir gün gelecek eşit haklar içinde çok kültürlü bir ülkede yaşama hayalindedir. O Dersim’lidir. Acı ile yoğrulmuştur yakın tarih ve acıyı yaşayanlardan almıştır ağıdın, öfkenin nefesini. Henüz bitmemiş bir sürecin ara kuşağı olarak doğmuştur, zorunlu kalmıştır Elazığ'a göç etmeye. İyi ki de etmiştir, orada öğrenmiş ve yaşamıştır aşık geleneğini.

Mevsimlik işçilik, sınıf mücadelesinin önemli bir parçasıdır

Sofrayı zenginleştiren olmazsa olmazlar arasında bulunan, onları tüketmeden hayatın olmayacağı temel yiyeceklerden ekmekten domatese, çaydan patlıcana, pancarından patatesine… üretim süreçlerinde yaşanan sıkıntıların, zorlukların, sömürülerin, ırkçı tehditlerin; saymakla bitiremeyeceğimiz olağanüstü koşullarda yaşam mücadelesi vererek, üretilen besin kaynaklarımızın kimler tarafından toplanarak o sofraya ulaştığını düşündünüz mü acaba?

Onlar mevsimlik işçilerdir!

Kadın Komünarlar: “Kelebekler Zamanı” Bizim Hikayemiz [1]

Dominik’te 1930’da iktidara gelen faşist Trujillo 1960’lara geldiğimizde hala iktidardadır. Ve faşist diktatörlüğün en büyük destekçisi ABD emperyalizmidir. deta bir toplama kampıdır. Ama baskının, zorun olduğu her yerde isyan da filizlenir, ama yavaş ama hızlı. Kimi zEn küçük itirazı, baskı ve şiddetle, ağır işkencelerle, ölüm timleriyle karşılar faşist diktatör. Küçücük ülke aaman işaret fişeği yakabilecek öncüler çıkar, işte isyana yol veren, ön açan çıkışlardır bunlar. Faşist baskı ve zorun en ağırı da bu işaret fişeğini yakanların payına düşer.

Kolektif çalışmanın önemi üzerine -1-

Kolektifle yürümenin, örgütlü kişiliğin adıdır kolektif çalışma

Kolektif çalışma, kolektivizm üzerine literatürümüzde haylice bir külliyat mevcuttur. Hatta sekizinci oturumun ana gündemlerinden olan kültürel yozlaşmanın alt başlıklarından birini de kolektif çalışmada yaşanan problemler oluşturuyordu. Ancak bu oturumda merkezi düzeyde önem atfedilen konu hakkında kavrayışımızı sorgulamamız gerektiği açıktır.

Anadilde Birlik-Yerel Seçimlerde Birlik- Dursun Ali Küçük

9 Kürt partsinin anadilde eğitim ve her alanda kullanma ve geliştirme çağrısını ve çabalarını kutluyorum.
Çok isabetli bir adım olarak görüyorum.
Kurmanci ve Kırmanncki'de kesin ve mutlak birlik sağlamalıyız.
Anadilimiz hepimizin, ülkenin ve ulusun dilidir.
Burada ideoloji aranmaz.
Burada amacın nedir diye sorulmaz.
Dilimize sahip çıkmak ve resmi eğitim dil haline getirmek için; hangi görüş ve hangi parti ve hangi aydın ve şahsiyet olursa olsun kayıtsız şartsız üzerinde birleşmeliyiz.
Bunun sağa sola çekilecek bir yanı yoktur.

Kendi çizgine güvenmek: Örgütlerken örgütlenmek!

Geride bıraktığımız hafta, TC rejiminin karakterine dair net göstergeler sunmuş durumdadır. Türkiye’nin Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda bir gazetecinin “ortadan kaybolması” ile başlayan ve ardından TC ile S.

Emperyalistlerin Ortadoğu’daki siyaseti ve Türkiye:M. USTA

Emperyalistler yalnız 20. yüzyılda çıkarmış oldukları haksız dünya savaşlarıyla insanlığı büyük bir felakete sürüklemedi. Yarattıkları bölgesel savaşlarla, elde ettikleri aşırı karla, ezilen halklar üzerinde kurdukları sınırsız denetim ve sömürü politikalarıyla bu felaketlerine süreklilik kazandırmış durumdadırlar. Yani emperyalistlerin yol açtıkları yıkım, çok yönlü ve kapsamlıdır. Özünde emperyalizm bugün ezilen halklar için her gün yaşanan bir doğa felaketidir. Yaşama dair ne varsa yok ediyor. Dünya zenginliğinin esası bir avuç emperyalist tekelin denetimindedir.

Sayfalar