Ekonomi ve siyaset
Siyaset mi ekonomiyi belirler, ekonomi mi siyaseti belirler, hep tartışılır olmuştur. Burjuva düşünce sahipleri, siyasetin ekonomiyi belirlediğini ileri sürerken, Marksist-Leninist-Maoist (komünist) düşünce sahipleri, ekonominin siyaseti belirlediğini savuna gelmişlerdir. Doğru olanda bu son yaklaşımdır.
Siyaset bir üst yapı kurumudur. Onu belirleyen, ortaya çıkaran ve ona geniş bir eylem alanı sunan ekonominin kendisidir, yani toplumsal ekonomik alt yapıdır. Toplumsal ekonomik alt yapıdan bağımsız siyaset yürütmenin olasılığı esasta olamaz. Siyaset ekonominin üzerinde yürür ve belirleyici olanda ekonomidir. Siyaset ekonomiye etki eder mi, elbette eder, ama, o ekonominin yanında ikincildir.
Burjuva siyaset arenasında, genelde siyaset kişilere bağlanır. Bu aslında, burjuva ideolojisinin temel sorunları gizleme ve kitleleri aldatma siyasetinden kaynaklıdır. Onun için kahramanlar vardır ve işleri tek tek kahramanlar yürütür.
Örneğin, her ABD başkanı değiştiğinde, siyasetinde değişeceğini ve ABD siyasetini yeni seçilen başkanın keyfi isteklerine bağlı olduklarını ileri sürerler. Oysa hiçte böyle değildir. ABD siyasetini, ABD ekonomisine egemen tekeller belirler. Siyaset onların çıkarları doğrultusunda yürür ve yürütütlür. Bu hem dış siyaset hem de iç siyaset için geçerlidir. Başkanların değişmesi ve değişen başkanlara göre siyaset yürütülmesi, başkanların kişisel durumlarından değil, onları seçen ve seçtiren ekonomiye egemen güçlerden kaynaklıdır. ABD ya da herhangi bir ülkede başkan ya da burjuva lider siyasetçilerin belirleyicilği oldukça sınırlıdır. Onlar bağlı oldukları ekonomik güçlere göre hareket ederler ve onların sınıfsal çıkarlarını savunur ve korurlar.
Putin Rusya’nın başına geldiğinde, sanki belirleyici olan bu kişi gibi algı yaratılmış ve yaratılmaya devam ediyor. Oysa, Putin’i seçen ve seçtiren Rus emperyalist burjuvazisidir. Onların sınıfsal çıkarlarını en iyi koruyan ve korumasına inandıkları Putin olduğu için, tekrar tekrar başa getirilmiştir.
Almanya’da uzun yıllardır Merkel vardır. Daha önce Kohl vardı ve bunlar, Alman burjuvazisinin çıkarlarını iyi temsil ettikleri için bu kadar süre başta kalabilmişlerdir. Bunlara düşen bir görevde kitleleri peşlerinden sürüklemesini bilmeleridir.
Burjuva siysetçilere iki görev düşer. Biri burjuvazinin ekonomik ve siyasi (genel anlamda sınıfsal) çıkarlarını en iyi şekilde korumak ve bu doğrultuda kitleleri etkilemek, bu çıkarların kitlelerin çıkarı olduğuna ikna etmektir. Yani, geniş yığınları burjuva siyaseti etrafında oyalayabilmek, tutabilmek ve düzenin yürütülmesini başarabilmektir.
Burjuva siyasetçilerini kitleler belirlemez. Burjuvazinin kendisi belirler. Burjuvazi bir bütün olmadığı için, içinde farklı çıkar grupları olduğundan liderlik konusunda, yani siyasal temsilcilik konusunda aralarında farklılıklar çıkar. Bu siyasete yansır. Almanya ya da ABD’de genelde iki parti güçlüdür. Biri “demokrat” görünümlü Sosyal Demokrat Parti diğeri ise “sağ” görünümlü Hiristiyan Demokrat Parti. ABD de ise Cumhuriyetçi Parti ve Demokratik Parti vardır. Bunlar arasındaki siyaset farkı, kendi sınıfsal çıkarlarlarıyla, sömürüden daha fazla pay alama ile doğrudan ilişkilidir.
Erdoğan ve Siyaset
Ülkemizde de AKP, esas olarak da Erdoğan ele alındığında, bu kişi her şeyi tek başına belirleyen ve ülkeyi kendi kişisel çıkarları doğrultusunda yöneten bir olarak öne çıkarılmaktadır. Aynı, Batılı burjuvazinin Putin (ve Trump için de) yaptığı propaganda, “Erdoğan’da diktatör”. Yani, “ülkeyi kendi egosunu tatmin için yönetiyor”. Bunlar, gerçeği gizleyen tipik burjuva siyasal argümanları ve kitleleri yanıltma siyasi bezirganlığıdır.
Oysa, Erdoğan ya da daha önceki askeri cuntalar tek başlarına ülke yöentmedi. Bunların arakasındaki görünmez ya da gösterilmeyen kesim sermayedir. Türk egemen sınıfları, ekonomiyi, devleti elinde bulunduran sınıflardır.
Bugün TC devletini “tek adam” yönetiyor gibi gösteriliyor. Aynı Hitler’in Almanya’yı “tek başına yönetti” dendiği gibi. Bu “çılgınlar”, “yarı akıllılar” ülkeyi yönetti ve yönetiyor. Ekonomiyi elinden bulunduran burjuvazinin hiç mi hiç günahı yok (!) Ülke ekonomisini elinde bulunduran koca koca tekellerin hiç günahı yok(!) O garibanları bu diktatörler dinlemiyor ve onlarda eziliyor (!) Aynen böyle deniyor. Özellikle TÜSİAD kesiminin ezildiği ileri sürülüyor ya da buna yakın düşünceler yayılıyor. Hatta, GEZİ’de neredeyse “direnişçi” gösterilen ve ülke ekonomisinin en azından %10’nu elinde bulunduran ve dünyanın çok uluslu ilk 250 tekeli içinde yer alan KOÇ’un, hiç mi hiç Erdoğan’ın uyguladığı bu politikadan haberi ve eli yok denecek duruma gelindi.
Öyleki “Bonapart Erdoğan”, burjuvaziye rağmen iç ve dış politikaları kendi başına hayata geçiriyor. OHAL’den, KHK’lerden burjuvazi “çok rahatsız”. Erdoğan ve yanına aldığı Bahçeli, TÜSİAD’a rağmen işi götürüyor demeye getiriyorlar. Bunu yazıp çiziyorlar da.
Hitler yenildikten sonra arkasından söyelenlere bakın. “Deli”, “tek başına ülkeyi ve dünyayı mahvetti” vb. Oysa, onu iktidara taşıyanın Almanya’nın en büyük çelik tekeleri ve diğer tekellerin olduğu gizlendi ya da gizlenmeye çalışıldı. Burjuva politikası aklanmaya ve “demokrat” gösterilmeye çalışıldı. Bugün en büyük uluslararası tekellerin arasında yer alan Alman menşeli tekellerin bütünü, Hitler döneminde en fazla “zorla işçi (yani, yahudileri, esirleri, komünistleri, çingeneleri, vd.) çalıştıran”ların arasında yer alırlar. Meşhur mühendislik, eleoktronik, kimya, otomobil, çelik tekelleri vb. leri....
Kenan Evren ve diğer faşist paşalar yönetime el koyduğunda, bütün Türk egemen sınıfları (emperyalist Batı burjuvazisi de dahil) yönetimi kutlamış ve kutsamışlardı. Ne zaman ki, kenan Evren ve şürekasının kullanım süresi doldu, başta burjuva yalakaları liberaller önce saldırıya geçti. Peşinden burjuvazinin kendisi. Hepsi birden “cunta karşıtı” oluverdiler. Oysa, onları o tepeye çıkaranlar kendileriydi. Ve o süreçte, işçi sınıfını susturarak en büyük sermaye birikimini yaptılar. Sermaye bu süreçte yoğunlaşma ve merkezileşmesini en üst seviyeye çıkardı.
Kenan Evren ve şürekası, yani sermayenin askeri cuntası askeri zorla kitleleri susturdu, demokratik hakları yok etti. Erdoğan ise, kitle desteği ve peşinden polisiye güçle bu işi götürüyor. Ama arkasında, büyük sermaye var. Ve yeni palazlanan sermaye güçleri olduğu gibi, eski palazlanmış sermaye güçlerinin de büyümeleri söz konusudur.
Türk egemen sınıflarının hiç bir kanadının, işçilerin susturulmasından, demokratik hak ve özgürlüklerin yok edilmesinden, Kürtlerin katledilmesinden, demokrasi güçlerinin baskı altına alınmasından hiç bir şikayetleri yoktur, tersine oldukça memnundurlar. Arada “demokrasi” laflarının çıkması, görüntünün ötesinde bir şey değildir, sahtedir.
Neden sahtedir? Çünkü, burjuva siyasetçileri yöneten ve yönlendiren sermaye kesimleridir. Sermaye, baskı sürecinde daha fazla büyür. Bütün büyük sermaye kuruluşlarına, yani kapitalist tekellere bakın, büyümeleri bu tür süreçlerde daha fazla olmuştur.
Bir burjuva tekeli, sermayedarı, holdingi vb. en çok nasıl sermaye birikimi sağlıyorsa, o siysal yapıyı, o siyasal yönetimi egemen kılmaya çalışır. Türk egemen sınıfları da büyümek için, genelde askeri ve sivil diktatörlükleri egemen kıldılar. Meşhir “24 Ocak Kararları” ancak ve ancak askeri bir yönetimle (12 Eylül 1980 Askeri Cuntası) topluma, yani işçi ve emekçilere kabul ettirilebilirdi. Öyle de yaptılar.
Daha sonraki süreçler ise, Türk burjuvazisinin büyüme ve serpilme dönemi oldu. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi süreci çalkantılı geçti. Ecevit’in düşürülmesi, Kemal Dervişlerin devreye sokulması ve 2002 seçimleriyle AKP’nin iktidara getirilmesi vb. gibi olaylar, egemen sınıfların denetimi altında gelişen olaylardır. Bu süreçte, burjuvazinin bu politikasına karşı işçi ve emekçi cephesinden güçlü bir karşı koyuş (GEZİ) oldu, ancak, burjuvaziyi geriletmeye yetmedi.Ayrıca belirtmekte yarar var, ülkedeki her askeri darbe Türk egemen sınıfların (büyük burjuvazinin) isteği doğrultusunda olmuş ve onların ekonomik büyümesine hizmet etmiştir.
Türkiye’de bütün baskı süreçleri, sıkıyönetimler, OHAL ve KHK gibi uygulamlar, kitlelerin baskı altına alınarak, sermayenin büyümesi ve çıkarlarının korunması için uygulanmış ve uygulanmaya devam etmektedir.
Sermayenin birikimi ve merkezileşmesi, büyümesi, devlet yapısında da değişikliğe gitmeyi zorlamış ve burjuvazi devlete yeni bir biçim vermeye başlamıştır. Bugün de AKP’nin iktidarda olması, uygulamaları, başkanlık sistemi, toplumun islamlaştırılması, dinci eğitimin esas hale getirilmesi vb. uygulamalar, TC devletine gemen olan sınıfların, yani sermaye kesimin istekleridir. Bu gelişmeler, devletin yeniden reorganizasyonu için burjuvazi için gerekliydi. Bunu hem ordu içinde direnencek kesimleri ekarte ederek yaptı, hem de bürokrasi içinde ayak direyecek kesimleri ekarte ederek yaptı. Öte yandan en büyük muhalefet olan işçi sınıfının, devrimcilerin komünistlerin iyice ezilmesi, demokratik hak ve özgürlüklerin bütünüyle ortdan kaldırılması ve buna karşı koyacak her hareketin ezilmesini esas aldılar.
Bunun içinde en büyük muhalif örgütlü demokratik güç ise, Kürt hareketiydi.Kürt hareketinin gelişmesi, salt demokratik hakların genişletilmesi tehlikesini doğurmakla kalmıyor, burjuvazi için bundanda daha büyük bir tehlikeyi, ayrılma ve bütün Kürdistan’ın birleşmesi yolunu açması vardır.
Sonuç olarak Erdoğan-AKP hükümeti, Türk egemen sınıfların (TÜSİAD, MÜSİAD) politikasını yaşama geçiriyor. Türk devletinin iç ve dış politikası Türk egemen sınıfların çıkarlarına rağmen değil, çıkarlarına uygun bir şekilde yürütülüyor. Bunun tersini iddia etmek, Türk sermayesinin durumundan bir haber olanlardır. Ya da devletin kişilerin arzularına göre değil sınıfın arzularına göre yönetildiğini ve devletin sermaye sınıfının “ulvi” çıkarlarını temsil ettiğinden haberi olmayanlardır.
ABD, Türkiye ve AB İlişkileri
Son yıllarda Türk devletinin AB ve ABD dışında hareket etmeye çalışması ya da onlarla ilişkilerini zorlaması ve bir çok isteğini kabul ettirmeye çalışması, bölgesel güç olma isteği ile yakından ilgilidir. Suriye savaşı sırasında önce Rusya’ya karşı cephe alan ve bunu Rus uçağını düşürerek en yükseğe çıkaran Türk devleti, yanında AB ve ABD görmeyince, Rusya ile ilşkilerini yeni baştan gözden geçirip, Rusya lehine düzeltti.
Türk egemen sınıfları içinde uzun süredir bir “ŞANGAY BEŞLİSİ” heveslisi olan kesim var. Bu, yeni pazarlara açılma ve Batı’nın her tarafı kontrol altında tutan tutumundan kaçınma ve kendine yeni pazar alanları bulma isteği, umudu ve çabası olarak okunmalıdır.
Bu bir niyet değil ya da ekonomik gelişmelerden bağımsız bir siyaset izleme değil, ekonomini yönlendirdiği ve dayattığı bir siyaset yoludur.
Rusya, İran ile geliştirilen ilişkiler ve Ortadoğu ve Afrika pazarları Türk egemen sınıfları için cazip alanlar ve pazar bulma çabalarıdır. Koç Holding’in Afrika’daki ekonomik yatırımlarına bakmak bile yeterlidir. (Türk şirketlerinin dış yatırımlarına ilgi duyanların İbrahim Ekinci’nin Dünya Gazetesi’ndeki araştırma-haberine bakabilir) 1
“Yeni Osmanlılık” eğiliminin sık sık dile getirilmesi, eski Osmanlı topraklarına sahip çıkılmaya çalışılması, işgalden çok sermaye için pazar alanları olarak kullanılması için dillendirlmektedir.
Almanya ile sürtüşmeler, ABD ile karşılıklı vize restleri, bölgesel güç olma ve bunun önünde engel olunmasına karşı çıkmak olarak okunmalıdır. Ama, asla, anti-emperyalizm olarak değil!
Bütün bunlara rağmen, Türk egemen sınıfları ne AB ile ne de ABD ile ekonomik ve siyasal ilişkilerini kesmeyecektir. Diş göstermenin ötesine geçemeyecektir. Çünkü ekonomik ilişkilerin büyük bir bölümü AB (başta Almanya, Hollanda, Fransa, İngiltere, italya olmak üzere) ülkeleriyle yapılmaktadır. Ayrıca, AB’de Türkiye’ye ekonomik yaptırım uygulamaz.
Adını verdiğim ülkelerin Türkiye ile yoğun ekonomik ilişkileri var ve doğrudan yatırımların yanı sıra bir sürü ticari ilşkileri söz konusudur.
ABD’nin vize restinin arkasındaki neden, Türk devletinin ABD’ye danışmadan işler yapmasıdır. Yani, Razzap, F. Gülen ya da ABD'li Rahip meselesi değildir. Bunlar, esas sorunları perdeleme argümanlarıdır.
Emperyalizm çağında sermayelerin iç içe geçtiği, “kapitalizmin kendi süretinde bir dünya yarattığı” bir süreçte ekonomik ilişkilerin askıya alınması oldukça zor ve kolay kolay başvurulmayan bir yöntemdir. Örneğin, AB ABD'nin istediği her ekonomik yatırımı devreye sokmayabiliyor. Ekonomik yaptırımlarda, sadece yaptırıma uğrayan ülke değil, yaptırım yapan ülke tekelleride zarara uğruyor.
Türk devleti, dışarıya açılan sermayesi ile, sahip olduğu askeri gücüyle ve dokuzyüz milyar dolara yaklaşan GSMH ile büyük emperyalist güçlerden “payını” istiyor. Bunu da her fırsatta Erdoğan’ın ağzından dile getiriyorlar.
Ortada bir anti-emperyalizm olayı yok ve olamaz. Tekelci burjuvazinin anti-emperyalizmi olamaz. Karşılıklı atışmlar, ekonomik ve siyasal çıkarların korunması, büyütülmesi ve derinleştirilmesiyle ilgilidir.
Kısacası, Erdoğan “bonapartist” olduğundan değil, Türk sermayesi Erdoğan’ı hırçınlaştırdığından işler bu haldedir. Çılgın olan, hırçın olan, agrasif olan, ülkeyi sermaye sınıfı için sömürü ve talan cenentei haline getiren ve neredeyse iki ayda bir çıkarılan “torba yasaları”, Kürt illerini yakıp-yıkan, her fırsatta Suriye’ye girmek isteyen, Kürdistan’ın bütününü yutmak isteyen, tüm demokratik hak ve özgürlükleri ortadan kaldıran, ülkeyi OHAL ve KHK’le idare eden, başkanlık sistemini getiren Erdoğan değil, onun temsil ettiği Türk burjuvazisidir. Sorun böyle okunmalıdır diye düşünüyorum.
Yusuf Köse
Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.
http://yusuf-kose.blogspot.com/
Son Haberler
Sayfalar
Fransa’da El Freni Çekildi! İşe Yarar Mı?
Avrupa Birliği üyesi 27 ülkede 720 sandalyeli Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri, 6-9 Haziran tarihleri arasında yapıldı. Almanya, İtalya ve Fransa’da aşırı sağ olarak tanımlanan faşist hareket ciddi anlamda sandalye sayısına ulaştı. Böylelikle merkez sağla birlikte faşist hareket AP’deki en büyük grup olarak yerini korudu.
Seçimlerin yankısı ve sonuçları ciddi anlamda tartışmaları doğurdu. AP’ye Almanya’dan sonra sağcılar adına en fazla vekil gönderen Fransa, tartışmaların girdabından çıkıp erken seçim hamlesi ile sarsıntıyı giderme yoluna gitti.
Mevcut koşullarda devrimci siyasal mücadelenin öne çıkan toplumsal dinamikleri (3)
Devrimci siyasal mücadelenin genel olarak nesnel zemini, sosyal devrimleri de olanaklı kılan nesnel zemin ile, aslında ortak paydalara sahiptir. Emperyalist- kapitalist barbarlığın hüküm sürdüğü ve kendisinin doğrudan var ettiği her bir antagonist çelişme ve sorunların giderek daha bir keskinleşerek; ulusların, halkların ve doğanın yaşamını kâbusa çevirip, geleceklerini ciddi şekilde riske soktuğu şu süreçte, gerek özel olarak Türkiye ve K.
Mevcut koşullarda devrimci siyasal mücadelenin öne çıkan toplumsal dinamikleri (2)
Somut özgülün realitesi içerisinde devrimci siyasal mücadelenin etkili ve sonuç alıcı kazanımlara dönüşerek yürütülebilmesi için gerekli olan bir diğer öncelikli koşul ise; elbette ki bu mücadelenin, küresel ve yerel zeminde, toplum gündemini doğrudan ilgilendiren ve de ilgilendirecek olan sorunlar üzerinden ele alınarak yürütülmesidir.
Halkların İhanetçilerden Çektiği (Nubar Ozanyan)
Zulmün gölgesinde yaşam bulmaya çalışırken karanlığın sadece gece gelmediği, güneşin altında da gelip halkları bulduğu katliamlar birçok halkı nefessiz bırakmaya çalışmıştır. 1915 Ermeni Soykırımı boyunca başta Asuri, Süryani, Pontus halkı olmak üzere Êzîdî ve Kürt halkı da büyük trajediler yaşamıştır. Bugün Türk faşizmi eliyle Başûr Kurdistan’ında gerçekleşen işgal ve ilhak saldırılarında Kürt halkıyla birlikte Asuri-Süryani halkı da tanımsız acılar yaşamaktadır.
Türkiye’de Ermeni bir devrimci militan: Haldun Karyol (MEHMET GÜNEŞ)
Haldun Karyol, asıl adıyla Harutyan Karyolacıyan, kadim dostum, 8 Temmuz günü aramızdan ayrıldı. Haldun bir Ermeni’ydi ama her şeyden önemlisi Türkiye’de yetişmiş, ender görülebilecek, kendine has eylemci bir devrimci militandı. Onu ender ve ebedi kılan hikayesini bilmek ve öğrenmek, bugün Türkiye’de devrim mücadelesine baş koymuş her militanın hakkı. O yüzden, Haldun’u yakından tanıyan biri olarak, onu anlatmayı devrimci bir görev olarak üstleniyorum.
Mevcut koşullarda devrimci siyasal mücadelenin öne çıkan toplumsal dinamikleri (1)
Nasıl ki genel siyasal mücadele ve siyaset ediş tarzı, küresel ve yerel bazdaki ekonomik, politik, eğitsel, askeri, kültür-sanatsal, çevresel-iklimsel, ezen-ezilen cins, inanç ve etnik sorunlar yekûnu olan toplumsal dinamikler zemini üzerinden kendisini var edip sürdürüyorsa; birebir aynı şekilde, devrimci siyasal mücadele ve siyaset ediş tarzı da aynı küresel ve yerel toplumsal dinamikler üzerinden kendisini var edip sürdürmesi gerekiyor. Normal ve de olması gerekendir bu.
Küçük bir damla ile fırtınayı başlatanlar (Nubar Ozanyan)
Aradan 12 yıl geçti. Etki gücü Ortadoğu’ya yayılan 12 yaşında genç bir devrim yaşıyor adına Rojava denilen topraklarda. Derin yoksulluk, bitmeyen zulümle terbiye edilip cehenneme çevrilen Ortadoğu’da Rojava, bir özgürlük adası gibi duruyor.
Türk Faşizmi EURO 2024’te Sahaya İndi
İki yılda bir Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) tarafından organize edilen Avrupa Futbol Şampiyonası, bu yıl EURO 2024 olarak Almanya’da düzenlendi.
Kapitalist Toplumsal Bir Kırılma ve Yeniden Tarihi Yeni Bir Toplumsal Süreç
Kapitalist emperyalist sistem, önceki bunalım ve çelişmelerinden farklı olarak,, kendisinin taşıyamayacağı ve çözemeyeceği sistem içi yapısal ekonomik ve siyasal çelişmeler ile karşı karşıya kaldığı bir sürecin içine girmiştir. Bir taraftan yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkışıyla (ki, bu; kapitalizmin ala bildiğine gelişmesi, genişlemesi, üretimin ve sermayenin alabildiğine temerküzü ve de mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi sürecinin de ilerlediği anlamına gelir) kendini yeniden üretemez olan bir sürecin içine girmiştir.
Bunların neler olduğunu kısa olarak açalım:
Prof. Dr. Korkut Boratav CHP’den Sermaye Sınıfıyla Hesaplaşmasını İstiyor...
Marksist iktisat Profesörü Korkut Boratav, gazeteci İrfan Aktan’a verdiği mülakatta, sürece ilişkin gerçekten de çok değerli ve devrimci sol-sosyalist ve komünist politik öznelerce dikkate alınması gereken çok önemli siyasi ve iktisadi analizler yapıyor, saptamalarda bulunuyor.
Örneğin kendisine sorulan şu soruya verdiği yanıtta olduğu gibi:
“Yoksulların, alt sınıfların bu kadar derin bir kriz yaşadığı dönemde nasıl oluyor da ideolojik hegemonyayı yine de iktidar sağlayabiliyor ve buna karşı güçlü bir sol alternatif çıkmıyor?” (abç)
Yağma ve Talan Cumhuriyeti (Analiz)
Geçtiğimiz haftalarda Kayseri’deki pogrom girişimiyle başlayan ırkçı ve mülteci düşmanı saldırılar Antalya, Antep, Urfa, Hatay, Bursa, İstanbul gibi şehirlerde de kendisini göstererek göçmenlere ait işyerlerinin ve malların yağmalanmasına, yakılmasına ve çok sayıda göçmenin yaralanmasına, hatta Antalya’da göçmen bir gencin öldürülmesine neden olmuştur.
Bir çeşit günah keçisine dönüştürülen göçmenlere karşı yükselen bu dalga görünen o ki daha çok olaya ve şiddete gebe bir yerdedir.