Emperyalizm Belli Ülke ve Uluslara Mı Özgü?1
Emperyalizm, kapitalizme özgü bir olaydır. Kapitalizm öncesi emperyalizm yoktu ve toplumlar kapitalizme geçtiğinde, önce serbest rekabetçi kapitalizmle ve peşinden, kapitalizmin gelişmesi ve uluslararası yönünün daha fazla öne çıkmasıyla emperyalizmle tanıştı.
Nasıl ki, serbest rekabetçilik, kapitalist ekonominin belli bir (ilk) aşamasına denk geliyorsa, emperyalizm de kapitalizmin, Lenin belirlemesiyle “son aşaması”na denk gelmiştir. Yani, emperyalizm burjuvazinin iradi olarak ortaya çıkardığı bir olgu değil, tersine, kapitalist ekonominin gelişmesiyle doğrudan bağlantılıdır ve kapitalizmin bir üst aşamasıdır.
Hiçbir toplum iradi olarak ortaya çıkmamıştır. Kendi nesnelliği içinde gelişmiştir. Burjuvazi de kapitalizmi, kendi iradi yapısıyla, aldığı siyasi kararlarla onun niteliğini değiştirme kabiliyetine sahip değildir. O, kendi nesnelliği içinde, üretim biçiminin karakteri içinde taşıdığı çelişmelerin yön vermesiyle gelişir. Kapitalist toplum burjuvazinin iradesi altında yürüseydi, burjuvazi, öncelikle, kapitalizmin devrevi krizlerini önlemek isterdi.
Burjuvazi kapitalizmin üst aşaması olan emperyalizmi, bilerek ve isteyerek geliştirmemiş, tersine, tek tek bireylerin isteklerinden bağımsız olartak kapitalist ekonominin nesnel diyalektiği, kapitalizmi emperyalist aşamaya getirmiştir. Toplumların gelişmesi tek tek bireylerin iradesi altında olsaydı, köleci toplum hala devam ederdi. Ya da burjuvazi, kapitalizmin yıkımını önleyerek sosyalizme geçişi engellerdi. Lenin bu nedenle; “emperyalizm proletaryanın toplumsal devriminin eşiğidir” demiştir ve bu sosyalist devrimlerle doğrulanmıştır.
Hiçbir toplum, komplo teorileri ile doğmamış, gelişmemiş, yönetilmemiş ve yıkılmamıştır. Ama, sınıflı toplumlarda her zaman komplo teorileri olmuştur. Özellikle, bilgi ve ulaşım teknolojik ağının gelişmesiyle komplo teorileri daha da yaygınlaşmış ve gelişmiştir. En yakınından bunu Covid-19 pandemi sürecinde daha net görüldü.
Emperyalizm yalın anlamıyla, kapitalist ekonomin oldukça gelişmesi ve bütünüyle uluslararası bir hal alamasıyla ortaya çıkmıştır. Banka ve sanayi sermayesinin birleşmesi, finans sermayesinin öne çıkması, sermayenin daha az ellerde yoğunlaşması, yani üretim ve sermaye alanında yoğun tekelleşme ile olmuştur. Bu, Lenin deyimiyle, “sanayinin gelişimi ve üretimin muzzam ölçüde temerküzü” ile ortaya çıkmıştır. Tekelleşme bununla doğru orantılı olarak gelişmiştir. Bu tekelleşme ise üretimin her alanında daha da gelişmiş ve toplumu bütünüyle kendi kontrolü altına almıştır. Yani, tekeller, kitleler üzerinde, kapitalist devletler vasıtasıyla kendi brujuva diktatörlüklerini kurmuşlardır.
Lenin, emperyalizmin ekonomik temelini ortaya koyar ve sonra bunun siyasal etki ve yönelimlerini açıklar. Ekonomiyi elinde bulunduranlar ya da ekonomik olarak güçlü olanlar, siyaseti de belirlerler.
Lenin, kapitalizm ve emperyalizm olgusunu şöyle açıklar:
Kapitalizm:
“Genellikle, kapitalizmin ayırdedici özelliği, sermayenin mülkiyetine sahip olanlar ile sermayeyi üretime sokanları birbirinden ayırması, para-sermayeyi, sanayi sermayesinden veya üretken sermayeden ayırması ve yalnızca para-sermayeden sağladığı gelirle yaşayan rantiyeyi, gerek sanayiciden, gerekse sermayenin sevk ve idaresine doğrudan doğruya katılan tüm kişilerden ayırmasıdır.”
Para-sermaye ile sanayi sermayesinin birleşmesiyle kapitalizm emperyalizm aşamasına ulaşmıştır. Bu birleşme, ekonomi üzerinde, -Lenin'in “finans oligarşisi” olarak adlandırdığı- finans sermayesinin egemenliğini yaratmıştır.
Emperyalizm:
“Emperyalizm, ya da finans sermayesinin eğemenliği, kapitalizmin, bu ayrılığın geniş boyutlara ulaştığı sonuncu aşamasıdır. Finans sermayesinin, diğer bütün sermaye biçimleri üzerindeki hakimiyeti, rantiyenin ve finans oligarşisinin hegomanyası anlamına gelir; finans bakımından “güçlü” az sayıda devletin düğer tüm devletlere göre ayrıcalıklı konumu anlamına gelir.”[1]
Sanayinin ve üretimin alabildiğine gelişimi ve birikimi, kapitalizmin önceki dönemlerinden ayırt edici bir özelliği olarak; mal ihracının yanında sermaye ihracının yoğunlaşmasıdır. Sermaye ihracının mal (meta) ihracına göre öne çıkması kapitalizmin emperyalist aşamaya gelmesinin ayırt edici özelliği olmuştur.
Lenin'in 1916 yılında yazdığı Emperyalizm kitabı zamanında, incelediği çok az ülke vardı. İngiltere, Fransa, Almanya, ABD, Rusya, Japonya ve İsviçre. 1900'lerin başlarında bu bir avuç ülke, emperyalist aşamaya gelmişti.
O zaman, kapitalizm dünya ölçeğinde bugünkü gibi derinelemsine gelişmemişti. Ülkelerin büyük bir bölmüne kapitalizm yeni yeni giriyordu ve büyük bir bölümü de yarı-feodal durumdaydı.
Bugün ise kapitalizmin girmediği bir ülke kalmadığı gibi, hemen hemen bütün ülkeler kapitalist bir karaktere sahip hale gelmiştir. Kapitalizm o denli gelişmiş ve yayılmıştır ki, bir avuç yerli kabileleri bile kapitalist sistemin içine çekmek için vahşi uygulamlardan kaçınmıyor. Burjuvazi, kapitalist meta üretimini ve üretilen metayı dünyanın en geri bölgelerine kadar yaygınlaştırıyor. Deyim yerindeyse, ayak basmadığı, kontrolü altına almadığı bir alan bırakmazken, başta insan ilişkileri dahil her şeyi alınıp-satılan birer meta haline getirmiştir.
Özellikle 1980'lerden itibaren uluslararsı teklellerin eğemenliğinin esas hale gelmesi ve yagınlaşmasıyla, üretimin dünya ölçeğinde toplumsallaşmasını yagınlaştırmış ve hakim hale getirmiştir. Dünya ekonomisine ulsulararası tekeller egemen olmuştur. Bu üretimin uluslararasılaşmasının yagınlaşmasını ve esas hale getirmesini doğurmuştur. Ulusal tekeller uluslararası tekellerle içiçe geçmiş ve uluslararsı mali oligarşi doğmuştur.
Üretimin ve sermayenin temerküzü ve merkezileşmeleri birbirinden bağımsız değildir. Biri olmadan diğeri olamaz. Çünkü meta üretimi aynı zamanda sermaye üretimidir.
Emperyalizm Belli Ulus ve Ülkeye Mi Özgü?
Kapitalizm ulusal doğmuştur, ama uluslararası karaktere sahiptır. O, ortaya çıkar çıkmaz ulusal çitlerin dışına çıkarak uluslararası bir karakter kazanmıştır. Eğer kapitalizm ulusal sınırlar içinde kalsaydı, kapitalizm kapitalizm olamazdı.
Kapitalizm ulusal olmadığı gibi, onun daha gelişmiş bir aşaması olan emperyalizm de ulusal değildir. Ve “emperyalist olmak” salt bir kaç ulusa ait bir özellik olmayıp, aynı kapitalizm gibi uluslararası bir nitelliğe sahiptir. Kapitalizmin ilk olarak daha hızlı ve güçlü geliştiği yer İngiltere'dir. Ama, kapitalizm İngiltere ile sınırlı kalmamıştır. Buradan bütün dünyaya hızlı bir şekilde yayılmış ve sanayi kapitalizmin gelişmesi İngiltere'yi dönemin “üzerinde güneş batmayan imparatorluğu” haline getirmiştir.
Emperyalizm belli bir ulusa özgü olmadığı gibi, esasta, güçlü-güçsüzlük ilişkisiyle de ilişkisi yoktur. Nasıl ki, daha emperyalist aşamaya gelmemiş kapitalist ülkeler arasında, kapitalizmin gelişmişlik boyutuna göre “güçlü-güçsüzlük” ilişkisi varsa, emperyalizm aşamasına gelmiş ülkelerde de durum aynıdır. Güç, kapitalist ekonominin gelişmişlik ve büyüklük boyutuyla doğru orantılıdır. Nüfusun ve ülkenin yüzölçümüne bakarak güç ilişkisi belirlenemez. 41.528 km2 yüzölçümüne sahip ve yaklaşık 17 milyonluk bir Hollanda ile 2.381.741 km2 yüzölçümüne ve 45 milyonluk bir Cezayir'in ekonomik güçleri aynı değildir. Burada denebilir ki, biri emperyalist diğeri değil. Ama, günümüzde ABD ile Hindistan'ın nüfüsü da aynı değil. Hindistan, ABD'den bir milyar daha fazla nüfusa sahip bir ülke. İkisi de emperyalist. Ama ekonomik güç olarak ABD ile -şimdilik- kıyaslanamaz.
Kapitalizm eşitsizlik demektir, aynı zamanda. Ülkeler arasında eşitlik olmadığı gibi, tekeller arasında da eşitlik olamaz.
Bu konuda Lenin'e baş vuralım:
“... kapitalist düzende, işletmelerin, tröstlerin, sanayilerin veya ülkelerin eşit oranda gelişmeleri olanaksızdır. Yarım yüzyıl kadar önceki Almanya, o zamanki İngiltere'yle kıyaslandığında, kapitalizmin gücü bakımından zavallı ve önemsiz bir ülkeydi; Rusya'yla kıyaslandığında, Japonya'nın durumu da aynıydı. Bundan 10 veya 20 yıl sonra emperyalist devletler arasındaki güç oranının değişmeden kalacağı 'tasavur' edilebilir mi? Kesinlikle hayır.”[2]
Demek ki, emperyalizm tanımlasında ya da bir ülkenin emperyalist olup olmamasında “güç” sorunu değil, ekonomik durumuyla, ülkenin kapitalist ekonomisinin emperyalist aşamaya gelmesiyle doğrudan ilişkilidir. Ayrıca emperyalist ülkeler arasında dengesizlik esastır. Güç dengeleri de stabilize değil, sürekli değişim içindedir. Bugün “güçlü” olan emperyalist ülke, yarın en zayıf emperyalist ülke konumuna gelebilir. Örneğin, 1. emperyalist dünya savaşı öncesi İngiltere'siyle 2. emperyalist dünya savaşı sonrası İngiltere'sinin gücü ve dolaysıyla da emperyalist paylaşım içindeki yeri aynı değildir.
Petrol üreticisi ülkeler içinde Suudi Arapistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BEA)'nin sahip oldukları finans sermayesi, diğer emperyalist ülkelerin finans sermayesinden farklı mı? Elbette olamaz. Bu ülkelerin, ABD, Japonya, Almanya vb. gibi gelişmiş emperyalist ülkelerdeki sanayi kadar güçlü sanayileri olmasa da, söz konusu Körfez ülkelerin sahip oldukları finans sermayesi, uluslararası sanayi ve finans sermayesi ile birleşmiştir. Finans sermayesinin kaynağının oynadığı rolle fazla bir ilişkisi yoktur. Sermaye olarak varlığı ve oynadığı rol önemlidir. Ayrıca, söz konusu Körfez ülkelerinin sahip oldukları sermaye, en gelişmiş ülkelerden en geri ülkelere kadar yayılmıştır ve emperyalist bir rol oynamaktadır. Ve bu finans sermayesi, salt Körfez ülkelerindeki sanayi ile değil, uluslararası sanayi ile de birleşmiştir. Öte yandan, adı geçen Körfez ülkelerinin finans sermayesi,, uluslararası finans sermayesinin -adeta- can simidi olarak görev yapar.
Gelişmiş Batılı emperyalistlerin sermayesini “emperyalist” kabul ederken, aynı rolü oynayan Körfez krallıklarının sermayesi neden “emperyalist” olmasın? Buradaki anlayış, emperyalizmi, kapitalizmin en üst aşaması olarak değil, belli ülke ve uluslara özgü olarak değerlendirmekten kaynaklanıyor.
Bir ülkenin emperyalist aşamaya gelip gelmediğinin kıstasları var mı?
Lenin bunu net olarak belirtmiştir.
“1-Üretimin ve sermayenin temerküzünün ekonomik yaşamda belirleyici bir rol oynayan tekelleri yaratacak kadar yüksek bir gelişme derecesine ulaşması. Yani, bütün alanlarda tekelleşmenin olması...
2-Banka sermayesi ile sanayi sermayesi kaynaşmış ve bu “finans sermayesi” temeli üzerinde bir finans oligarşisi doğması...
3- Mal ihracından farklı olarak sermaye ihracının son derece önemli hale gelmesidir.”
Lenin, 4. ve 5. özellikler olarak belirttiği, “uluslararası tekellerin birleşerek dünyayı aralarında bölüşmeleri ve dünyanın en büyük emperyalist devletleri tarafından paylaşılmış olması...” kapitalizmin önlenemez çelişmeli karakterinden kaynaklanmaktadır.[3]
Dünyanın paylaşılmış olması yeniden paylaşılmayacağı ya da her an bu paylaşımın ölesiye mücadelesinin verildiğini yadsımıyor. Her emperyalist ülke, her tekel kendi sermaye gücü oranında bu paylaşıma katılıyor, pay alıyor ya da almaya çalışıyor.
Bunu, şöyle de tanımlıyabiliriz: her tekel, bir başka ülkede yaptığı sermaye yatırımı, dünya pazarından pay almadır. Emperyalist tekeller, kapitalizmin daha az geliştiği ülkerlere sermaye yatırımları yapmalarına karşın, esas olarak kapitalizmin daha çok geliştiği ülkelere daha büyük sermaye yatırımları yaparlar. Örneğin, en çok sermayeyi, başta ABD olmak üzere, sırasıyla Çin, Japonya, Almanya, İngiltere ve diğer emperyalist ülkeler çeker. Sermaye, yoğun meta üretimi ve yoğun tüketimin olduğu yerleri severler.
ABD ve İngiltere net sermaye ithalatçısı ülke konumundayken, diğerleri esasta sermaye ihracatçısı konumundadır. Yani, ABD ve İngiltere'ye dış ülkelerden gelen sermaye yatırımları, içerden dışarıya giden sermaye yatırımlarından azdır. ABD'ye 2000-2021 yılları arası toplamda 13 trilyon 600 milyar dolar dış sermaye gelirken, aynı yıllar içinde ABD'nin dış ülkelerdeki toplam sermaye yatırımı (ya da ihracı) 9,8 trilyon ABD doları civarındadır.[4]
Sermaye gittiği yerlerde kapitalizmi de geliştirir. Bu bir niyet olgusu olmayıp, sermayenin karakteri gereğidir. Kapitalist gelişmenin olmadığı yerde sermaye birikimi olamaz. Bunu Lenin şöyle açıklıyor:
“Sermaye ihracı, yöneltilmiş olduğu ülkelerde kapitalizmin gelişmesini, onu güçlü bir biçimde hızlandırarak etkilemektedir. O halde sermaye ihracı, ihraç eden ülkelerin gelişmesinde belli bir noktaya kadar bir yavaşlamaya yol açmaktaysa da bu, bütün dünyada kapitalizmin genişliğine ve derinliğine geliştirme uğruna olmaktadır.”[5]
Kapitalizm gitiği yerlerde kaçınılmaz olarak kapitalizmin gelişmesine hizmet eder. Kapitalizmin olmadığı yerlerde sermaye de olamaz. İlk girdiği yerde de sermaye birikimini sağlayacak kapitalist gelişmeyi yaratır. Kapitalist, sermaye ihracını, sermayesini daha da büyütmek için yapar. Bu nedenle de kaçınılmaz olarak, sermaye geldiği ülkelerde kapitalizmin gelişmesini sağlar. Kapitalizm meta üretimi olduğuna göre, meta üretimin olmadığı yerde sermaye birikimi de olamaz.
Emperyalist dünya sisteminde son 50 yıllık gelişmeler dikkate alındığında, kapitalizmin genişliğine ve derinlemesine ne kadar geliştiği gözlemlenebilir. Bu gelişme, dünya (Gayri Safi Hasıla) GSH'ın toplamında görülür. Sadece son 2000 yılı baz alınsa bile, son 22 yılda dünya GSH'nın katlanarak geliştiği, yani kapitalizmin katlanarak büyüdüğü görülecektir.
2000 yılında dünyanın GSH'ı 33,8 trilyon ABD doları iken, 2021 yılında yaklaşık üç kat artarak 96,1 trilyon ABD doları olarak gerçekleşmiştir. 1960 yılında ise bu rakam 1,39 trilyon ABD doları kadardı.[6]
Dünya GSH'ının katlanarak büyümesi, salt birkaç eski emperyalist ülkedeki büyümenin bir sonucu değil, yeni emperyalist ülkelerde büyüme oranlarının, eskilere oranla daha büyük olmasının yanısıra, bütün kapitalist ülkelerdeki büyümeden kaynaklanmaktadır. Kapitalizmin bu gelişmesi, varolan çelişmeleri daha da keskinleştirmektedir.
Sonuç olarak, kapitalizm derinlemesine ve genişlemesine geliştikçe, yeni emperyalist ülkelerde ortaya çıkmaya devam edecektir. Kapitalizmin gelişmesi, geliştirilmesi niyet sorunu olmadığı gibi, yeni emperyalist ülkelerin gelişmesini engellemekte tek tek ülke ya da kapitalist tekellerin iradesi altında değildir. Bu, kapitalist gelişmenin nesnel diyalektiğinin bir sonucudur. 21.08.2022
[1] Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin Sonuncu Aşaması, sf. 82, Sosyalist Yayınları
[2] Lenin, age, sf. 143
[3] Lenin, age, sf. 112
[4] Veriler, UNCTAD'ın 2022 yılı Raporu'ndandır. /https://unctad.org/webflyer/world-investment-report-2022
[5] Lenin, age, sf. 87
[6] Rakamların alındığı kaynak: https://data.worldbank.org/indicator/NY.GDP.MKTP.CD
Yusuf Köse
Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.
http://yusuf-kose.blogspot.com/
Son Haberler
Sayfalar
Düşüncesi devrimci olmayanın pratiği devrimci olmaz!
Dünyada ve ülkemizde zulmün yaşanmadığı bir karış toprak parçası yoktur. Ülkemizde burjuva-feodal sistemi, faşist diktatörlüğü alt edip yenilgiye uğratmadan zulüm ortadan kalkmaz. Her bir politikaya, savaş ve kitleleri örgütleme pratiğine devrimci ideoloji yön vermezse zulmün ömrü uzar. Düşünceleri ve pratiği devrimci olan bir kolektif ancak zulme son verebilir.
“Dağılmanın değil birleşmenin, karamsarlığın değil umudun yolundayız.” (Mehmet Demirdağ)
Milyonların emeği ve alınterini gasp ederek, sömürerek ayakta kalan egemenlere karşı ezilenlerin en büyük gücü, birliğidir.
Gerçeğe ışık, devrime pusula: Mehmet Demirdağ -3-
Mehmet Demirdağ ve “darbeciliğe karşı mücadele” üzerine
Elbette H A Y I R !!! / Ermeni Devrimciler
16 Nisan'da Anayasa değişikliği için yapılacak Referandum oylaması tarihi önem taşıyor. Sandığa atılacak her HAYIR oyu,yeni dönemin başlangıcı için Hayırlara vesile olacaktır.
Tek adam olan her şeyin Reis tarafından karar altına alındığı,diktatörlük döneminin oylamasına gideceğiz.''Seni başkan yaptırmayacağız,seni başkan yaptırmayacağız,seni başkan yaptırmayacağız''diyen HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş'ın tarihi konuşmasından oldukça etkilenen Erdoğan çareyi cezaevine atarak bulmuştur ama bu yol da çözüm olmamıştır.
Altın eller ile kanlı eller -3-
Res ül Ayn kampı: Bağdat Demiryolu hattında bulunduğu için önemli konuma sahipti. Çeçenlerin daha çoğunlukta olduğu yerleşim alanları vardı. Kaymakam Yusuf Ziya Bey katliam görevini yerine getirmediği için görevden alınmış, Çeçen göreve getirilmişti. Naim Efendi, Meskene’ye (Emar) gelmeden önce Res ül Ayn'da reji katibi görevinde bulunuyordu. Naim Efendi kamptaki durumu şöyle aktarıyordu. ''…O geceyi hiç unutmayacağım... Ama kışın bu iş zordu, nitekim gecenin derin sessizliğinde soğuktan ve açlıktan can çekişenlerin iniltileri duyulmaya başladı.
Sınıf mücadelesinde önderlik sorunu
Mevcut tarihsel süreçte dünya çapında sömürenler/sömürülenler, ezenler/ezilenler, yönetenler/yönetilenler arasındaki çelişkiler çözülmediği gibi giderek daha üst boyutlara tırmanıyor. Bu durum sadece geri kalmış ülkelerde değil, aynı zamanda uluslararası finans kapitalin ve onları temsil eden iktidarların egemen olduğu ülkelerde de kendisini hissettiriyor. Emperyalist ülkelerde de sistemin ürettiği sorunlara -düzen içi- müdahale edemiyorlar. Bunun sonucu oluşan ekonomik ve sosyal kriz varlığını devam ettiriyor. Giderek siyasal krizi de beraberinde getiriyor.
Hukukun üstünlüğü mü? Üstünlerin hukuku mu?
Her toplum, içinde taşıdığı çelişkilerin niteliğine uygun bir siyasal alanı, tarih sahnesine çıkarır. Her siyasal oluşum, grup, örgüt veya parti, içinden çıktığı toplumun özelliklerini yansıtır. Sınıflardan oluşan toplum gerçeği, bu siyasal organizasyonlarda da yansımasını bulur. Bundandır ki, ilkel toplumdan feodalizme oradan da kapitalizme, siyaset sahnesinde karşımıza çıkan özneler farklılık arz eder. Bu, hem ezilenler cephesinde böyledir hem de egemenler açısından. Öyleyse her sınıf, niteliğine uygun bir örgütlenmeyle tarihsel yolculuğunu bugüne taşımıştır.
Başkanlık sistemine ve yeni anayasaya niçin HAYIR diyoruz?!
AKP tarafından dayatılan başkanlık sistemi ve yeni anayasa için yapılacak referanduma az bir süre kaldı. Uzun bir dönemden beri egemen sınıfların merkezi kesiminin temsilcisi olan AKP-Ordu-MHP kliğince dayatılan bu referandumun amacı, çeşitli milliyetlerden emekçi sınıflar ve Kürt ulusu üzerindeki faşist baskı ve tahakkümün daha üst boyutlara tırmandırılmasıdır. 15 Temmuz'da başarılı olamayan darbe girişimini 20 Temmuz 2016 darbesiyle süreci, kendi lehlerine çeviren AKP-Ordu kliği önceden tasarladıkları başkanlık sistemi ve yeni anayasa taslaklarını açıktan gündeme getirmişlerdir.
Safsatalar ve gerçekler!
Bir sorunu anlamak için kendi gelişimi içinde çok yönlü incelenmesi, dışsal ve görünürde olana değil temeldeki “hareket ettirici güçlere” bakılması gerekmektedir. Bu diyalektik yöntemdir. Bunun dışındaki tüm yöntemler boş, asılsız, temelsiz söz niteliği taşır. Yani yanıltmaca ve bunu yöntemleştirme anlamına gelen safsata olur. Safsatanın mantıkta çeşitli biçimleri saptanmıştır. Bu biçimlerden biri –ki konumuzu oluşturan- sorunları bilerek birbirine karıştırmak ve böylelikle istediğini elde etmektir. Bunun ayrıştırılamadığı durumlarda safsatalara kanılır ve yanlış bir yöne girilir.
Darbeciliğin dayanılmaz hafifliği ya da “yemişim tüzüğü” rahatlığı!
Her siyasal hareket, belli bir program çerçevesinde ve onun işleyişini düzenleyen bir tüzük üzerinde yükselir, inşa edilir. Program hareketin azami ve asgari hedeflerini, yaşadığı toplumu nasıl tanımladığını anlatırken tüzük ise hareketin iç işleyişini ve uyumunu düzenler. Bir yanıyla tüzük vücudun organları arasındaki etkileşimi ve ahengi sağlayan sinir sistemi ağı ve onun çevrelediği damarları tarifler. Program, siyasal hareketin yol haritası ise tüzük de bu yolda ilerleme iddiasındaki öznenin karakterini anlatır.
Vurulacağı söylenen bir Partizan okuru yazdı: “Hizipsavarların trajikomik öyküsü”
Kolektifimiz içerisinde uzun bir süredir devam eden iç tartışmalar son dönemlerde kamuoyuna yönelik açıklamalar ile iyice açığa çıkmış, bu açıklamalar ile iç tartışma olmanın dışına çıkarak, bazı yoldaşlarımız tarafından kendileri gibi düşünmeyen alanlara dönük karalama-manipülasyon kampanyasına dönüşmüştür. Öyle ki, kolektif içerisindeki kadrolar-sempatizanlar tarafından ideolojik-politik bir hatta yürütülmesi gereken tartışmalar, kitleye ya yalan-yanlış bilgilerle ya da demagojik söylemlerle “duyurulmuştur”.