Pazartesi Eylül 21, 2026

Ekim Devrimi ve STALİN

Ekim Devrimi’nden söz ederken Stalin’den söz etmemek; Stalin’i yok saymak, Ekim Devrimi’nin kazanımlarını ve öğretilerini yok saymaktır. Bunu başaranlar (!) var ve de Stalin’siz bir Ekim düşleyenlerin olduğu da bir o kadar gerçek. Özellikle de burjuvazi ve onun beşinci kolu gibi çalışan troçkistler.

Burjuvazi’nin komünistlerin ve komünist önderlerin neden düşmanı olduğunu burada anlatmak, okuyucuyu aptal yerine koymak olur. Burjuvazi her zaman komünizmin ve komünizmin teorik ve pratik önederlerinin bir numaralı düşmanı olmuştur. 

Marx ve Engels düşmanı burjuvazi, Lenin, Stalin ve Mao Zedung düşmanı olmayı sürdürmüşlerdir. Bunda şaşılacak ya da yadırganacak bir yan yok ve komünistler içinde olamaz. Çünkü bu bir sınıf mücadelesi ve burjuvazi kendi saltanatına karşı çıkan, onların teorik olarak altını oyan ve pratikte ise sandalyesini altından çekenlerin her zaman düşmanı olagelmiştir.

Daha Ekim Devrimi arifesinde, burjuvazi ve onunla kol kola yürüyen küçük burjuva oportünizmi ve revizyonizmi, Lenin’i teşhir etmeye başlamışlardı. Burjuvazinin tüm olanaklarını kullanarak ve onlarla kol kola, omuz omuza yürüyerek, Bolşevikleri ve önderleri Lenin’i teşhir ve tecrit etmek için bütün güçlerini harcamışlardı. Rus işçi ve emekçiler çıkarlarının ne yanda olduklarının bilincinde olduğu için Lenin’i ve onun görüşünü sahiplendiler. Lenin’in görüşleriyle kitlelerin çıkarları bütünleşmişti. Rusya sokaklarında, köylerinde ve savaş cephelerine zorla sürülen emekçilerin çıkarları Lenin’in, “İktidar Sovyetlere”de ete kemiğe bürünmüştü. Teori salt teori olarak kalmamıştı, pratikle bütünleşmişti. Kitlelerin çıkarlarıyla ortaklaşmış ve onların eylem sloganları haline gelmişti. Bu düşüncenin maddileşmiş haliydi ve devrimin diyalektiğiydi.

Bütün emperyalist basın ve radyolar, Lenin’in dikatörlüğünden den vurmaya başlamışlardı. “Demokrat Rus Çarlığı”nı yıkan diktatör LENİN! Emperyalist burjuva basını bunu yazıyordu. Salt emperyalist burjuvaz basını değil, işçilerin ve emekçilerin özgürlüğü karşısında onunla dost olan küçük burjuva oportünizmi içinde Lenin “diktatör”dü.. Marx ve Engels’in, Paris Komünü için söylediklerini, Lenin, açıktan yazmıştı “beyler, bu bir proletarya diktatörlüğüdür!” 

Kokuşmuş sistemin temsilcisi çarlığın yıkılışına ağıt yakanlar, Lenin’i diktatör etmesi, kitlelerin gözünde hiç önemi yoktu. Çünkü Lenin ezilenlerin önderi ve dostuydu. Köhnemiş burjuva diktatörlüklerin ise keskin kılıcıydı.

Lenin’in erken ölümü, Ekim Devrimi’nin de onunla (emperyalist burjuvazinin iç düşmanların beklentilerinin aksine) ölmesini getirmemişti. Tersine, dünya proletaryasının ve ezilen halkların ilk tek sosyalist ülkesi, Stalin önderliğinde her geçen gün güçleniyor ve enternasyonal proletarya ve ezilen halklara güven ve cesaret vermeye, ışık olamaya devam ediyordu.

İşte bu aşamadan sonra, emperyalist burjuvazi dışta ve içte de troçkistler ve yandaşları eliyle tecrit, teşhir ve yıkıma başladılar. 

Stalin önderliğindeki genç sosyalist devlet için dış düşmanı alt etmek, saldırılarını ve yıkımlarını savuşturmak kolaydı. Çünkü onlar açıktan savaşıyorlardı. Ama onların beşinci kolları olan troçkist ve diğer küçük burjuva oportünist muhalifler ise, “sosyalizm savunuculuğu” adı altında, burjuvazinin yıkımına içeriden katılarak destek veriyorlardı.

Önce “işçi muhalefeti” olarak ortaya çıktılar. Ancak, kısa süre içinde bunlar teşhir edildi. Lenin tarafından, bütün ileri sürdükleri teorileri çürütüldü ve bu teorilerin sosyalizmin yıkıcılığı olduğu teorik olarak ispatlandı. İşte bu “muhalefet”, 1930’lardan itibaren emperyalist burjuvazinin sosyalist ülke içindeki beşinci kolu durumuna geldiler. Başını, Troçki çekiyordu.

Troçkizm, sosyalizm yıkıcılığı ve sosyalizme karşı emperyalist burjuvazi ile işbirliği yapan bir akım olarak II. Emperyalist savaş döneminde daha net olarak ortaya çıkmıştır. Bu aşamdan sonra troçkizm, işçi sınıfı içindeki oportünist bir muhalefet değil, karşı devrimin hizmetindeki bir örgütlenme olarak varlığını sürdürmüştür.

Emperyalist burjuvazi, sosyalizmi dışardan müdahale ile yıkamayacağını daha devrimin ilk günlerindeki üç yıllık iç savaşı destekleyerek ve bizzat katılarak öğrenmişti. İçerden “sosyalizm savunucuları” adı altında muhalif yaratarak bu işi başaracaklarını düşündüler. Bu nedenle de tüm sosyalizm karşıtı ya da o yönde gelişecek eğilimleri desteklediler.

Burada hedef Stalin’di. Stalin’in, teşhir ve tecrit edilmesi ve yıkılması, sosyalizmi yıkmakla eş anlama gelmişti. Stalin, emperyalist basında her gün , “kıyıcı”, “kitle katliamcısı”, “ülkesinin insanlarını açlığa mahkum eden”, “demokrasiyi yok eden bir diktatör” olarak gösterilirken, Troçki ise, aynı basında, “mağdur” ve “demokrat” olarak yer alıyordu. Troçki ve troçkistler bu burjuva övgülerden çok memnun kalıyorlardı.

Dünyayı kana bulayan emperyalist burjuvazi, SSCB içinde yaşayan halklar için “göz yaşı” döküyordu (!) Ne kadar humanist bir burjuvazi varmış ta komünistler bilmiyormuş (!) Ama, Troçki ve diğer karşı-devrimci iç düşman haline dönüşen küçük burjuva oportünizmi, emperyalist burjuvazinin, bu sosyalizm düşkünü “humanist” elini boş bırakmadılar. Bütünüyle onların sosyalizm düşmanı taktiklerini uygulamaktan bir beis görmediler. Çünkü, ideolojik ve siyasal olarak burjuvaziyle özdeşleşmişlerdi. Bu özdeşleşme 1930’ların kaçınılmaz “temizliğini”, proletarya diktatörlüğünün (sosyalist ülkenin) önüne koymuştu. Lenin çok açık yazmıştı. “Oportünizme karşı savaşılmadan emperyalizme karşı savaşılamaz.” 

1930’lar, SSCB’de, oportünizm artık işçi sınıfı içinde bir muhalif olmaktan çıkarak, karşı-devrimci bir örgütlülük olarak sosyalizmi yıkmayı önlerine esas görev koymuşlardı. Sosaylizm kendini savunmak durmundaydı ve öyle yaptı.1

Ekim ile iktidara gelen işçi sınıfı, SSCB’ni korumak ve sosyalizmi ilerletmek için ya burjuvazinin içerdeki beşinci kolunu temizleyecekti ya da hızla hazırlığı yapılan 2. Emperyalist Savaş’ında, emepryalist burjuvazinin esas hedefi olan SSCB yıkılacaktı.

Her şeyi kendi koşulları içinde değerlendirme yoksunu olanlar, ne yazık ki, Stalin’e, burjuvazinin gözlüklerinden bakıyorlar. Büyük Ekim Devrimi’ni Stalin’sizleştirdikleri gibi, dünyanın ilk sosyalist ülkesini de Stalin’sizleştirme çabaları içine giriyorlar.

Bunu, özellikle, emperyalist dünya burjuvazisi ve onlarla el ele yürüyen troçkistler yapıyor. Hiç bir zaman marksizm ile uyuşmamış olan troçkist ideoloji, “sosyalizm savunuculuğu” adı altında, enternasyonal proletaryanın ve ezilen halkların ilk sosyalist devletini ve onun kazanımlarını Stalin şahsında yıkmayı hedeflemişlerdir. Burjuvaziye beşinci kol olma teorik zemini kendini buradan besliyor.

Aslında devrim Şubatta oldu ve çarlık otokrasisini çökertti. Devrim Şubatta oldu ve Ekim (1917) Bolşevik Parti devleti ele geçirdi2 gibi küçük burjuva zırvalıkların, nasıl karşı devrimciliğe dönüştüğü SSCB içinde görülmüştür. Bu tür zırvalıkların Ekim Devrimi aşamasında Rus burjuvazisi ile nasıl kol kola girdiğine tarih tanıklık etmiştir. Ve bu tür anlayışların kolayca beşinci kol durumuna gelebildiği, 1940’ların ortasında enternasyonal proletaryanın ilk sosyalist ülkesinin yıkım çabalarında tarihe kaydedilmiştir.

Stalin Savunulmadan Sosyalizm Savunulamaz

Ekim Devrimi’nin teorik önderi Lenin ise, prtaik önderi Stalin’dir. Stalin’i salt pratik önder olarak görmek ya da göstermekte eksik kalır. Stalin aynı zamanda teorik önderlerden biridir. Bunu devrimden öncede, Lenin’in ölümünden sonra üstlendiği görevler açısından da böyledir. 

Stalin, tüm yaşamı boyunca sosyalizm düşmanlarına karşı ideolojik ve siyasal olarak mücadele etmiş ve aynı zamanda uluslararası proletaryanın önderliğini yapmıştır. Bunu inkar etmek, sosyalizmin tüm kazanımlarını yok saymaktır.

Yaşamı Bolşevik partisinin örgütlenmesinde ve önderliğinde geçen Stalin’in, Devrim günlerinde en önde yer alması ve en zorlu görevleri üstlenmesi ve Lenin’in ölümünün ardından Bolşevik Parti’nin Lenin’in yerini alacak kişinin Stalin olarak göstermesi ve seçmesi, Stalin’in Ekim Devrim öncesi ve sonrasındaki rolü ile doğrudan bağlantılıdır. 

Ekim Devrimi’nin önderi Bolşevik Parti’si, Lenin’in yerine, güven vermeyen, sürekli yalpalayan Troçki’yi partinin başına getiremezlerdi. Bunun bir intihar olduğu daha o zamandan biliniyordu. Çünkü o, “Brest Litovsk Anlaşması”ndaki tavrıyla, “İşçi Muhalefeti” adı altında sosyalizm yıkıcılığıyla, “sendikalar”daki anlayışıyla, NEP karşıtlığıyla, “tek ülkede sosyalizm yaşamaz” yaklaşımlarında görülmüştü. O, sosyalizmin yaşaması için zorunlu olarak (nesnel koşullardan dolayı) başvurulması gereken soluklanma taktiklerinin karşısında yer almıştır. Troçki’nin önceki yaşamı, Lenin’in deyimiyle “oynaklık-kaypaklık” üzerine inşa edilmişti. Bolşevikler ve işçiler bunu biliyordu. Troçki, Ekim Devrimi’nden önce rolü neyse, sosyalimin inşasında da rolü aynıydı: Bozgunculuk ve yıkıcılık!

Stalin döneminin sosyalizmini eleştirenler (troçkist, anarşist ve burjuvalar hariç), sosyalizmin kapitalizm ile komünizm arasında bir geçiş süreci olduğunu gözardı ediyorlar. Sosyalizm kurulunca (bütün dünya kapitalist ve tek bir ülkede sosyalizm yaşatılmaya çalışıldığı gerçeği varken), her şeyin güllük ve gülüstanlık olacağını var sayıyorlar. Daha ötesi, emperyalist burjuvazinin yoğun saldırı ve yok etme çabası ise görmezden geliniyor. Ve ilk sosyalist ülkenin bir çok hatalar yapacağını ve hatalar içinde doğruları bulabileceği (yoğun kuşatılmışlık altında) gerçeğini akla getirmeyenlerin, sosyalizmi inşa gerçeğini analayabilmeleri de zor oluyor.

Stalin zamanında işçi ve emekçiler, yani sosyalist inşayı yapanlar ve yürütenler, hiç bir burjuva ülkesinde olmayan haklara sahiplerdir. İşçi ve emekçiler en geniş demokratik hak ve özgürlüklerin sahipleri ve yaratıcıları olmuşlardır. Proletarya diktatörlüğü en geniş sosyalist demokrasiye sahiptir. Kadınların, çocukların ve tüm işçilerin yaşamları ve özgürlükleri kendi elleriyle günden güne geliştirlmiş ve zenginleştirilmiştir. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve özgürlükleri, tarihte ilk defa bu denli barış içinde ve özgürce kullanılmıştır. SSCB zoraki değil, barış içinde ve gönüllüce birlikteliğini bir ürünü olmuştur. 

Toplumsal mülkiyetin alanı, üretici güçlerin ve üretimin gelişmesine koşut olarak genişlerken, kolektif mülkiyetin alanı giderek darlamıştır. Kitlelerin refah düzeyi günden güne yükselmiştir.

SSCB, elbette salt emperyalist burjuvazinin saldırısı ve kuşatmasıyla yıkılmamıştır. Emperyalist ülkeler bunu Ekim Devrimi günlerinde ve daha sonra ise II. Emperyalist savaş döneminde doğrudan saldırarak denemişler, ama yıkamamışlar, tersine, Stalin’de dediği gibi; 1917-1920 arası (iç savaş) saldırmalarına karşılık daha fazla ülkenin SSCB katılmasına neden olmuşlardır, ve eğer yeniden saldırılarsa (II. paylaşım savaşı öncesi bir açıklama) daha fazla ülkenin sosyalist olmasına neden olacaklardır. Ki, bu doğrulanmıştır.

Sosyalizmin yıkılması, daha çok kendi hataları ve içerden küçük burjuvazini saldırısı ve bürokratlaşmanın gelişmesi üzerine yıkılmıştır. Küçük burjuva meta üretimi, kapitalizmi yeniden ve yeniden doğurmuş ve üst yapıda bürokratizmin gelişmesine ve kökleşmesine olanak hazırlamıştır. Stalin’in dediği gibi; “komünist bürokrat, bürokratın en tehlikeli tipidir.”

Modern revizyonizm, “sosyalizm” adı altında en tepelere yerleşmiş ve devlet organlarına çöreklenmişlerdir. Merkezi Kontrol Komisyon’un da ortadan kaldırılması ve de işlevinin önemsizleştirilmesiyle birlikte, büroktaik yapının yıkıcılığının önü de açılmış oldu. 

Elbette burada Stalin’in de sorumluluğu olmasına karşın, SSCB’ni yöneten yapının kolektif bir yapı olduğu gözardı edilmemelidir. 

Stalin, dha 1928 yılındaki bürokratizmle ilgili uyarı ve görüşleri, daha sonraları bir nevi unutuldu.

Stalin, SB Komünist gençlik Birliği VIII: Kongre’sindeki (16 Mayıs 1928) konuşmasında, “Tabandan Kitlesel Eleştiriyi Örgütleyin” dedikten sonra devam ediyor:

İkinci sorun, bürokratizme karşı mücadele görevi, eksikliklerimizin kitlesel eleştirisinin örgütlenmesi görevi, tabandan kitlesel denetimin örgütlenmesi görevi ile ilgilidir.

İlerlememizin en kötü düşmanlarından biri bürokratizmdir. O bütün örgütlerimizin –gerek parti örgütlerinin gerek Komünist Gençlik Birliği örgütlerinin, gerek sendikal örgütlerin gerekse de ekonomik örgütlerin içinde yaşar. ... Yeni bürokratlar sözkonusudur, yoldaşlar, Sovyet iktidarına sempati duyan bürokratlar sözkonusudur, ve nihayet komünist saflardan bürokratlar sözkonusudur.”

Ve Stalin, bürokratizme karşı mücadele yöntemini ortaya koyar:

Şimdi esas mesele, genelde bürokratizme karşı, özelde çalışmamızdaki eksikliklere karşı, tabandan geniş bir eleştiri dalgasını harekete geçirmektir.

... Tabandan eleştiriye, tabandan denetime, başka şeylerin yanı sıra, milyonlarca kitlenin bu deneyimlerinin yitip gitmemesi için, bunların gözönüne alınması ve hayata geçirilmesi için gereksinimimz var.

Partinin acil görevi bundandır: Bürokratizme karşı müshamasız mücadele, tabandan kitlesel eleştirinin örgütlenmesi, eksikliklerimizin giderilmesi üzerine pratik kararlarda bu eleştirilerin gözönünde tutulması.3

2. emperyalist savaş yıkımında 26 milyon vatandaşını kaybeden SSCB, savaş sonrası toparlanması ve sosyalist ekonomiyi geliştirme çabaları içinde, bürokratik yapının gelişmesini önleyemediği gibi bunu görememiştir de. Küçük burjuva revizyonist analayışlara karşı ideolojik ve pratik mücadele küçümsenmiştir. Parti içi temzilik, “artık buna gerek yok, sosyalizm bütünüyle yerleşti” (G. Malenkov’un sunduğu XIX. Parti Kongresi Raporu- 1952 Ekim) anlayışı, parti içi bürokratların temizliğini engelleyen bir yaklaşımdı.4 XVIII. Kongre’den sonra parti üye sayısı hızla artıyor. Aday üyelerle birlikte yaklaşık 2.5 milyon olan üye sayısı XIX. Kongre’ye gelindiğinde yaklaşık 7 milyona çıkıyor. Savaş sırasındaki büyük kayıplar dikkate alınınca, savaş sonrası bu hızlı artışın, beraberinde bir sürü komünist olamayanları da parti saflarına katıldığını ortaya koyuyor. Stalin’in katıldığı son kongre (XIX.) bu yığılmanın ideolojik yozlaşmayı doğurabileceğini göremedi.

Stalin’in 1928 yılında ortaya koyduğu, “tabandan eleştiri ve denetim”, özellikle 1945 sonrası, savaşın yıkımlarını giderme çabası içinde önemli ölçüde unutuldu. Bürokratizm, hiç bir zaman gitmemişti, ama eskiden daha fazla uyanıklık ve taban denetimi varken, savaş sonrası taban denetimi ve bürokratizme karşı ideolojik mücadele ve pratik önlemler ikinci plana düştü.

Her şeye karşın, Ekim Devrimi Stalin’siz, Stalin ise Ekim devrim’siz ve SSCB’nin inşa sürecinin dışında ele alınamaz. Ve sosyalizmin savunulması Stalin’in savunulmasıyla birlikte olabilir.

Nasıl ki, sosyalizm ve komünizm Marx, Engels, Lenin ve Mao’suz ele alınamazsa, aynı şekilde Stalin’siz de ele alınamaz. Marx, Engels, Stalin ve Mao, uluslararası proletaryanın büyük öğretmenleridir. Onlarsız proleter sosyalist devrimler ve proleter enternasyonalizm düşünülemez.

Stalin, enternasyonal proletaryanın bir büyük öğretmeni ve Ekim Devrimi’yle birlikte SSCB’nin inşasında yer alan ve önderlik eden bir komünistir. Onu savunmak Ekimleri, sosyalizmi ve komünizmi savunmaktır. Onu savunmak, işçi sınıfı ve emekçilerin sosyal kurtuluşunu, ezilen halkların emperyalizme karşı mücadelesini savunmaktır. 

Burjuvazi ve onun ideolojik çöplüğünden beslenen kesimler, Stalin’i (en azından kitlelerin bilincinde) yıktıkları zaman sosyalizmi yıkacaklarını bildikleri için, Stalin’e karşı büyük bir karşı-devrimci saldırı cephesi açmışlardır. Bu karşı-devrimin anti-komünizm cepehesidir. Emperyalist burjuvazi, Stalin’i yıkarak-öldürerek, işçi sınıfı ve emekçilerin tarihsel sosyalizm deneyimlerini, sosyalist mücadele belleğini ve bilincini yok etmeyi hesaplamaktadır. Buna müsade edilemez. Bu nedenle, Stalin’i savunmak, kapitalizmi yıkıp sosyalizmi inşa etmeyi savunmaktır. (

1

1934-38 arası karşı-devrimci örgütlülüğün yıkımına katılanların mahkemeleri bütün kamuoyuna (yabancı elçilikler, yazarlar 

vs.) açık yapılmıştır. Bir çok yabancı gazeteci, yazar, elçilik görevlileri, eski anlı şanlı “komünistler” ile görüşmüşlerdir. Ve bunların hepsi sosyalizme karşı suç işlediklerini kabul etmişlerdir. Hiçbiri yaptıklarının doğruluğunu savunmamış, savunamamıştır. Ve bu yargılanmaların tüm belgeleri o günün gaztelerinde günlük yayınlandığı gibi, 1956’ya kadar kamuya açıktı. Kurşçev revizyonizmi belgeleri ortadan kaldırmıştır. Bu yargılamalar, burjuvazinin anti-komünist, anti-Stalinst propagandalarına rağmen, tarihin en açık , en demokratik yargılamları olmuştur. Örneğin, liberal Alman yazar Lion Feuchtwanger, 1937 mahkemelerine katılmış ve Karl Radek ile görüştürülmüştür. L.Feucht Wanger’in kitabı; 1937 Moskova, sf. 141 (almanca, PDF olarak ulaşılabilir)

 

2 F. Başkaya, Özgür üniversite, 09.11.2017

 

3

Stalin, Eserler, C. 11, sf. 68-71, İnter Yayınları

4

Bkz. Yusuf Köse, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi

51803

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Son Haberler

Sayfalar

Yusuf Köse

Margenthau anlatıyor…

Yeni bir yüzyılın başında Ermeni halkının başına gelen Felaket’e tanık olan, 1913-1916 yılları arasında Osmanlı Türkiye’sinde Amerika’nın Türkiye Büyükelçisi görevinde bulunan Henry Morgenthau, Talat Paşa ile görüşmelerinde bugünkü Türkiye’nin başına gelecekleri konusunda uyarılarda bulunuyordu;

“Ermeni’lere yönelik tutumun Türkiye’yi dünyanın gözünde çok kötü duruma düşüreceği ve ülkesinin bu rezaletten asla kurtulamayacağı konusunda Talat’ı ikna etmeye çalışıyordum…”

“‘Büyük hata yapıyorsun’ dedim, üç kere tekrarladım…”

“Gök Kubbenin Altında Kaos Var”

2019 yılını geride bırakırken, dünyadaki ekonomik ve siyasal gelişmeleri, kısaca şöyle özetleyebiliriz:[1]

Miadını Tamamlayan Sisteme Karşı Halklar Ayaklanıyor

Dünya çapında ülkeler yeni bir sürece giriyor. Halklar kitlesel olarak sokaklara dökülüyor. Yaşadıkları koşullara olan tepkilerini mevcut yönetimlere başkaldırarak dile getiriyorlar. Çünkü halklar eskiye kıyasla daha yoksullaşmış, daha çok sömürüye tabi tutulmuş, aldıkları ücretlerin alım gücü iyice düşürülmüş, işsizlik çığ gibi büyümüş, yaşam şartları iyice zorlaştırılmıştır. Tüm bunlar yetmediği gibi ürünlere sık sık yapılan zamlar, artırılan vergiler, artan kesintiler, gaspedilen haklar vb. gasplar ile sistemin yarattığı külfet halklara çıkarılıyor.

İSMAİL BULUT ve YILDIZ ÇİÇEK

Kity Genovese, Hüseyin Aslan, "çeşmeden çıkan gerçek" İSMAİL BULUT ve YILDIZ ÇİÇEK

Bu Ne Hiddet, Bu Ne Celal; Bu Neyin Hezeyanı Böyle?!...H.Gündoğan

Bu Ne Hiddet, Bu Ne Celal; Bu Neyin Hezeyanı Böyle?!...

"Bir bardak suda koparılan fırtına" ya tanık olduk resmen..

Takınılan tavır, gösterilen tepki ve sarf edilen laflar kesinlikle eleştirel bir tutumun öğeleri olamazdı.

“Önem bakışında olsun, bakılan şeyde değil…”[1]

(Yobazlığa denk gerici bir bakış açısı ve anlayışı üzerine eleştirel notlar…)

 

22 Kasım 1986 Yılında Ölümsüzleşen 9’ların Kızıl Anılarını Selamlıyoruz!

Hapisten çıkmıştı çoğu… Kısa süre şehirlerde kalıp örgütsel çalışmaları yürüttükten sonra, Parti konferansına delege olarak katılmak üzere Dersim’e gerilla bölgesine tereddütsüz yürüdüler. Silah kuşanıp gerilla savaşı siperlerinde konumlandılar. Gerilla birliği çok geçmeden düşman saldırısına maruz kalarak büyük bir çarpışmaya girdi. Bu çarpışmada yedisi konferans delegesi, ikisi parti savaşçısı olmak üzere toplam 9 yoldaş, 22 Kasım 1986 günü Dersim-Ovacık kırsalında düşman tarafından hunharca katledildi. Yoldaşların katledilmesi partimiz açısından ağır bir örgütsel darbe oldu.

Yabancılaşmayı kırmak, insanı yüceltmek gerek"

Mavruk, Aytmatov okuduğu dönemlerin onun hayatında önemli bir dönüm noktası olduğunu ifade ediyor…

Şair Ruhan Mavruk, son dönemde toplumu en çok etkileyen olgunun yabancılaşma olduğunu ifade ederek, şiirlerinde bunun yarattığı sorunlara dikkat çekmeye çalıştığını söyledi.

Erdoğan’dan Yeni Nubar Yalımyanlar, Sakine Cansızlar Tehdidi

Erdoğan’dan Yeni Nubar Yalımyanlar, Sakine Cansızlar Tehdidi *

TC'nin başı R.T. Erdoğan, 30 Ekim 2019 tarihinde yaptığı grup toplantısında açıktan misilleme yapacaklarını açıkladı.

Sosyalizm Kazanacak

Emperyalist burjuvazinin kapitalist sistemi dünyayı uçuruma doğru hızla götürdüğünü neredeyse burjuvazinin kendisi de kabul eder duruma geldi. Kapitalist sistem ciddi bir bunalım içinde ve artık sistemi yönetemez duruma gelmiş durumdadır. Sermaye büyüdükçe ve merkezileştikçe daha fazla saldırganlaşıyor. Birkaç yüzyıl denebilecek süreçte işçi sınıfının ağır bedeller karşılığı kazandığı demokratik ve ekonomik hakları gasp ediyor. 

Garbis ve Anıya Saygı/ Erdal Emre

Hayattayken fazlaca anımsanmayan, hatta neredeyse yalnızlığa mahkûm edilen kimi insanların beklenmedik ölümü geniş kesimlerde bir şok tesiri yaratır. Ölümlerini izleyen günlerde ise birbiri ardına ve çoğunlukla birbirine benzeyen taziye mesajları, anı anlatımları, “ölümsüzleşti”, “unutulmayacak”, “yaşayacak” temalı tutkulu, tek tip konuşmalar yapılır. Sonra her şey rutine döner.

Karşı karşıya bulunduğumuz ve ne yazık ki artan ölçüde kanıksadığımız bir durumdur bu. Özellikle de, küçülen, ama aynı zamanda hızı giderek artan dünyamızın yeni gerçeği…

Sayfalar